Pages

Monday, March 4, 2013

Dış Borçların, Büyüme ve Borsa ile İlişkisi

Bir önceki yazımda belirttiğim üzere ve söz verdiğim gibi, aşağıda bir yazıyı paylaşıyorum. Yazıyı ben yazmadım. Yazan, Zafer Tunca.

Ülkemizde zaman, zaman borsadaki yükselişlerin “Türkiye borsası coştu, yabancılar bize koştu” şeklinde, aşırı iyimserlik havasında gündeme getirildiğini görüyoruz. İlk bakışta olay son derece olumlu bir gelişme olarak görünse de, temelde buna neden olan bazı olumsuz etkileri de birlikte hesaba katmak gerekir. Aşağıda ülkemizin uluslar arası ekonomik ilişkileri ile borsayı coşturan yabancı sermaye girişleri arasındaki ilişkiyi incelemeye çalışacağız.

Bilindiği gibi Türkiye ekonomisi yıllardır kronik dış ticaret ve cari işlemler dengesi (CİD) açıkları ile karşı karşıyadır. Söz konusu açıklar büyük ölçüde yurt dışından ülkemize gelen sermaye ile kapatılmaktadır. Dış açıkların nedeni Türkiye’nin hızlı büyüme isteğidir, ancak ülkemizin bu büyümeyi sağlayacak yeterli kaynağı, yani tasarrufu bulunmadığından bu tasarruf açığı yabancı sermaye girişleri ile kapanmaktadır. Burada olumlu olan Türkiye’nin gerekli kaynağı yurt dışından bulabilmesi, olumsuz olan ise büyüme için dış açık vermek zorunda oluşu, bir başka deyişle büyümesinin dışa bağımlı oluşudur. Nitekim 2011 yılında büyüme hızı %8,5 ve CİD açığı 77 milyar Dolar iken 2012 yılı için büyüme hızı % 2,5 dolayında, CİD açığı da 50 milyar Dolar dolayında tahmin edilmektedir. Görüldüğü gibi hızlı büyüme dış açığın artması sayesinde gerçekleşebilmektedir. 2012 yılında bilinçli olarak başlatılan daralma politikasının en önemli amacı da bilindiği gibi dış açığın GSMH’ya oranını düşürmek olarak açıklanmıştı. Ekonomiden sorumlu yetkililer tarafından 5+5+5 olarak açıklanan politika hedefi %5 gelişme hızı, %5 enflasyon ve CİD açığının GSMH’ya oranını da %5 olarak öngörmektedir. Yukarıdaki verilere bakarak 2011 yılında büyüme %8,5 iken dış açığın milli gelire oranının %10 dolayında olduğunu, 2012 yılında büyüme %2,5’e düşünce de, dış açık milli gelir oranının ancak %6 dolayına indiğini görüyoruz.

Görüldüğü gibi yukarıda sözü edilen politika hedefine ulaşabilmek için Türkiye ekonomisinin yapısal bir değişim geçirmesi gerektiği, bunun da kısa vadede olamayacağı açıktır. Dış açığın küçülebilmesi, iç talebin ve büyümenin frenlenmesi ile mümkün olabilmektedir. Bunun uzun vadeli ve kalıcı olabilmesi içinse dışa, yani ithalata aşırı derecede bağımlı sanayimizin yapısal bir değişimden geçerek bu bağımlılıktan kurtulması gerekir. Gerçekten de 2010 yılında yayınlanan bir araştırmada Türk imalat sanayinde toplam hammadde ve malzeme maliyeti içerisinde ithal payının 2007 yılı itibarıyla %72,6’ ya, petrol hariç tutulduğunda da %63,8’e ulaştığı izlenmektedir. Elektronik, ulaşım araçları ve metal sanayi gibi alt kesimlerde ise bu oran %80’in üzerine çıkmaktadır. Araştırma yurt içi üretimin ithalata bağımlılığı açısından son derece önemli bir bulguyu ortaya koymaktadır. Sorunu dış kaynaklara bağımlılık açısından ele alınca, döviz kurlarının bu konuda oynadığı rolü hatırlatmak isteriz. Türk Lirasının yıllardır aşırı değerli oluşu, ekonomimizin üretim yapısının aşırı şekilde dışa bağımlı oluşunun temel nedenlerinden biridir. Bu konuya aşağıda değinilecektir.

