Pages

Wednesday, March 13, 2013

Banka-Firma İlişkileri Yönetimi

Geçtiğimiz günler, Rekabet Kurulu tarafından bankacılık sektörüne verilen cezaların yoğun tartışmalarıyla geçti. Süreç, yargı yoluna gideceği için herhangi bir yorum yapmak çok doğru değil. Ancak, genel olarak bankaların uygulamalarından hem ticari hem de bireysel hizmetler cephesinde yakınan kesimlerin olduğu kesin. Bu cezalar, bu kesimlerin kendilerini, tezlerine bir nevi ispat bulmuş olmaları hissine kapılmalarına yol açtı. Genel prensip olarak, rekabeti baltalayacak her tür davranış serbest piyasa ekonomisi koşullarında yasaktır, yasak olmalıdır ve cezaya tabi olmalıdır. Yargı süreci sonunda, kimin haklı ya da haksız olduğunu öğreneceğiz. Fakat, Türkiye'nin en sıkı denetlenen sektörü olduğunu söyleyebileceğimiz bankacılık sektöründe denetimde mi bir sıkıntı olduğunu ya da denetimlerin sıkılığına rağmen rekabeti önleyici davranışların geliştirilip geliştirilmemiş olduğunu zaman içinde anlayacağız.

1990'ların ikinci yarısında, Cenevre'de çalıştığım dönemde bana ilk anlatılan ve tavsiye edilen şey, hiçbir e-mail ya da başka yolla yaptığım bir yazışmada ya da konuşmada piyasayı yönlendirmek, fiyat sabitlemek, rekabeti kırmak, v.b. ifadeleri kullanmamam olmuştu. Bu ifadeleri kullanırkenki niyet, rekabeti ortadan kaldırıcı bir uygulamayı içermese dahi Avrupa'daki rekabeti denetleyen tüm kurum ve kuruluşları harekete geçirebilirdi. Dolayısıyla, rekabeti önlemek yönünde bir niyet olmasa dahi, böyle bir çaba içinde olunduğunu ima eden tüm söylemlerden kaçınmak gerekiyor. Sanırım, kurumsallık ve insan kaynağını yetiştirmek konusunda ülke olarak eksikliklerimiz bankalarımızda da kendini göstermiş. Gazetelerden okuduklarımız ve bankaların itirazları bana bu yönde bir mesaj verdi.

Bankaların rekabet konusuna değindikten sonra, son günlerde bana sıkça sorulan bazı soruları düzenli bir metin altında toplamaya karar verdim. Zira, bankaların uyguladıkları politikalar karşısında banka ilişkilerini nasıl yöneteceğini bilmeyen ve öğrenmek isteyen bazı kesimlerin olduğunu tespit ettim. Bu konuda, başlığı nakit yönetimi, hazine yönetimi, v.b. olan bazı konferanslarda yer almış ve konu hakkındaki bilgi ve tecrübelerimi paylaşmıştım. Benzer bir paylaşımı bu platformda da yapma gereği hissettim. Burada yapacağım paylaşımdaki yaklaşım, bireysel değil, kurumsal bir bakış açısını yansıtacaktır.

Bankalarla ilişkiler neden önemlidir? Bir ekonomide bankaların temel fonksiyonu, mevduat toplayıp, kredi vermek suretiyle tasarrufların yatırıma dönüşmesini sağlamaktır. Bankalar, topladıkları mevduata bir faiz öderken, muteber buldukları kurumlara, projelere kaynak aktarımı yaparak ülke ekonomisinin büyümesine çok önemli katkı sağlarlar. Kaynak aktarımı, bazı ülkelerde bankacılık kesimi ağırlıklı bir yapıyla mümkün iken, bazı ülkelerde sermaye piyasası ağırlıklı bir yapıyla sağlanmaktadır. Örneğin, Avrupa'daki finansal yapıda kaynaklar daha çok bankacılık kesimi üzerinden, A.B.D.'de ise ağırlıklı olarak sermaye piyasası üzerinden yatırımlara yönlendirilmektedir.

