Pages

Tuesday, February 19, 2013

Krizden Çıkılamıyor: Dışlama Etkisi mi, Talep Yetersizliği mi?

Türkiye, 1980 ve 1990'lı yılları yüksek kamu borçlarıyla geçirdi. Bütçe ve kamu açıklarının milli gelire oranı çok yüksekti. Bugün olduğu gibi, brüt kamu borç stoğunun milli gelire oranı %38 civarlarında değil, %75-80 civarlarında seyrediyordu. 1980'li yıllarda altyapı yatırımlarına öncelik verilmesi, bütçe disiplini kültürünün  eksikliği, kamu harcamalarının popülist politikalara alet edilmesi, v.b. sebeplerle kamu kesiminin borçlanma ihtiyacı çok yüksek düzeydeydi. Kamu kesimi sürekli harcama yapmaktaydı ve bu nedenle de büyük bir açık vermekteydi. Yani, teknik ifadeyle maliye politikası genişleyici nitelik taşımaktaydı.

Kamu açıklarının finansmanında kullanılan önemli bir araç iç borçlanma idi. Borçlanma, ağırlıklı olarak hazine bonoları ile yapılmakta idi. Bu yöntemle, kamu kesimi piyasadaki mevcut fonları (tasarrufları) kendi kullanımına sunuyordu. Fonlar, özel yatırımlara kanalize edilmek yerine kamu harcamalarına kanalize edilmiş oluyordu. Kamu kesimi, tasarrufları kendisine çekebilmek için piyasanın kendi dengelerinde oluşacak faiz oranından daha cazip bir faiz sunarak mevcut tasarrufları kullanıyordu. Yani, bankalar topladıkları mevduatı özel yatırımları için kredi talep eden özel girişimcilere yönlendirmek yerine, kamu kesiminin sunduğu cazip faizli bonoları satın alarak özel sektörün yatırım yapmasına olanak sağlayacak kredi verme mekanizmasını yeteri kadar harekete geçirmiyordu. Bankalar için bu bonoları satın almak hem özel sektöre kredi vermekten daha az riskli hem de getiri açısından özel kesime kredi vermeye göre daha cazipti. Bu döngü içinde kamu kesimi, tasarrufların kullanımı konusunda özel kesime rakip olarak piyasaya giriyordu. Böylece, özel kesim için yatırım yapacak fon kullanım olanağı önemli ölçüde sınırlanıyordu.

İktisat literatüründe, kamu kesiminin özel kesimin fon kullanım olanaklarını kısıtlayıcı ya da daraltıcı rol oynaması "dışlama etkisi (crowding out effect)" olarak tanımlanıyor. Çok basit bir anlatımla, kamu kesimi özel kesimi fon kullanımı noktasında ekonominin dışına atıyor ve "önce ben kendi açığımı kapatmak zorundayım" diyor. Bankalar da fonları kamu kesimi bonolarını satın almak suretiyle kamu kesimine yönlendiriyor. Böylece, özel kesim için kredi kullanma olanağı büyük ölçüde sınırlanıyor ve özel yatırımlar yeteri kadar tetiklenemiyor.

1980'ler ve 90'larda, Türkiye'deki durum özetle yukarıdaki paragrafta açıklamaya çalışıldığı gibiydi. Bankaların karlarının %80-90 civarındaki bölümü hazine bonolarından gelmekteydi. Tasarrufları özel yatırımlara yönlendirmek yerine neredeyse sadece hazine departmanlarının operasyonlarıyla kar yaratmakta olan ve asli fonksiyonlarından kopmuş bir bankacılık sektörümüz faaliyet göstermekteydi. Bu durum, 2001 kriziyle sona erdi ve bankalar müşterilerine yönelmek zorunda kaldılar. Hatta bu durum, bankalarda proje finansmanı departmanlarının devreye girmesi, komisyon gelirlerinin önemsenmeye başlanması ve müşteri karlılığı kavramının öne çıkması gibi gelişmelerle kendini hissettirdi.

Dışlama etkisini şema ile anlatacak olursak, aşağıdaki eğriye bir göz atmamız gerekecektir. Eğrideki kısaltmaları aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:

LM eğrisi: Para piyasası dengesini göstermektedir
IS eğrisi: Mal piyasası dengesini ifade etmektedir
i: Faiz oranı
Y: Gayrisafi yurtiçi hasıla



Genişleyici maliye politikası, IS eğrisinin sağa kaymasıyla gösterilir. Yani, artan kamu harcamaları nedeniyle para arzının değişmediği bir koşulda faiz yükselir. Faizdeki yükseliş, yukarıda dile getirilen kamu kesiminin fon kullanımında ortaya koyduğu faiz artırıcı etkiyi ortaya koymaktadır. Bunun yanısıra, milli gelir de artar. Yani, ekonomi büyür. Ancak, büyümenin kaynağında özel sektör değil, kamu sektörü bulunmaktadır.

Dışlama etkisiyle ilgili olarak, 1980'lerin ve 90'ların Türkiye örneğini verdikten sonra, gelelim bugünün dünya ekonomisine. 2008'de başlayan krize önlem olarak kamu kesimi devreye girmişti. Bu durumda, dünya genelinde bir dışlama etkisi sözkonusu oldu mu? Reel ekonomilerin toparlanamamasının ardında, Türkiye ekonomisinde tanık olduğumuz gibi bir durum mevcut mu?