Burada hemen değinmemiz gereken bir başka konu da, 2012 yılında büyüme hızındaki düşme ile birlikte ortaya çıkan dış açıktaki daralmanın ithalattaki azalıştan değil de ihracattaki artıştan meydana geldiği şeklinde bir görünümün ortaya çıkmasıdır. Türkiye dış ticaretinde 2011-2012 yılları arasında meydana gelen değişmeyi inceleyecek olursak ihracatta %13,9 oranında bir artış, buna karşılık ithalatta sadece %1,6’lık bir azalış meydana geldiğini görüyoruz. Yani gelişme hızı düştüğü halde ithalattaki azalma son derece sınırlı olmuştur. Hiç kuşkusuz bunun da nedeni ihracat yapan sanayi dallarının da yüksek oranda ithalata bağımlı olmalarıdır. OECD tarafından yayınlanan istatistik verilere göre Türkiye’nin toplam ihracatı içinde doğrudan ve dolaylı yabancı katma değer toplamı %58,5 olarak dikkati çekmektedir. Yalnızca imalat sanayi dikkate alındığında bu oran %67’yi bulmaktadır. Görüldüğü gibi burada da, üretimde ithal girdi kullanım oranının yüksekliği bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Bu sorunun çözümü söz konusu oranın azaltılması, yani sanayi kesiminde yapısal değişimin gerçekleştirilmesi ile mümkündür.

Dış açıklar açısından önemli bir konu da bu açıkların finansmanının nasıl sağlandığıdır. Bu nedenle öncelikle Türkiye ödemeler dengesini ayrıntılı bir şekilde incelemekte yarar görüyoruz.

TABLO 1
TÜRKİYE ÖDEMELER DENGESİ ANALİZİ
( Milyon Dolar )
Hesaplar                         Ocak- Aralık 2011                    Ocak- Aralık 2012
İHR.                                      143.396                                       163.316
İTH.                                     -232.535                                     -228.918
Hizmet, diğer gelirler
ve cari transferler                      11.920                                        16.735
CİD                                       -77.219                                      -48.867
Net Doğrudan Yatırım             13.698                                          8.301
NET FİNANSMAN
GEREĞİ                                -63.521                                       -40.566
Net Hata ve Noksan                11.560                                          4.022
BORÇ ARTTIRICI
(AZALTICI) AÇIK
(FAZLA)                               -51.961                                      -36.544
Sermaye ve Finans Hesabı       66.673                                        67.666
CİD                                       -77.219                                      -48.867
Net Hata ve Noksan               11.560                                          4.022
REZERV DURUMU               -1.014                                      -22.821
                                                (Artış)                                         (Artış)
Kaynak: Çevirimiçi: http://www.tcmb.gov.tr/odemedenge/tablo1.pdf, 15/02/2013

Net doğrudan yatırımın Ocak-Aralık döneminde 2011 yılı için 2.013 milyon $‘ı, 2012 yılı için ise 2.636 milyon $‘ı gayrimenkul yatırımı olarak giren dövizlerdir.

Türkiye’nin 2011 ve 2012 Ocak-Aralık Ödemeler Dengesi Tablo 1’de özet halinde verilmiştir. Bu tabloya göre 2012 yılında 48,9 milyar Dolarlık cari işlemler dengesi açığına rağmen 67,7 milyar dolarlık sermaye girişi olmuş ve cari açık telafi edilmiş bulunmaktadır. Bu sermaye girişinin 8,3 milyar dolarlık kısmı Türkiye’ye yapılan net doğrudan yatırımı ifade etmektedir. Ancak burada hemen belirtelim ki bu uzun vadeli yatırımın da bir kısmı yabancıların gayrimenkul alımları nedeni ile yurda gelen sermayedir ve 2012 yılında bunun tutarı 2,6 milyar dolardır.

Ödemeler Dengesi incelemelerinde Cari İşlemler Dengesi açığının, uzun vadeli sermaye girişi olan doğrudan yabancı sermaye yatırımları çıktıktan sonra kalan kısmına temel açık veya net finansman ihtiyacı denir. Tabloda bu açığın 40,6 milyar Dolar olduğu görülmektedir. Yine tablodan görüldüğü gibi Net Hata Ve Noksan kaleminde 4,0 milyar Dolarlık bir döviz girişi görülmektedir. Bu kalemdeki döviz hareketlerinin özelliği kaynağının bilinmemesidir, ancak ne olursa olsun bu bir döviz girişi olduğuna göre bunu da temel açıktan düştüğümüzde finanse edilmesi gereken asıl net finansman ihtiyacının, yani asıl açığın 36,5 milyar dolar olduğu görülür. Bu acık borç arttırıcı açık olarak da nitelendirilebilir. Dolayısı ile asıl sorun 48,9 milyarlık açık değil, bu 36,5 milyar dolarlık açığın nasıl finanse edileceğidir.

Ödemeler dengesi tablosunu incelediğimizde, bu açığın finans hesabından giren 67,7 milyar Dolar ile finanse edildiğini görmekteyiz. Bu fazlaya kaynağı belli olmayan döviz girişlerini de eklediğimizde 22,8 milyar dolarlık bir rezerv artışı oluşmaktadır.