Kurumlar, kısa vadeli ve uzun vadeli planlarına yönelik olarak değişik vadelerde fon talebinde bulunurlar. Bankalar da, müşterilerinin bu taleplerini müşterilerini her yönden analiz ettikten sonra değerlendirir ve bir karara varırlar. Müşterinin ne zamandan beri sektöründe faaliyette olduğu, yönetimin profesyonelliği, temel faaliyet alanının dışındaki işlere para aktarımı yapılıp yapılmadığı, şirket hissedarları ve profesyonel yöneticilerinin etik kurallara ve ülkede geçerli mevzuata ne kadar uygun hareket edip etmedikleri, firmanın mali yapısının ne kadar sağlam olup olmadığı, firmanın faaliyetlerini sürdürürken ödemelerini, taahhütlerini aksatıp aksatmadığı, v.b. kriterler, bankaların bir müşteriyle hangi teminat yapısı, kredi limiti, faiz oranı ve vade ile çalışacağını belirler. Bu kriterlerin sonuçları, hem bankaların kendi fonlanma olanakları ve bankacılık politikalarıyla hem de piyasa koşullarının dikte ettiği koşullarla beraber değerlendirilmek suretiyle ortaya çıkar.

Yukarıdaki iki paragrafta ifade etmeye çalıştığım çalışma esasları çerçevesinde başlayan ve sağlıklı işleyen uzun vadeli bir banka-müşteri ilişkisi, hem müşterinin işlerine hem de bankanın finansal yapısına katma değer sağlar. Yani, karşılıklı bir katma değer yaratma döngüsü söz konusudur. Bernanke, 1929 Buhranı üzerine uzmanlığı olan bir akademisyendir ve krizde temel rol oynayan faktörlerden birinin banka-müşteri ilişkilerinin çökmüş olması ve borç alanlar için reel faiz maliyetlerinin yükselmesi olarak açıklar.

Bazı endüstrilerin kredinin var olmadığı bir ekonomik düzende yaşaması mümkün değildir. Bu nedenle, bu sektörlerde faaliyet gösteren firmaların, bankalarla ilişkilerini sağlıklı olarak yürütmeleri çok önemlidir. Ayrıca, bir firmanın kendi faaliyetlerini fonlamak için hangi oranda kredi kullanımı yapacağını ve/veya özkaynaklarına yöneleceğini finansal optimizasyon ilkeleri çerçevesinde belirlemesi de son derece büyük önem taşımaktadır. Böylece, bir banka kredisi ile fonlama yapmanın firmanın faaliyetlerinde meydana getireceği katma değer yaratma gücü matematiksel olarak ölçülebilir bir nitelik taşır.

Bir firma, bankalarla çalıştıkça, kredi kullanım olanakları yarattıkça finans piyasasında kredibilitesini yükseltmekte ve zamanla daha iyi koşullarda kredi olanaklarına ulaşabilmektedir. Bu durumda, kredi/özkaynak kullanımı optimizasyonu da zamanla değişen bir denklem ortaya koyacaktır. Bir firmanın, finans piyasasında artan tanınırlık/itibar unsuru, bir nevi sertifikasyon görevi görecektir. Firmanın çalıştığı banka portföyüne yeni bankalar katılırken, söz konusu firma ile çalışan bankaların hangileri olduğuna bakacak ve eğer bu bankalar muteber bankalarsa, firmanın da itibarı yükselecektir. Çünkü, doğru risk/getiri analizi yapan bankalar doğru riskleri doğru fiyatlarla alırlar. Bu döngü içinde, bankalar kendi aralarında birbirleri için bir sınıflama yaparken müşteriler üzerinden de bir risk profili zamanla ortaya çıkmaktadır. Yani, firmaların çalıştıkları banka profili de o firmanın ve bankaların risk algılaması ve politikaları hakkında bilgi verici bir hale gelir.

