Pages

Wednesday, April 10, 2013

Felsefe ve İnsan

Doğa bilimleri ile sosyal bilimler arasında karşılaştırma yapan çok sayıda yazı okumak mümkün. Bilimin bu temel ayrımı için, "biri önümüzde hazır bulduğumuz evrenin, diğeri de kendi yarattığımız ve sadece Dünya ile kısıtlı mekanda ortaya çıkmış insanla ilgili değişkenlerin analiz edilmesi" şeklinde ifade edilen bir yoruma pek rastlamadım. İnsan, hem doğanın hem de kendi yarattığı sosyal ortamın bir parçası olmak özelliğiyle her iki kümenin kesiştiği bir yerde duruyor. Her iki bilim türünün de yaratıcısı yine kendisi. Yani insan, şiddetli bir merakın yarattığı zengin bir bilgi pınarının tam ortasında.

İnsan, tarih boyunca elde ettiği tecrübeleri açıklamaya çalışırken ve bilgiyi üretmeye başlarken felsefeyle koyuluyor yola. Neden, nasıl, nereden, nereye, v.b. sorulara yanıt ararken, varlığının temellerini ve nedenlerini sorguluyor. Bu sorgulamaya yanıtlar bulabilmesi için yüzlerce yıl beklemesi gerekiyor. Bekleme sürecindeki en büyük düşünsel gücü felsefeyi yaratarak ortaya koyabiliyor. Laboratuarlara, deney tüplerine, ölçme aletlerine, istatistiki metotlara uzanan yolun taşlarını felsefeyle döşüyor insanlık. Aydınlanma dönemiyle ise bir patlama yaşıyor adeta.

Felsefe, çok soyut kavramların tanımlamalarının yapıldığı bir alan gibi algılanmasına rağmen, aslında somut olanı bulmanın, keşfetmenin, icad etmenin, yaratmanın temel direği görevini görüyor. Gelişen, değişen ya da keşfedilen doğa olayları ya da sosyal olgular felsefe olmadan ortaya çıkamıyor. Bilimin ruhu, felsefenin o soyut gibi gelen tanımlamalarında ve kavramlarında gizli. Hatta Martin Heidegger, insanlığın yarattığı felsefeyi bile beğenmiyor. Çünkü, "varlık" kavramı tanımlanmadan yola çıkılmış işin başında. Varlık ve Zaman'da (Almanca olarak Sein und Zeit ve İngilizce olarak Being and Time) böyle anlatıyor felsefenin kendi yorumuyla "temelsiz" olan temellerini.

İnsanlık, yaşadığı tecrübelerin nedenlerini sorgularken, felsefenin laboratuarına atıyor günlük hayatın değişkenlerini. Felsefe laboratuarında, günlük tecrübeleri tanımlıyor ve kavramlaştırıyor. Yani, her bir değişkenin ruhunu keşfediyor felsefe yoluyla. Sonra da, bilimin kullanımına sunuyor kavramları. O kavramların diğer değişkenlerle ilişkilerini de ortaya koyuyor ve soyutu somuta çeviriyor böylece. Bu yüzden, soyut gibi algılanan tanımlamalar ve kavramlar aslında çok somut.

Aradan yıllar, yüzyıllar geçiyor ve yeni biriken tecrübelerle tanımı önceden yapılmış kavramlar yeniden felsefe laboratuarında bakıma alınıyor. İnsanlık, yeni birşeyler bulmanın ya da yeni fark ettiği şeyleri açıklayabilmenin peşinde. O "şeyler", birer kavrama dönüşüyor ve bu defa başka keşfedilecek ya da icad edilecek değişkenlerin temelini oluşturuyor. Bilim böylece ilerliyor, uzun serüvenine devam ediyor.

1784'te, Kant çıkıyor sahneye Aydınlanma Nedir? (Almanca olarak Was ist Aufklärung? ve İngilizce olarak What is Enlightenment?) makalesiyle. Düşünce özgürlüğünden, bağımsız düşünebilen bireylerden söz ediyor makalede. Makaleyi yazdığı zamanda, aydınlanmış değil ama aydınlanmakta olan bir dönemde bulunulduğunu ifade ediyor. Keşiflerin ardından buluşlar ard arda geliyor. Bilimin her dalında yeni değişkenler tanımlanıyor. Felsefe hep arka planda sürekli katkı yapıyor bu sürece.

Aydınlanan insan, sanayi devrimiyle beraber aydınlanmayı, doğayı kendi egemenliğine geçirmek amaçlı kullanmaya başlıyor. Sosyal bilimlerde, ekonomide başka bakış açılarına ihtiyaç duyuluyor. İnsanın doğasında var olan yaratma ve yok etme süreci aydınlanma ile beraber boyut değiştiriyor. Bir yandan yaratan insan, diğer yandan yok ediyor. Aydınlanmadan önce, küçük boyutlarda süren mücadeleler, aydınlanma ile beraber büyük boyutlara ulaşıyor. Tarihte var olan kölelik düzeni, emperyalizm ile yeni bir tanıma kavuşuyor. Doğa bilimlerindeki ilerlemeler, ya ortaya çıkmış sosyal bilimlerdeki değişkenler arasındaki ilişkileri yeniden tanımlatıyor ya da yeni sosyal bilimlerin ortaya çıkmasına neden oluyor.

Bilim ilerliyor, insanlık aydınlanıyor. Arka planda, felsefe sürekli var. Sürekli soyutu somuta çevirip tekrar soyuta dönüyor ve yeni somutlamalar yapıyor. İnsanlık, doğa ve sosyal bilimlerin tam ortasında. Her ikisinin de bir parçası.

Bilimin müthiş devinimi, insanlığın yaratma ve yok etme devinimiyle birbirine karışıyor. Felsefe olmayınca, bilim yaratamıyor, ilerleyemiyor. Felsefe yoksa, bilimde ilerleme de yok. İnsan yoksa, bilim de yok ya da bilim yoksa, insan da yok. Aydınlanan insan, doğayla egemenlik mücadelesine girişiyor. Aydınlanan insan, daha çok savaşıyor, daha çok sömürüyor. Ortada bir çelişki var. Bu çelişki olmazsa da devinim yok. Yani, konu bir hayli çetrefilli.

Arda Tunca
(İstanbul, 10.04.2013)