Pages

Friday, February 8, 2013

Not Defterimden Alıntılar - IX

Keyifle yenen bir akşam yemeğinin ardından ellerinde şarap kadehleriyle sohbete devam ediyorlardı. Gecenin ilerleyen saatlerinde, dostların bir araya toplanmış olması ev sahiplerine keyif vermiş, yemekteki hararetli, kahkaha dolu sohbetler biraz sakinleşmiş bir havada devam etmekteydi. Biraz içkinin, biraz ertesi günün ilk saatlerine girilmiş olmasının verdiği yorgunluk ve uyku haliyle, topluluğun hep bir arada devam eden konuşmaları ikili diyaloglara dönüşmüştü. Evin içinde hem keyif hem de bir dinginlik hüküm sürmekteydi. Sanat, edebiyat, politika ve yaklaşan bahar aylarına ait gezi planları konuşuluyor, bir daha bir araya gelmenin planları yapılıyordu.

Ev sahiplerinin bu toplantıdan aldıkları keyif yüzlerinden okunuyordu. Yıllar süren yorgunluklar, yoğun geçen çalışma hayatı, daha az endişeli, daha huzurlu, daha fazla boş zaman sunan bir yaşam tarzına bırakmıştı yerini onlar için artık. Bundan böyle, daha fazla seyahat edebilecek, kendileri için yaşamın hoşluklarını sunan pekçok meşgaleyi kendilerine boş zaman geçirme aracı olarak sunabileceklerdi. Yaşam, yeni bir evreye hazırdı.

Şarap kadehleri neredeyse boşalmak üzereydi. Kadehlerin üzerinde kurumaya yüz tutmuş kırmızı damla izleri belirginleşmeye başlamıştı. Herkes, oturduğu yerden eve gitmek için hazırlık yapmaktaydı. Son cümleler sarf ediliyor, ilerleyen günlerin buluşma planları karara bağlanıyordu. En fırsat bulamadıkları zamanlarda bile en azından her ay bir araya gelip uzun sohbetler yapmaktan, oradan buradan konuşmaktan, birbirleriyle dalga geçmekten özel zevk alıyorlardı.

Bir telefon sesi, aniden dikkat kesilmesine neden oldu herkesin bir anda. Evin salonundaki sakin ve huzurlu ortam, topluca bir irkilmeyle bozulmuştu. "Hayırdır inşallah" dedi içlerinden biri. "Yanlış numaradır, cevap ver, kapa telefonu da kalkalım artık; çok geç oldu" dedi diğeri ev sahibine. Gülüştüler.

Sion şehri, dağların tepesinden bir tabağın içindeki renkli meyveler gibi gözüküyordu. Karla kaplı dağlarda içilen şarap sıcaktı. Şarabı yudumlandıktan sonra verilen ilk nefesle yoğun bir buhar havaya karışıp gidiyordu. Kalabalık bir grup ile geçirilen güzel bir haftasonunun bitimiyle Cenevre'ye geçip, bütün bir haftanın ve üç yıl boyunca çok az görüşebilmiş olmanın acısını çıkarmaktaydılar ağabey ve kardeş. Akşamları yemekler yeniyor, uzun uzun sohbetler ediliyordu. Hergün İstanbul ile konuşuyorlar, keyifle geçen günleri aynı keyifle anne ve babalarına rapor ediyorlardı adeta.

Evin salonunda gülüşmeler kesilmişti. Ev sahipleri, ağlayarak kendilerini evin bir köşesinden diğerine atıyorlar, durumu kime nasıl anlatacaklarını düşünürken, içlerindeki büyük acıyla baş etmeye çalışıyorlardı bir yandan. Etraflarındaki dostları da ne yapacaklarını şaşırmışlar, mantıklarına hakim olmaya çalışmakla meşguldüler. Birilerinin duruma acil olarak bir çare bulması gerekiyordu. Yapılmak zorunda olunanlarla yapılmak istenenler ağır bir duygusal yükle birbirine karışmıştı. Büyük bir kaos kol geziyordu evin içinde. Cenazelere nasıl ulaşılacaktı? Kazada arabada bulunan sekiz yaşındaki çocuk neredeydi ve nasıldı? Allah'ın kış günü, karlarla kaplı yollarda Kütahya'ya nasıl ulaşılabilirdi? Üstelik, sabahın ikisinden sonra?

Cenevre'de, işinden çıkmak üzere olan ağabey, son anda, İstanbul'dan birkaç gündür kesilen telefonlara kafasını takıp, üzerine giydiği montunu dahi üstünden çıkartmadan ailesiyle kısa bir konuşma yapmak için masasına dönmüştü. Hem son birkaç günü anlatmak hem de İstanbul'da herşeyin yolunda olup olmadığını öğrenmek istiyordu. Telefonu kapattıktan sonra da, kardeşiyle beraber şehrin en sevdiği pizzacılarından biri olan bir lokantaya gidecekti. Bir gün önce kardeşinin kendisine aldığı hoparlörlerle evde müzik dinlemenin keyfi bir başka boyuta atlamıştı.

Ertesi gün, herkes İstanbul'da idi. Teskin edicilerle bastırıyordu acısını bütün aile. Yaraları bir daha sarılması mümkün olmayan bir büyük acıydı yaşanan. Bir anda, bir sürü insanın hayatı bir ömür sürecek kadar derinden değişmişti. Artık, yeni bir hayat vardı. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Eskiye takılmadan, unutarak yaşamak mümkün değildiyse de hayatı, yeniye de alışmaktan başka çare yoktu.

Sen anılarla yaşamak nedir bilir misin ağabey? Yıllar sonra ortaya atılmış bir itiraftı bu söz. Çocuk, bu soruyu sormuştu babaannesinin cenazesini almaya giderken ağabeyine. Konuşa konuşa, dertleşerek devam ettiler yola.

Çocuk büyüdü. Kazadan birkaç çiviyi iki sene üzerinde taşımak zorunda kalarak kurtulmuştu. Anne ve babasını sekiz yaşında kaybetmek acıydı ama geçen zaman içinde okullar bitmiş, iş hayatına bile atılmıştı. Üstelik evlenmişti de. Kazadan sonra, birkaç sene içinde alzheimer hastası olan babaannesinin hastalığının sebebi de bu kazaydı. Hayatın cilvesi işte. Bu talihsiz, lanet kaderin en çok etkilediği iki insan, yıllar sonra birbirlerini beklediler. Biri ölmek, diğeri evlenmek için.

Evlendiği gün, yıllar önce kendileri için yaşamın hoşluklarını sunan pekçok meşgaleyi kendilerine boş zaman geçirme aracı olarak sunabileceklerini hayal eden halası ve eniştesine anne, baba diye sarıldı çocuk.

Ölüm Allah'ın emri, ayrılık olmasaydı.

Arda Tunca
(İstanbul, 08.02.2013)