Bankalar, kredi kullandırabildikleri ölçüde kar edebilen kuruluşlardır. Bu nedenle, piyasada var olan kaliteli ve kredibilitesi olan firmalara kredi vermek isteyeceklerdir. Böylece, bir firma üzerinden bankalar, birbirleriyle rekabet eder hale geleceklerdir. Bu rekabetin varlığı sağlıklıdır. Zira, firmaların katlanmak zorunda oldukları finansman maliyetlerini düşürücü etkiler yapacaktır ve finansman sağlamak konusunda alternatifler sunacaktır. Fakat burada, bankacılık sisteminin sağlıklı bir finansal yapı içinde faaliyetlerini sürdürmesiyle firmaların finansman maliyetlerinin makul düzeylerde olması arasında hassas bir denge söz konusu olacaktır.

Herhangi bir nedenle bir banka-firma ilişkisinin zedelenmesi ya da çökmesi, karşılıklı güven kaybı anlamına gelecektir. Süreç, bir firmanın doğal iş akışı içinde ihtiyacı olmayan bir kredi yapılandırmasının ve koşullarının ortaya çıkması ile sonuçlanacaktır. Bu durum, firmanın faaliyetlerinin büyüyememesi, finansman maliyetlerinin yükselmesi ve finansal tablolarının olumsuzlaşması noktasına kadar uzanabilir.

Her bankanın sunabildiği hizmetler farklıdır. Her bankanın aynı finansal hizmetleri sunabilmesi, mali yapı, organizasyonel yapı, coğrafi varlık, v.b. nedenlerle mümkün değildir. Bu nedenle, firmaların farklı bankalarla çalışmaları hayati öneme sahiptir. Bir bankanın en iyi neyi yaptığı ya da yapamadığı banka seçiminde rol oynayan önemli bir faktördür. Ayrıca, hem firmaların ihtiyacı olan finansal hizmetler hem de bankaların sunduğu/sunabildiği finansal hizmetler zamanla farklılık gösterebilmektedir. Bu nedenle, bankalar ve fimalar arasındaki düzenli diyalog son derece önemlidir. Bu noktada, hem bankaların hem de firmaların kendi iş yapış şekillerinde ve politikalarında meydana gelen değişiklikleri karşılıklı olarak paylaşmaları önemlidir. Böyle bir ilişki, uzun dönemli, sağlıklı ve yüksek katma değer yaratan bir banka-firma ilişkisine dönüşecektir.

Türkiye'de, bankalarla bilgi paylaşımı konusu firmaların büyüklükleri, kültürleri, sektörleri, v.b. faktörlerle farklı derinliklerde kendini göstermektedir. Bankalar, hangi projeye, hangi işe, hangi firmaya, hangi sebeplerle kredi vereceklerini kendi kredi politikaları çerçevesinde belirlerler. Bu nedenle, bir bankaya sunulacak bir bilgi paketinin tüm bankalardan aynı koşullarda bir kredi olanağı olarak dönmesi beklenemez. Ancak, ülkemizde bir bankanın bir firmadan bilgi istemesini kendisine hakaret gibi gören çok sayıda firmanın var olduğunu bilmekteyim. Bu noktada, bir kültür eksikliğinin var olduğunu gözlemlemekteyim. Aynı zamanda, bankaların gizlilik ilkesiyle çalışan kurumlar olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla, bankalarla bilgi paylaşmak son derece doğaldır. Ancak, firmaların da çalıştıkları bankaları bir değerlendirmeye tabi tutmaları ve hangi bankayla neden ve ne ölçüde çalışacaklarını belirlemeleri gerekir. Yani, bankaların da firmalar nezdinde bir derecelendirmesi olması gerekir. Nasıl ki bankalar firmalara bir derecelendirme uyguluyorsa. Aynı yaklaşım, firmalar tarafından da sergilenmelidir. Düşününüz ki, likidite olanaklarını kaybederek bir anda mali bir krize giren bir banka, kredi kullanımıyla yaşayan sektörlerdeki firmaları da  krize sürüklemeyecek midir?

