Pages

Friday, May 31, 2013

Taksim Gezi Parkı - 31 Mayıs 2013

Taksim metrosundan her çıkışımda el broşürleri dağıtan gruplara rastlamaktaydım son aylarda. İstekleri çok anlaşılabilirdi. Taksim'deki Gezi Parkı'nın yıkılmasını istemiyorlardı. İstanbul'da yeşil alanların giderek azalmasından ve parkların yerini betonların almasından rahatsızdı insanlar. Şehirlerin orta yerlerindeki yeşil alanlar, tarihe tanıklık etmiş noktalar önemlidir. Bu insanlar da bu önemin farkındaydı ve korunması için çaba gösteriyorlardı. New York, Londra, Paris, dünyanın daha pek çok şehrinin orta yerinde büyük parklar vardır. İnanın ki bizim Gezi Parkı'nın aslında lafı bile edilemez o parkların büyüklüğü karşısında. Fakat, bu küçücük park bile battı birilerine.

Gezi Parkı, bundan böyle bir hareketin, bir başkaldırının sembol yeridir ve sırf bu nedenle bile bugünkü haliyle korunması gerekir. Protestanların katledildiği meydanın Paris'te halen korunuyor olması gibi. Gezi Parkı, 31 Mayıs 2013 günü itibariyle anlam değiştirmiştir.

Polisin faşist tavrı Gezi Parkı ile başlamadı aslında. 1 Mayıs'ta, İnönü Stadı'nın kapanışında ve daha sonra başka irili ufaklı olaylarda giderek artan bir toplum nefretiyle halka saldırmaktaydı polis. Her iki günde de biber gazını tatmış bir kişi olarak olayları gördüm. Özellikle İnönü Stadı'nın kapanışına giderken ve Beşiktaş'ın oynayacağı karşılaşmada karşısında rakip yokken polisin ortalığı nasıl savaş alanına çevirdiğini gözlerimle gördüm. Altı aylık bir bebeği, Dolmabahçe Sarayı'nın önündeki nöbetçi kulübesine nasıl bir iç acısı ve panikle soktuğumuzu anlatabilmem mümkün değil. Dahası, stada girip de polise "siz ne yaptığınızın farkında mısınız? Elinde bebekleriyle dolaşan insanların üzerine biber gazı attınız" dediğimde polisten aldığım cevabı da anlatabilmem mümkün değil. Fakat, affınıza sığınarak söylemek zorundayım. Gerçekleri görmek adına mecburum bunu yapmaya. Aldığım cevap şuydu: "Polis, adamın anasının ... kor."

Sadece Beşiktaşlı'lar için değil, tüm futbol sevenler için böylesine önemli bir günde otel açmaya gelmiş başbakan. Dışarı çıkarsa diye de polis Beşiktaş ile Dolmabahçe arasındaki yolda kaldırımdan taşan kalabalığı kaldırma geri döndürmeye çalışıyor. Başaramayınca, silahları çıkarıp havaya ateş açıyor. Halk da, silah çekmeyi gerektirecek ne yaptığını anlamayarak sinirleniyor ve polise tepki gösteriyor. Olaylar başlıyor ve büyüyor. Şenlik içinde geçmesi gereken bir gün, polisin tavrı ve bana yukarıdaki ifadelerle yansıttığı "demokrasi (!)" anlayışı nedeniyle cehenneme dönüyor. Başbakanın böyle bir günde neden otel açmaya geldiğini anlamak da zor. Başka gün mü kalmamıştı oteli açacak. O gün, yoldan gidenlerin ve stada girdikten sonra toplu halde bağıranların ne sözler sarf ettiklerini hiçbir gazete yazmadı. Cesaret edemedi çünkü. Televizyonlar da vermedi. Ben de söylemeyeceğim. Hepsini duydum ama.

Ben bu satırları yazarken, Gezi Parkı tıklım tıklım. İnsanlar biber gazı yemeye devam ediyor. Hükümetten ses yok. İnsanlar hastanelik olmakta, polis hışımla insanların üzerine saldırmakta. Hükümetten ses yok. İki ayyaşın kurduğu Cumhuriyet ile uğraşmak varken demokrasiye ayıracak zaman kalmadı çünkü. Suriye'deki olayları eleştiren hükümet, bugün İstanbul'un orta yerinde çok mu farklı şeyler yapıyor acaba? Ayrıca, Esad ile el ele, kol kola fotoğrafları olanlar kimdi geçmişte?

Taksim metro durağı kapandı. Bugün, Osmanbey'den Maslak'a metro ile giderken, Taksim tarafından gelen yolcuların gözyaşlarını gördüm. Korku içinde annelerine sarılan çocukları izledim. İki vatandaş içeride kavga ediyorlar. Biri diyor ki, "kardeşim bizim de dinimiz var, biz de abdestsiz namaz kılmıyoruz". Diğeri de, "sana ne benim namazımdan" diye bağırıyor. Diyalog, mantık çerçevesinde çok anlamlı olmasa da, kavganın büyük bir ayrışmayı, kutuplaşmayı temsil ettiğini anlamamak imkansız. Etraftaki insanlar, "sırası değil bunların şimdi" diye haykırıyor. İçerisi kalabalık ve bir arbede çıksa sonuç felaket.

Polis, Taksim'de askerle karşı karşıya geliyor. Polis, askere "sana da sıkacak bir şeyler buluruz" diyor. Sanki Lübnan'daki devlet ordusu ve Hizbullah'ın kendi ordusundan söz ediyoruz.

19 Mayıs günü kutlama yürüyüşlerinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin kontrolündeki caddeler yerine, Beşiktaş Belediyesi'nin kontrolündeki caddelerden yürünebildi. 19 Mayıs bile bu ülkenin insanlarını, yönetimlerini bir araya getiremedi. İki belediye, ortak bir kutlamayı organize edemedi. 19 Mayıs, kimseyi birleştiremedi. Oysa, 94 sene önce o gün öylesine kenetlenmişti ki bu halk, yedi düvele dar etmişti Anadolu'yu. Yıllardır, içten içe yaşanan büyük kutuplaşma, ayrışma sonunda bu noktaya kadar vardı.

Toplumun artık, "onlar" ve "biz" diye ayrıldığını görmemek mümkün değil. Türkiye, az gelişmiş bir demokrasiye sahip. İnsanlarına göz göre göre zulüm yapan bir polis teşkilatının olduğu ülkelerde demokrasinin varlığından söz edilemez. Her aklına estiğinde "batsın sizin..." diye söze başlayan bir başbakanla demokrasi olmaz. Bitaraf olan bertaraf oluyordu ya, Gezi Parkı'nda yaşananlar işte bu sözlerin yansımaları. Mevcut iktidarın, demokrasi konusunda halktan nasıl bir not aldığını henüz bilemiyoruz. Bir de, halkla alay eder gibi "gündem değişiyor, memnunum" deniyor alkol yasasıyla ilgili olarak. İnsanlar alkolü evlerinde içsinler ama namaz da lütfen sokaklara taşmasın. Pisliğin içinde ibadet, dine de saygısızlıktır. Bu işin yeri caminin içidir. Ben günde beş vakit namazını camide kılıp, akşam da ailesiyle sofrasında içki de içen dindarlar çok gördüm ama sizin küçük dünyanız algılayamaz bunu.

Akşama Gezi Parkı'nda görüşmek dileğiyle.

Arda Tunca
(İstanbul, 31.05.2013)