2008 krizi, öncelikle kamu kesimi harcama artışlarının bankaları kurtarmak amacıyla kullanılmasıyla aşılmaya çalışıldı. Ardından, özel sektörün (bankaların) krizi kamu sektörünün borç sorunu haline dönüştü ve ikinci etapta önlem olarak parasal genişleme politikaları devreye sokuldu. Bankacılık kesimine yönlendirilen fonlar yeniden ekonomiye harcama olarak dönemezdi, dönmedi de. Tüketim ve/veya yatırım eğiliminin kendini gösterdiği kesimler tarafından kullanılmadı bu fonlar. Sonuçta, IS eğrisinin sağa kayması yerine, LM eğrisinin parasal genişlemeler yoluyla sağa kayması durumu ortaya çıktı. Yani, krizle sıkışan likidite, parasal genişlemeyle rahatlatılmaya çalışıldı. Dolayısıyla, kamu harcamaları bir noktadan sonra kullanılmadı ve tam tersine bütçe disiplini ön plana çıkarıldı. Hatta, IS eğrisi sola kaydı. Yani, kamu harcamalarını engelleyen uygulamalara geçildi.

Keynes, kriz halindeki bir ekonominin krizden çıkışı için kamu harcamlarının aktif olarak kullanılmasını önerir. Yani, IS eğrisi sağa kaydırılmalıdır. Ancak, buradaki kamu harcamaları artışı, yatırımları tetikleyici, istihdam yaratıcı bir kamu harcaması artışını ifade eder. Oysa, 2008 kriziyle beraber ortaya çıkan kamu harcamaları artışı bu niteliklerden uzaktı. Daha sonra da maliye politikaları yerine para politikaları kullanıldı ve faizler düştü. Düşen faizlere rağmen de ekonomiler büyüme trendine geçemediler. Çünkü, parasal önlemler kamu kesiminin genişleyici yönde kullanılmasıyla ortaya çıkabilecek satınalma gücünü bir türlü yaratamadı. Çünkü, kamu harcamalarının reel ekonomiyi toparlayıcı nitelikteki özellikleri kullanılmamış ve büyümenin önü açılamamıştı. Piyasalarda güven de oluşamadı. Bu nedenle de reel sektör bir türlü canlanamadı.

Yukarıda anlatılanlar penceresinden bakınca, faizlerin yükseliş kaydettiği ülkeler, borç krizini yoğun olarak yaşayan İspanya, Yunanistan, Portekiz ve İtalya oldu. Örneğin, güven unsurunun krize rağmen öne çıktığı Almanya'da faizler negatif değerlere düşerken, borç krizini güven bunalımıyla beraber yaşayan Akdeniz ülkelerinde faizler yükseldi. Bu ülkeler içinde İspanya'yı ele alacak olursak, dışlama etkisinin mi yoksa talep yetersizliğinin mi özel reel ekonomiyi canlandırmaya engel olduğu konusunda fikir yürütebiliriz.

10 yıllık İspanyol tahvilleri bugünlerde %5.18-5.25 aralığında bir faiz oranıyla işlem görmekteler. Oran, Ocak'ta %4.84 idi ve 2012'nin ortalarında ise %7.75 idi. 2008 krizinin başlangıcından bu yana görülebilen en düşük oranın 10 Ağustos 2009'da %3.72 olduğunu düşünürsek, genel faiz trendinin yükselme yönünde seyir izlemiş olduğunu ifade edebiliriz. İspanya'da kamu kesimi, 2013'teki borçlanma ihtiyacı olan €121.3 milyarın %20'sini gerçekleştirmiş durumda. Kamu borcunun milli gelire oranı 2008'de %40 iken, 2014'te %97.1'e ulaşması bekleniyor. İspanya'da, kamu kesiminin borçlanması yanında, özel kesim de borçlanma yapıyor. Örneğin, Ence adlı bir firma 7 yıl vade ile €250 milyon için %7.25 ile sermaye piyasasından borçlandı. Telefonica, 10 yıl vade ile €1.5 milyar borçlandı. Finans kesimi dışındaki kuruluşlar toplam €1.2 trilyon borçlanma yapmış durumdalar. Rakam, 2008'de €1.3 trilyon idi. 1995'te ise €200 milyar. İspanya'nın rakamları bunlar.

Dışlama etkisinden söz edebilmemiz için, kamu harcamalarının büyümeyi de beraberinde getiriyor olması gerekiyor. Yani, İspanya örneğinden yola çıkarak dışlama etkisinin tanımları çerçevesinde bir ekonomik gelişme sözkonusu olmadığını söyleyebiliriz. Her ne kadar, İspanya'da özel sektör fon kullanımı açısından bir sorun yaşamıyorsa da, kamu harcamaları artışıyla beraber artan talep ve ardından yükselen faiz ortamında canlanan bir ekonomi de yok ortada. Tam tersine, İspanya ve € bölgesi küçülüyor. Sorun, dışlama etkisi değil, talep yetersizliği. Talep, ancak güven unsurunun tesis edilmesiyle gelecek.

Hata, kamu harcamalarının niteliğinin bankaları kurtarma operasyonlarından sonra değiştirilememesi noktasında yapıldı. Kamu harcamalarında nitelik değişimi yerine, kamu kesiminde sıkılaştırma ve parasal genişleme tercih edildi. Şimdi de kriz bu nedenle bitemiyor bir türlü. Özetle, yol daha çok uzun.

Arda Tunca
(İstanbul, 19.02.2013)