Bilgi paylaşımı konusu, son dönemlerde ard arda değişen kanunlarla önemli ölçüde format değiştirdi. Yeni Türk Ticaret Kanunu'nun ortaya koyduğu yeni kavramlara henüz çok sayıda firmanın uyum sağlayamadığı ortada. Kişisel gözlemim, tüm kamu kurum ve kuruluşlarının Türkiye'deki ticari kurumları yeni Türk Ticaret Kanunu uygulamalarına zorladığı yönünde. Bu da, bankaların da firmalardan değişen formatlara uygun bilgiler talep etmesine sebep oluyor ki hem bankalar hem de firmalar karşılıklı ilişkilerinde bu nedenlerle zorluklar yaşıyorlar. Örneğin, bağımsız denetim firmalarının yıllık denetim raporlarının bulunması zorunluluğu, her kurumun bir internet sitesi olması gereği, tüzel bir kişiliğin bir gerçek kişiyi firmaların yönetim kurullarına atamak zorunda olması gibi uygulamalar halen hazmedilme sürecinde. Bu çerçevede, Türkiye bir kültür değişimi yaşamakta ve daha da yolu var. Bu, işin mevzuat yönü. Diğer nokta, bankaların aldıkları bilgileri nasıl değerlendirdikleridir. Yani, herhangi bir firmanın verdiği bilgilerle, bankanın sektörel tecrübesinin uyum sağlayıp sağlayamayacağı, bankanın sektörel uzmanlaşmasının olup olmadığı ve müşterisine buna göre finansal hizmetler sunup sunamayacağı firmalar için önemli olmalıdır. Bu anlamda düşünüldüğünde, kredinin maliyeti/fiyatı/faizi ikinci derecede önem taşıyacak hale gelebilir.

Bir firmanın çalışması gereken banka sayısını ne belirler gibi bir sorunun cevabı da çok kolay değildir. Ancak, bu noktadaki belirleyici unsur firmaların karakter özellikleridir. Bir firmanın tek bir bankayla çalışması, firma için finansal ürün fiyatlamalarında büyük dezavantaj yaratacaktır. Bankalar, müşterileri üzerinden birbirleriyle rekabet ederler. Rekabet ise firma için fiyat avantajı demektir. Tek bir banka ile çalışmak, önemli bir likidite riskidir. Yukarıda da ifade ettiğim gibi, her bankanın değişen ekonomik koşullarda değişen fonlama maliyetleri, ürün yapıları değişiklikleri ve sektör tercihleri olabilecektir. Bu nedenle, aynı bankayla her ekonomik koşulda çalışılması mümkün olamayabilir. Bu nedenle, kaç bankayla çalışılacağından çok, tek bir banka ile çalışılmaması ana prensip olmalıdır. Ancak, mikro ölçekteki firmalar için bu durum söz konusu olmayabilir. Zira, bankaların da kar amaçlı kuruluşlar olduğu unutulmamalıdır. İş hacimlerindeki artışa paralel olarak artan finansal ihtiyaçlarla bankaların sundukları hizmetler bir noktada örtüşecek ve banka-müşteri arasında karşılıklı fayda ilişkisi yaratılacaktır. Dolayısıyla, çok küçük firmalarda tek bankayla çalışmak hem firma hem de banka için daha faydalı olabilir. Fakat, büyüyen organizasyonların zamanla yeni bankalara yönelmeleri fiyat, risk ve likidite unsurları açısından bir mecburiyettir. Yani, banka sayısını iş hacminin ve çeşitliliğinin gelişimi belirler.

