Pages

Friday, March 29, 2013

Not Artırımı Tartışmalarına İktisadi Bakış

Bu yazının başlığı, not artırımlarının Türkiye ekonomisi üzerindeki olası etkileri olabilirdi. Fitch'ten sonra, son olarak S&P'nin not artırımının ne tür ekonomik değişimlere yol açabileceğini tartışabilirdik. Ancak, not artşının olumlu ya da olumsuz etkileri üzerine son günlerde o kadar değişik bakış açıları ortaya atıldı ki, bu bakış açılarından kimin ne anladığını özetleyip gelişmeleri iktisadi açıdan nasıl değerlendirmek gerektiği konusunda birşeyler yazma gereği hissettim.

Öncelikle tespitleri sıralayalım, sonra da işin "ama" kısmına geçelim.

Öncelikle, not artışının ekonomimizi olumsuz etkileyeceğine dair görüşler yanlıştır. Türkiye ekonomisini sürekli mercek altında tutan bir kuruluşun ekonomimizin geçmişe göre daha iyi bir noktada olduğunu beyan etmesinin olumsuz bir yanı yoktur. Bu not artışı, Türkiye'nin yabancı sermayeyi daha fazla çekebileceği anlamına gelir. Yabancı yatırımcının, derecelendirme kuruluşlarının notlarına bakarak, Türkiye'ye döviz getirmesi anlamını taşır. Her ne kadar, S&P'nin not artışı Fitch'in not artışının marjinal etkisini taşımayacaksa da, bir not artışından doğal beklenti yabancı sermayenin Türkiye'ye yönlenmesidir.

Türkiye, cari açığı olan, yani tasarruf yetersizliği olan bir ülkedir. Türkiye'de dış ticaret, T.C. vatandaşlarının tasarruflarının yetersiz kalması nedeniyle, yabancı ülke vatandaşlarının Türkiye'ye getirdikleri fonlar da kullanılmak suretiyle finanse edilmektedir. İç talebimizin canlanması ithalatımızı tetiklemektedir. Ayrıca, Türkiye'nin ekonomik yapısında ihracatımızın artışıyla beraber ithalat da artmaktadır. Çünkü yerli sanayimiz, nihai ürünlerin üretimi için gerekli girdileri üretmekte yetersizdir. Böylece, ithalat yapmak bir zorunluluk haline gelmektedir.

Farklı sektörlerimizin ithalata olan bağımlılık düzeyleri farklıdır. Bu bağımlılık, ülke bazında değerlendirildiğinde çok çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir. Türkiye özelinde, yıllardır devam eden değerli TL ve yüksek faiz olgusu, ithalatı cazip kılmıştır. Bu nedenle, ithalat yerli üretim yapmaktan daha avantajlı bir konuma gelmiş ve dış açık kaçınılmaz bir hal almıştır.

Türkiye, dış açığı belli bir ölçüde kapatabilir. Ancak, hiç kapatması söz konusu olmaya dabilir. Örneğin, yeni petrol yatakları bulunmadığı sürece petrolü her zaman ithal etmek zorundayız. Ancak bu durum, dış açık verilmesini zorunlu kılmaz. Zira, tasarrufların artırılmasıyla var olan açığın kapatılması mümkündür. Bu durumda, yabancı sermayeye olan bağımlılık azalacak ya da tamamen ortadan kalkacaktır. Bu nedenle, endüstrilerimizin ithalata olan bağımlılığını azaltacak önlemlerin alınması, ama esas olarak tasarruf açığını kapatacak ekonomik politikaların uygulanması çok önemlidir.

Türkiye, cari açık verdiği sürece, yabancı fon girişlerine ihtiyaç duyacaktır. Çünkü, yukarıda anlatmaya çalıştığım olguları nedeniyle ithalatı sadece kendi tasarruflarıyla gerçekleştirememektedir. Bu nedenle, bir ödemeler dengesi krizi yaşanmaması için yabancı fonların Türkiye'ye giriş yapması zorunludur ve olumludur. Yabancı sermayenin girişinin kesilmesi halinde bir ödemeler dengesi krizi yaşanır.