Olaya böyle baktığınızda hiç bir sorun gözükmemektedir. Cari açığın finansmanı sağlanmış ve üstelik bir de rezervler artmış bulunmaktadır. Ancak sermaye hareketleri ile ülkemize giren 67,7 milyar doların 40,7 milyar doları, yani %60’ı portföy yatırımı olarak ülkeye gelen dövizlerdir ve bu dövizler sıcak para tabir edilen kısa vadeli sermaye girişi niteliğindedir. 2011 yılında bu tutar 21,9 milyar dolardı. Bu artışı da Türkiye’nin güvenirliği arttı, ülkemiz ekonomisi verimli bir yatırım ortamı olarak görülüyor şeklinde yorumlamak mümkündür. Oysa meselenin sadece finansal değil yapısal boyutu da vardır. Zira büyük ölçüde kısa vadeli olan bu tür sermaye girişleri bazen bir anda tersine dönüp, çıkış haline gelebilmektedir. Özellikle, gelişmiş ekonomilerde önemsiz sayılabilecek döviz giriş çıkışları, gelişmekte olan ekonomilerde önemli kur değişmelerine neden olmakta ve kısa vadeli finansmanın bu boyutta oluşu tedirginlik yaratmaktadır. Bu tedirginliği ekonomiden sorumlu karar birimleri de zaman, zaman dile getirmektedirler. Merkez Bankasının faizleri giderek düşürme gayretinin altında yatan en önemli nedenlerden biri de budur. Oysa Türkiye TL’nin aşırı değerli oluşu dolayısıyla 1990’lı yıllardan günümüze kadar ülkeye gelen kısa vadeli sermayeye çok yüksek getiri sağlamıştır. Giren sıcak para bir taraftan döviz fiyatlarını baskı altında tutarken, diğer taraftan hammadde ve aramalarını yurt dışından getirtmek daha cazip hale geldiği için ekonomide ithalata bağımlılığı arttıracak bir yapısal değişimin de nedeni olmuştur.

Özetleyecek olursak Türkiye yaklaşık 20 yıldır kısa vadeli sermaye için çok cazip bir çekim alanı oluşturmakta ve bunların sahiplerine büyük ödemeler yapmaktadır. Oysa bu boyutta net doğrudan yatırım girişi olsa bu girişler katma değer ve istihdam yaratacaktı. Yani ülkeye giren sermayenin katkısı da bu anlamda çok önemli sayılamaz. Oysa her an ülkeyi terk edebilecek durumda olan bu tür sermaye girişleri Türkiye ekonomisinin yumuşak karnıdır.

Dış borçlarımızın vade yapısına baktığımızda da aynı olayı görmekteyiz. Gerçekten kısa vadeli sermaye girişleri sonucu son yıllarda dış borçların vade yapısı da kısa vadeli borçlar lehine değişim göstermektedir. Tablo 2’den görülebileceği gibi 2002 yılında Türkiye brüt dış borç stoğu içinde kısa vadeli borçların payı %12,7 iken 2012 yılı Eylül ayı sonu itibariyle bu oran %30,5’e yükselmiş bulunmaktadır. Buradan çıkan en önemli sonuç, rezervlerimizi dışarıdan borç alarak arttırdığımızdır. Üstelik bu borçların vadesi de giderek kısalmaktadır. Türkiye rezervlerini arttırmak için borçlanıyor ve bu borç için oldukça yüksek bedel ödüyor durumdadır.

Burada sorulması gereken bir başka soru da ülkemizin borçlanarak rezerv arttırmaya ihtiyacı olup olmadığıdır. Hiç kuşkusuz sıcak para olarak da adlandırılan kısa vadeli döviz girişleri belli bir faiz getirisi için gelmektedir ve bu getiri diğer ülkelerden daha yüksek oluğu için ülkemizi tercih etmektedir. Yani bu dövizler için hiçbir ülkenin ödemediği getiriyi Türkiye ödemektedir. Bu açıdan baktığınızda bu tür bir kaynağın maliyetinin çok yüksek olacağı kesindir. Ortaya çıkan ikinci bir maliyet de merkez bankası ile ilgilidir. Zira bu paralar ülkeye girdiğinde sonuçta Türk Lirası işlemlere konu olacaktır, işte bu durumda bu dövizler önünde sonunda merkez bankasına gitmekte ve karşılığında piyasaya Türk Lirası çıkmaktadır. Eğer bu paralar merkez bankası tarafından sterilizasyon denilen işlemle piyasadan çekilmezse, yani piyasaya devlet tahvili satılarak tekrar merkez bankasına döndürülmezse hiç kuşkusuz enflasyonist etki yapacaktır. İşte buna meydan vermemek için merkez bankası sterilizasyon işlemi yaparak piyasaya borçlanmakta ve bu borçlar için de ayrıca faiz ödemektedir.