İç piyasada ve yurt dışında faaliyet gösteren bankalarla çalışma tercihi de yine firmaların karakter özellikleriyle paraleldir. Yabancı bankaların ağırlıklı olarak bir işin kendisine kredi vermek gibi bir eğilimleri bulunmaktadır. Yani, ticaretin aşamalarını finanse etmek isteğindedirler. Bu amaçla, bir malın alımı için açılması söz konusu bir akreditifi, bir malın satışıyla ilgili akreditif işlemlerini, ticaretin varlığını ve aşamalarını belgeleyen tüm dökümanları görerek ve hangi ticari işleme kaynak aktarıldığını bilerek hareket etmektedirler. Oysa Türkiye'de genel itibariyle bilançonun finansmanı söz konusu olmaktadır. Böylece, ancak işletme sermayesinin finanse edilmesi için gerekli olan kısa vadeli kredi olanakları yaratılabilmektedir. Oysa, ticaretin finansmanı söz konusu olduğunda çok ağır kriz dönemleri dışında bankalardan finansman olanakları mevcuttur. Zira, bankalar yapılan ticaretin tüm aşamalarından haberdar olarak ve kendilerini de garanti altında hissederek finansman sağlamaktadırlar. Aksi durum, bankaların hiç bilmedikleri işlemleri finanse etmeleriyle sonuçlanmaktadır. Her ne kadar, özellikle 2001 krizinden sonra Türkiye'deki bankaların içinde proje finansmanı departmanlarının canlanmaya başladığı bir gerçek ise de, uzun vadeli projelerin halen zayıf olduğunu görmekteyiz. Tasarruf açığı olan Türkiye, bu sorunu aşamamakta ve yeni yatırımlara aktaracak kendi kaynaklarını yaratamamaktadır. Oysa, iç tasarrufların artmasıyla oraya çıkacak yeni yatırım süreçleri, cari açığın finansmanı sorununun minimize edilmesine de katkı sağlayacaktır.

Dünya genelinde de ticaret finansmanı kaynaklarının daraldığı bir süreç yaşandı. Bunun sebebi, 2008 krizi ve sonrasında yaşanan süreçti. Uluslararası ticaretin yavaşlaması hem ekonomik krizin pekçok sektörlerde yarattığı etkilerle, hem de ticaret finansmanı kaynaklarının uluslararası bankalarca sınırlandırılması sonucunda ortaya çıktı. Çıkan sonuç şu: Yurt dışındaki bankalarla çalışmak için kriz koşulları ihmal edildiğinde, uluslararası ticaretin içinde yoğun olarak var olmak gereği ortaya çıkıyor. Çünkü, uluslararası faaliyetler, uluslararası finans piyasalarında da sertifikasyon yaratmak gerektiğini ortaya koyuyor.

Sonuç olarak, bankaların finansman olanakları ülkenin ve uluslararası ekonomik koşulların dikte ettiği ortamla paralel. Firmalar ise, reel ekonominin büyümesi gibi çok önemli bir fonksiyonu üstlenmiş durumdalar. Her iki kesimin de birbiriyle ilişkisi çok ama çok önemli. Tasarrufların kaynak olarak üretime aktarılması sağlıklı banka-firma ilişkisinden geçiyor. Her iki tarafın da yüksek etik değerlerle çalışması ve ilişkilerin güvene dayanması kritik bir nokta. Yeri gelmişken, Türkiye'de son dönemlerdeki kredi hacmi artışının tüketimi artırıcı nitelik taşıdığını belirtelim. Bu konuda T.C.M.B.'nin önümüzdeki aylarda bazı kararlar almasını bekleyebiliriz. Bu iş B.D.D.K.'nın olmaması gerekiyorsa da, Türkiye uygulamasında B.D.D.K. öne çıkabilir. Fakat, bizim tasarruf yaratacak ekonomik gelişmelere ihtiyacımız var ki yeni yatırımların önü açılsın. Yoksa, banka-firma ilişkilerinin ekonomiyi kalkındırma etkisi düşük düzeyde kalacak. Bu konuda, Stiglitz'in çok güzel makalelerini okumuştum geçmişte.

Arda Tunca
(İstanbul, 13.03.2013)