Buraya kadar özetlemeye çalıştığım noktalar, not artışının yabancı sermaye girişleri üzerinden cari açıkla ilgisini matematiksel bir kurgu çerçevesinde ortaya koymaktadır. Herhangi bir rakam vermediysem de, yukarıda anlatılanlarda matematiksel bir eşitlik mantığı söz konusudur. Bu mantık çerçevesinde, not artışından memnun olmak ya da olmamak diye bir ruh hali söz konusu olamaz. Bir matematiksel kurgunun itiraz edebilir bir yönü olamaz. Çünkü, realitedir ve sadece toplama ve çıkarma işlemleriyle ilgilidir.

Şimdi gelelim, not artışından memnun olmayanların neden memnun olmadığına. Bu noktada, kişisel görüşlerimi de anlatmaya çalışacaklarımın içine harmanlayacağım.

Not artışından memnun olmak ya da olmamakla ilgili olarak, matematiksel değil, niteliksel konular tartışılmaya başlandığında görüş ayrılıkları ortaya çıkıyor. Yani, tartışmanın özünde nicelik değil, nitelik konusu var.

Geçtiğimiz gün artırılan notumuz ile ilgili olarak, derli toplu görüşler beyan etmek yerine detaysız ve önyargılı fikirler ileri sürülünce, hem yazılı basında hem de sosyal medyada hiçbir yere varması mümkün olmayan bir tartışma ortamı oluştu.

Not artışına, sadece niceliksel bir bakış açısıyla baktığımızda ve sadece piyasada işlem yapmak motifiyle hareket ettiğimizde, ancak kapsamı sınırlı bir analiz yapabiliriz. Piyasada işlem yapanların analizlerinin belli bir noktanın ötesine gitmemesi, bu akış açısıyla doğaldır. Yatırımcı iseniz ve ekonomik gelişmeleri yorumlayacak analiz aletlerine de sahip değilseniz yine sınırlı bir analiz yapabilirsiniz. Ancak, bazı makamlara gelmiş ve bazı medya programlarına derin analizler yapması için çıkan ya da çıkartılan kişilerin "döviz indi, borsa bindi" gibi sığ ifadelerle analiz yapıyor havasına girmesi hoşgörü ile karşılanamaz. Zaten, konuyu analitik bir boyutta düşünen ve değerlendirenlerin de en büyük eleştirileri bu kitle üzerinde yoğunlaşıyor.

Not artışını, iktisadi değişkenleri kullanarak analiz ettiğimizde, bir üst paragraftaki tartışmalardan çıkıp konunun özüne odaklanmamız gerekir. Yani, Türkiye'nin ekonomik yapısıyla not artışı beraber değerlendirilmelidir. Bu durumda, matematiksel denklem ya da niceliksel analizden çıkıp, niteliksel bir bakış açısına geçmek bir zorunluluktur.

Türkiye ekonomisinin en temel sorunlarından biri tasarruf açığıdır. Tasarruf açığı nedeniyle Türkiye cari açık vermektedir. Tasarruf açığı, yerli sanayinin gelişimini engellemektedir. Herhangi bir ekonomide, daha fazla tasarruf daha fazla yatırım anlamını taşır. Dolayısıyla, Türkiye'de yatırım ve tasarruf eşitliği bugünkünden çok daha yüksek bir noktada gerçekleştirilebilecekken, tasarruf açığı nedeniyle bu olanaktan mahrum kalmaktayız. Dolayısıyla, yabancı sermayeye ihtiyaç duymaktayız.

Not artışı, ihtiyaç duyulan kaynak girişine katkı sağlayabiliyor gözükmektedir. Ama, Türkiye'ye gelen kaynak nitelikleri itibariyle kısa vadelidir ve gerektiğinde Türkiye'yi süratle terk edebilme olanağına sahiptir. Kısa vadeli sermayenin Türkiye'ye geliş amacı, ikincil hisse senedi piyasasında ve bono/tahvil piyasasında kar elde etmektir. Yani, reel kesime aktarılacak bir fon özelliğine sahip değildir. Kısa vadeli sermaye, ancak ve ancak yükselen büyüme hızlarında artan ithalat ihtiyacını finanse etmeye yaramaktadır. Kısa vadeli olması ve her an Türkiye'yi terk edebilecek olması özellikleriyle riskli bir finansman yöntemidir. Bugün, gelişmiş ülke ekonomileri krizdeyken, dünya ekonomisinin büyüme hızı ağırlıklı olarak gelişmekte olan ülkelerin sırtındadır. Ancak, bir gün bu durum terse dönmeye başlarsa Türkiye için bir risk oluşabilecektir.