Yani bu dövizlerin hem bunları ülkeye getirenlere ödenen bir maliyeti, hem de sterilizasyon maliyeti vardır. Ancak bunun karşılığında ülkenin resmi döviz rezervleri de artmaktadır. Burada açıklamaya çalıştığımız ülkelerin ellerinde bulunan rezervlerin bir maliyeti olduğudur. Bu konu iktisat literatüründe “optimum rezerv” kavramı ile açıklanır ve optimum rezervin ne kadar olması gerektiği önemli tartışma konularından birini oluşturmaktadır.

Şu anda merkez bankasında 100 milyar doların üstünde döviz rezervi bulunmaktadır. Türkiye’nin kısa vadeli dış borcu da bu düzeyde olduğundan bu makul bir rezerv miktarı olarak düşünülebilir. Dış açık veren bir ekonomide rezerv artışı ancak borç artışı ile mümkün olur. Borçların vade yapısını rezerv artışı ve ihtiyacı açısından da iyi değerlendirmek gerekir.

Dış borçlar açısından dikkati çeken bir başka gelişme de özel kesim borcunun toplam borç içinde çok önemli bir ağırlığa ulaşmış olmasıdır. Yani artık ödemeler dengesi açıkları büyük ölçüde özel kesim tarafından finanse edilmektedir. Biraz ironik olacak ama galiba en başarılı özelleştirmenin Ödemeler Dengesinde yapıldığını söyleyebiliriz.

TABLO 2
Dış Borçların Yapısı (Milyon $)
                                                                                    2002                     2007                  2012
                                                                                (Yıl Sonu)             (Yıl Sonu)         (Eylül Sonu)
Toplam                                                                     129.592                207.267              226.876
Kısa                                                                           16.424                  43.152                 99.375
Kısa/Toplam (%)                                                         12,7                       17,2                     30,5
Özel Kesim Borcu                                                      43.056                161.083               217.233
Özel KesimBorcu/Toplam (%)                                     33,2                       64,3                     66,6
Kaynak: TCMB ve Hazine Müsteşarlığı veri tabanı
Çevirimiçi: http://www.tcmb.gov.tr/uyp/uyptablo12.pdf, 21/02/2012

Görünürde Türkiye’nin döviz rezervleri artmakta ve ödemeler dengesi sorunu yaşanmamaktadır. Oysa dış ticaret, düşük seyreden döviz kurları nedeni ile rekor açıklar vermektedir. Cari işlemler dengesi açıkları zaman, zaman kritik sayılabilecek düzeyin çok üzerine çıkarak, kanaatimizce Türkiye ekonomisinin en kırılgan yönünü oluşturmaktadır.

Bu denli büyük boyuta ulaşan doğrudan yatırım dışındaki kısa vadeli sermaye girişlerinin bizce en önemli sakıncası, ekonomide var olan yukarıda açıkladığımız dışa bağlı üretim yapısına zemin hazırlaması ve aynı zamanda bu yapısal sorunun açığa çıkmasına engel oluşudur. Zira olaya yüzeysel baktığınızda ödemeler dengesinin finansmanında bir sorun yoktur. Dış borçların gayri safi yurt içi hâsılaya oranı da 10 yıl içerisinde %56’dan %40 dolayına düşmüş bulunmaktadır.

Sistem sakat gidişi kendi kendine besler duruma gelmiştir. Bu konu normal seyrine dönüşmedikçe Türkiye’de dengeler bıçak sırtında olmayı sürdürecek ve ekonominin en üretken kesimleri; başta sanayi olmak üzere tarım ve turizm bundan zarar görmeye devam edecektir. Sürekli borç alarak büyümenin hiç kuşkusuz bir sınırı vardır. Bu sınır aşılmadan ekonomik yapıyı düzeltecek ve üretim açısından dışa bağımlılığı makul düzeylere indirecek önlemlerin alınması ülkemiz açısından hayati önem taşımaktadır.

Kaynakça:

http://www.hazine.org.tr/tr/index.php/ekonomi/ueretim-ve-bueyueme, 12/02/2013

BETAM [betam=bahcesehir.edu.tr@mail127.us2.mcsv.net], 12/02/2013

http://www.tcmb.gov.tr/odemedenge/odemelerdengesi.xls#'1'!A1, 12/02/2013

SAYGILI, Ş: CİHAN, C: YALÇIN, C: HAMSİCİ, T: “Türkiye İmalat Sanayinin İthalat Yapısı”, TCMB Çalışma Tebliği No: 10/02, Mart 2010, s.67

OECD. “Value Added Embodied in Gross Exports by Source” Stat Extracts http://stats.oecd.org/, 18/02/2013

TBMM Avrupa Birliği Uyum Komisyonu: “Avro Bölgesi Ekonomisindeki Gelişmeler ve Türkiye Ekonomisine Yansımaları”  1/Mart/2012 s. 20