Pages

Monday, May 27, 2013

Amerikan Petrolü Jeopolitik Denklemi Değiştirecek mi?

II. Dünya Savaşı'nın başında, dünya petrolünün %63'ü A.B.D. tarafından üretilmekteydi. A.B.D, II. Dünya Savaşı ile beraber uluslararası politikada giderek artan gücünü perçinlemişti. O yıllarda Arap Yarımadası, İran ve Irak beraberce dünya petrolünün ancak %5'ine denk gelen bir üretim yapabilmekteydi. 1960 yılı ve sonrasında yeni petrol yatakları bulundu. Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt, Venezüela, daha sonra aralarına Katar, Endonezya, Cezair, Libya, Nijerya ve Birleşik Arap Emirlikleri'ni de alarak O.P.E.C.'i yarattılar.

1971'de A.B.D.'nin Teksas'taki petrol yatakları, üretim kapasitesine ulaşmıştı. Büyüyen ve değişen ekonomisiyle, uluslararası politikadaki ihtiyaçları ile A.B.D.'nin petrol ihtiyacı, 1971-1976 yılları arasında neredeyse ikiye katlanmıştı. Hem A.B.D.'nin artan petrol ihtiyacı hem de dünya genelinde yeni petrol yataklarının keşfiyle, A.B.D.'nin petrol üretimiyle ilgili dünya genelindeki önemi zayıflamıştı. Bu nedenle, özellikle Orta Doğu'nun petrol kaynaklarına ulaşmak, bölgeyi yönetmek giderek artan bir öneme sahip olmuştu. 1973 yılındaki Yom Kipur Savaşı da gösterdi ki, Orta Doğu kaynaklı petrol arzı her an risk altına girebilir. Bu nedenle, Amerikan dış politikasında petrol ile ilgili her noktayı yönetmek son derece önemli bir politika amacı haline gelmişti. Her ne kadar dünya üzerinde demokratik kazanımlar adına bazı savaşlar verilmekteyse de, Greenspan "The Age of Turbulence" adlı otobiyografisinde, Irak'a gidilmesinin temel nedenini petrol olarak dile getirmişti.

A.B.D., 1920'lerden 1970'lerin başlarına kadar neredeyse hiç ara vermeden hem ekonomi hem de uluslararası politkada ve belki de akla gelecek tüm alanlarda sürekli bir yukarı gidiş grafiği ortaya koymuştur. Bu grafik, Arap-İsrail Savaşı ile son bulmuştur. Bugünlerde A.B.D., yeni bir uluslararası politika denklemi ortaya koyacak gelişmelere sahne olmaktadır.

A.B.D.'nin petrol üretimi, 30 yıldan uzunca bir süredir düşmekteydi. Şimdi ise artıyor. A.B.D.'nin O.P.E.C. ülkelerinden petrol ithalatı son 3 yılda %20 oranında düştü. Çünkü, doğal gaz rezervleri ve üretimi çok önemli boyutta arttı ve fiyatları yaklaşık %75 oranında düştü. Artan enerji üretimiyle A.B.D.'nin 2020'ye kadar dünyanın en büyük petrol üreticisi ve 2035'e kadar da kendi enerji kaynaklarıyla yetinebilen bir ülke konumuna gelebileceği tahminleri yapılıyor.

Yukarıdaki istatistikleri, geçtiğimiz günlerdeki bir yazısında Ian Bremmer çok net ifadelerle ortaya koydu. Pekiyi, bu istatistiki verilerin gelecek için anlamı ne? Dünya'daki güç dengeleri değişecek midir?

A.B.D.'de zaman zaman izolasyonist politika talep edenler ortaya çıkar. Daha çok Cumhuriyetçiler'in taraf olduğu bu görüşler, A.B.D.'nin uluslararası politikadan önemli ölçüde geri çekilmesi gerektiğini ifade eder. Görüşü savunanlar, iki tarafında koskoca okyanus olan bir ülkenin dünyanın başka yerlerinde bu kadar yoğun varlık göstermesini istememektedirler. Küreselleşmenin vardığı bugünkü noktada, A.B.D.'nin gelenekselleşen dış politika uygulamaları da düşünüldüğünde, izolasyon politikası uygulamak pek mümkün gözükmüyor. Ancak, A.B.D.'nin petrol bağımlılığının azalması ya da bir gün hiç kalmama ihtimalinin olması Dünya'nın çok sayıda sorunlu bölgesinden A.B.D.'nin geri çekilmesini beraberinde getirebilir mi? Buna net cevap verebilmek için uluslararası politika uzmanı olmak gerekiyor. Doğrusu, Irak'ta olduğu gibi fiziki müdahalelerle olmasa bile A.B.D.'nin uluslararası politikada bu bölgelerde yoğun olarak var olacağını düşünüyorum ve büyük ölçüde çekileceğine de pek ihtimal vermiyorum. Sadece, daha az Amerikalı'nın hayatına mal olacak başka yollar denenerek uluslararası politikadaki güç yine sürdürülecektir. Zira, ekonomik çıkarların savaşında hiçbir araç petrol kadar belirleyici değil. Ancak, bütün ekonomik çıkarlar sadece petrol ekseninde şekillenmiyor.

Jeopolitik gelişmelerde, A.B.D.'nin artan enerji gücü çok önemli. Fakat, Çin unsurunun denkleme dahil edilmediği her eşitlik yanlış kurgulanmış olacaktır. Çin, özellikle Afrika ülkelerine yoğun ilgi duymakta. Kendi doğal kaynakları var. Ancak, bunları çıkaracak, işleyecek ve dünya pazarlarına sunacak hamleleri yeteri kadar yapmış durumda değil henüz. Çin'deki enerji kaynaklarının A.B.D.'dekilerden daha zengin olduğu da iddia ediliyor. Ancak, bu iddiayı ispatlayacak ya da çürütecek kadar çalışma yapılmış değil. Bu nedenle, ihtiyaç duyduğu petrolün 2030'a kadar yaklaşık %80'ini ithal etmesi beklenen Çin'in doğal kaynak zengini olan ülkelerle sıcak ilişkiler geliştirmesi normal. Bu şartlar altında, A.B.D.'nin meydanı Çin'e bırakacağını pek sanmıyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi, enerji kaynaklarının verdiği destekle daha az sayıda Amerikan vatandaşının hayatına mal olacak çözümler bulunması için eli rahatlamış bir A.B.D. görebiliriz bundan böyle. Fakat, başta petrol olmak üzere doğal kaynakları zengin ülkelerden önemli boyutta geri çekileceği yönündeki fikirlere katılmıyorum. Bugüne dek elde ettiğim kişisel tecrübelerim de bana böyle düşündürüyor.

A.B.D.'nin enerjideki gücüyle ve başta Çin olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin artan önemiyle jeopolitik dengeler değişecek. Ancak, bu işten yine karlı çıkacak olan A.B.D. gibi gözüküyor. Ancak, konu petrol ve emek olunca, insanlığın çevre ve çalışma haklarında neler kazanıp kaybedeceğini ayrıca ve mutlaka düşünmek gerekiyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.05.2013)