Not artışlarıyla ilgili olarak, iktisadi analiz yapanlar, beklenen memnuniyet tepkisini göstermemektedirler. Çünkü, Türkiye'nin doğrudan yabancı sermaye girişi sağlaması gerektiğini düşünmektedirler. Bunun için de, Türkiye'nin sağlam bir tasarruf tabanına oturmuş bir ekonomiyle zaman içinde cari açık ile ilgili sorunlarını çözmüş ya da hafifletmiş olmasını arzulamaktadırlar. Bu noktada, ekonomiyi yönetenlerin cari açık sorununu çözmek mi istediklerini yoksa yönetilebilir seviyede mi tutmak istediklerini sorgulamaktadırlar. Bu kişiler, Türkiye'nin artık bir eşik atlaması gerektiğini ve bazı temel sorunlarını çözmek için dünyanın krizde olduğu bir konjonktürde fırsatları olduğunu düşünmektedirler.

Kısa vadeli sermaye girişlerinin artması, reel olarak zaten değerli olan TL'nin daha da değerlenmeye eğilimli bir hale gelmesiyle sonuçlanacaktır. T.C.M.B., reel kur endeksini bu nedenle yakın takibe almıştır ki TL aşırı değerlenmeye devam etmesin ve ithalatın önü daha da fazla açılmasın. Böylece, kısa vadeli yabancı sermayeye giderek artan oranda ihtiyaç duyulmasın. Bu politikanın doğruluğu ya da yanlışlığı ayrı bir konudur. Bu blogda, bu konuda daha önce yazdığım yazılarım bulunmaktadır.

Fitch'in notumuzu artırmasıyla başlayan ve S&P'nin not artırmasıyla yeniden alevlenen tartışmalar
anlamsızlık boyutu haricinde, konuya hangi cepheden baktığınıza göre seviye değiştirebilir. Ancak, kalkınma, gelişme, önümüzdeki on yıllara geniş bir vizyonla bakabilme konularına odaklanmak istediğimizde, iktisadi analize sığınmak zorundayız. İktisadi analiz yapanlar, not artışına olumsuz bakmıyorlar. Fakat, not artışıyla beraber temel ekonomik yapımızda bir değişiklik olmadığı sürece doğrudan yatırımların Türkiye'ye girmeyeceğini düşünmekteler. Bu çevreler, keşke bazı önlemler zamanında alınsaydı da bu not artışlarının istihdam yaratan, reel ekonomiyi canlandıran, yeni teknolojilerin ülkeye gelmesine vesile olan, ihracatımızın katma değerini yüksek kılan, üretim tesislerimizde inovasyonun önünü açan etkileri olsaydı demekteler.

Unutmayalım ki, sanayi tesislerimizin çoğu montaj yapıyor. Yani, katma değeri düşük üretim yapmaktalar. Kriz ortamında, ucuza kaçan yabancı tüketicilerin bizim mallarımıza daha çok rağbet ettiği düşünülebilir. İhracatımızın artışında bu faktörün de önemi olabilir. Ancak, kriz bir gün bitecek. O zamanlara hazırlık yapmak için, eşiği atlayabilmek için bazı şeyleri farklı yapmamız gerekiyor. Konuya, uzun vadeli bakmak gerekiyor. Bir yıl %8.5 büyüdükten sonra ertesi yıl %2.5'e düşmemek için neler yapılması gerektiğini sorgulamak gerekiyor. Büyümeyi, %4-5'in üzerinde sürekli kılmamız gerekiyor. Kalkınmaya, bireylerin refahına ve Türkiye'yi yüksek katma değer yaratan bir ülke konumuna getirmeye daha yoğun olarak hangi yapıyla odaklanabiliriz sorusuna cevap aramamız gerekiyor.

Not artışı iyidir. Faydalıdır. Kimsenin not artışına itirazı yok. İşin özü, iktisadi gelişmeyi anlamakta ve ona odaklanmakta. Daha sağlam temellerle daha fazla büyüyelim ve daha dengeli bir gelir bölüşümüyle büyümeyi daha fazla tabana yayalım ister iktisadi analiz ve de sorar, neden benim bakış açılarıma uygun önlemleri almıyorsunuz yıllardır diye.

Arda Tunca
(İstanbul, 29.03.2013)