Pages

Monday, March 4, 2013

Not Defterimden Alıntılar X: Demir Ökçe

Yanılmıyorsam, 1984 yılının yaz aylarıydı Jack London'un Demir Ökçe'sini (The Iron Heel) okuduğumda. Kitabın içindeki konular öylesine ilgimi çekmiş ve işçi sınıfının işveren sınıfı ile mücadelesine odaklanmama sebep olmuştu ki, üzerinde derin derin düşüneceğim konular açılmıştı kafamda. Romanda okuduğum sınıf mücadelesinin aslında asla çözülemeyecek bir çelişki olduğu kanaatine vardığımı çok iyi hatırlıyorum. Fakat, kitabın içindekiler beni sadece bir roman olmanın çok ötesinde etkilemişti. 13 yaşında olmanın verdiği tecrübesizlikler ve henüz kafamda hiç yer edememiş bazı kavramlar nedeniyle babama ve anneme evde sıkça sorular sorup durduğumu hatırlıyorum. Ancak, sorduğum en can alıcı soru, kitapta anlatılanlarla ilgilenmek için hangi mesleği seçmem gerektiği olmuştu.

O zamanlar, İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Fakültesi'nde öğretim üyesi olan babam en iyi kaynağımdı. İlk iktisat dersimi, bir yemek sofrasında iken kendisinden aldığımı çok iyi hatırlıyorum. O anda bana son derece soyut gelen kavramları anlamaya çalıştığım ama bir türlü işin içinden çıkamadığım da hafızamda yer etmiş durumda. Ardından, uzunca bir zaman bu konulara odaklandığım ve sosyal siyaset ile ilgili konularda her gördüğüm kitabı, gazete makalesini okumaya kalkıştığım da hafızamda.

1980'lerin ortalarında, 12 Eylül ihtilalini görmüş, o yıllarda trafiğe açık olan İstiklal Caddesi'ne Tünel tarafından girerken önümüzde patlayan bombalı pankartın korkusunu yaşamış, Gorbachev'in S.S.C.B.'de yaratacağı kuvvetle muhtemel değişiklikleri aile içindeki tartışmalardan dinlemiş bir çocuk olarak sosyal konulara artan bir ilgimin olduğuna inanmaya başlamış ve Demir Ökçe ile başlayan maceram, iktisat okumaya karar vermemle sonuçlanmıştı. Ardından Upton Sinclair'in Chicago Mezbahaları (The Jungle), ilerleyen yıllarda Glasnost ve Perestroika üzerine okuduğum kitaplar belli bir formasyona ulaştırmıştı beni.

Kararı vermemde hiç kimsenin etkisi olmamıştı. Babam da iktisat okuyarak çok da doğru bir iş yapmayacağımı, mühendislik okuyup işletme masteri yapmamın çok daha faydalı olacağını söylemekteydi. Bu fikir bir ara aklımı çok kurcaladı ama sonuç değişmedi. Böylece, her ikimiz de Kabataş Erkek Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu olarak buluverdik kendimizi. Üstelik, böyle bir sonuç oluşmaması için verilen tüm çabalara rağmen.

Ben iktisat okudum. Çocukluğum sürekli üniversite kampüslerinde geçtiği için, akademik bakış açılarından oluşan bir damar da belirdi zaman içinde beynimin bir yerlerinde. Annemin hukuk bürosuna da çok giderdim ama o ortamdan hiç etkilenmedim. İşin içinde matematik ve edebiyat yoksa ben de yokum diyordum. Oysa hukuk, içinde matematiksel bir kurgu olmasına rağmen matematiğin kendisini yaşatmıyordu ve bu yönüyle bana cazip gelmiyordu. Ayrıca, içinde izaley-i şuyu, zilyedlik, ecrimisil, Sicilli Kavanin gibi ifadeler geçen bir işi yapmak istemiyordum. Adliyelerde sıra sıra dosyalar ve o dosyaların arasında sigara içen kalem memurlarını gördükçe hukuk okumaktan kesinlikle kaçmam gerektiği fikrine kapılmıştım. Yanıldığım fikirlere de sahip olduğumu tespit etmeme rağmen, hiçbir zaman pişman olmadım bu kararımdan.

Üniversiteyi bitireli 21 yıl oldu. Ne istediysem inadına onu yaptım. Üniversite yıllarında, İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nde koristlik yaparken konservatuar okumak da düştü bir ara aklıma ama aileden hiç kimse profesyonel olarak sanatla ilgilenmemiş olduğu için destek alamam ileride diye düşündüm. Konservatuar fikrinden vaz geçtim. Bu fikrimin de son derece yanlış olduğunu düşündüm zamanla ama yine de çok daraldığım zamanlardaki ruh halimin anlık tezahürleri dışında pişmanlık hissine kapılmadım.

Şimdi, yukarıda yazdıklarım birer anı olarak kaldı. Bugün, bazen yemek sofrasında, bazen kahve içerken sohbete dalıyoruz babamla. Konumuz hep ekonomi olmuyor tabii ki ama ekonomiye sıkça giriyoruz haliyle. Hele ki dünya ve Türkiye adeta laboratuara dönmüşken ekonomi konuşmamamız mümkün değil. Çok küçük yaşlarımda, babamın ne yaptığını merak edip dizlerinin üzerine oturur, yazıp çizdiklerini anlamaya çalışırdım. Önünde sıra sıra kitaplar, sadece çalışma lambasının ışığı, masasının üzerindeki asma kütüphanesi, cigarası ve kendimin hallerini hatırlıyorum o zamanlardan. Şimdi, karşısına oturup bu defa ben bir puro ya da pipo yakıp sürekli konuşuyorum.

Geçtiğimiz günlerde bir yazı yazdı. Bana verdi. Okuyup, üzerinde konuşalım dedi. Yazıyı okudum. Bir sonraki yazıda, o yazıyı paylaşacağım. Yüksek de telif hakkı ödedim. Fakat, yazıyı okurken kütüphanemdeki Demir Ökçe kitabına ilişti gözüm. Yukarıda yazdıklarımı hatırladım. İçimden anlatmak ve yazmak geldi. Ben de yazdım.

Arda Tunca
(İstanbul, 03.03.2013)