Pages

Friday, January 18, 2013

Yapısal Sorunlar ve Sonuç Veremeyen Çözüm Arayışları

Türkiye ekonomisi 2013 yılında yeni bir denge noktasına doğru ilerlemekte. 2011 yılındaki yüksek büyüme hızı ve 2012'deki sert yavaşlamanın ardından, 2013'te ve sonrasında gerçekleşecek büyüme oranları eskiyi aratacak. Yeni kurulmakta olan dengede, %8-9'luk büyüme rakamları yakalanamayacak. Çünkü, %4-5'in üzerindeki büyüme oranlarıyla, cari açığımız tehlikeli bir durum arz edecek. Alınan önlemlerin ne sonuç vereceğini bilmediğimiz için dünya ekonomilerinin önemli ölçüde yavaşladığı bir dönemde Türkiye'ye sınıf atlatacak fırsatların geçmişte de, bugün de kullanılamamış olduğu çok açık.

Türkiye'de, borsa yukarıda, faizler son derece düşük seviyelerde ve komşumuz Avrupa'nın resesyonda kıvrandığı bir ortamda biz, pozitif olarak ayrıştığımızı sürekli olarak dile getiriyoruz. Hatta, Avrupa'nın bizim arkamızda kaldığını iddi edecek kadar ileri gidenler dahi var. Ancak, bu fikri ortaya atanlar konuya sadece piyasa dalgalanmaları gözlüğüyle bakıyorlar. Oysa, ekonomi dediğimiz şey, sadece borsa, emtia fiyatları gibi piyasa verilerinin çok daha ötesinde analizler gerektiriyor. Yani, destek, direnç, teknik analiz gibi ifade ve kavramlar bir noktada kendi sınırlarına gelmiş oluyorlar. Türkiye ekonomisinin yapısal koşulları ve bu yapısal koşullar içinde gitmekte olduğu yeni denge ve genel ekonomi yönetimi ve makro ekonomik politikalar gibi kavramlar ortaya çıkmaya başlıyor.

Dünyanın büyük ekonomilerinden biri olmak, uluslararası politika stratejileri çerçevesinden anlamlı bir gösterge olabilir. Ancak, salt ekonomik hesaplamalarla bakıldığında, refah kavramını arka plana atan bir bakış açısı. Endonezya, Brezilya gibi dünya ekonomisinin ilk yirmisi içinde yer alan ülkelerdeki insanlar, Lüksemburg ya da Hollanda vatandaşlarının genelinin yakaladığı ortalama gelir seviyesinde yaşamayı kuşkusuz ki arzu ederler. Ancak, bu iki ülkenin ekonomileri, Endonezya ya da Brezilya ekonomilerinden daha küçük. Demek ki, uluslararası arenada politik olarak ağırlık kazanmak ile gelişmişlik ve refah kavramları arasında bir ayrışma var. Yani, piyasalar pozitif ayrışsa da o piyasaların ekonomileri pozitif ayrışamayabiliyorlar.

Tüm sorunlarına rağmen, Avrupa'nın inişe geçtiği nokta ile son yayımlanan Dünya Bankası raporunda (Global Economic Prospects) anlatılan gelişmekte olan ülkelerin dünya ekonomisinin dayanak noktası olması durumu ülkelerin "gelişen" ve "gelişmiş" olma konumlarını değiştirmiyor. Bu konum ve nitelemeler, ancak ve ancak çok uzun dönemli aşamaların sonuç vermesiyle mümkün ki mikro ekonominin verimi ve yönetimi bu noktada çok önemli rol oynuyor. Türkiye, geldiği noktada, mikro yönetimini düzgün yapamayan ülkeler sınıfında yer alıyor ve bir sınıf atlama fırsatını kaçırıyor. Bu durumun temelinde, yıllardır aşamadığı yapısal sorunlar var ve bu nedenle orta vadede yüksek büyüme oranları kaydetme olanağını kaybediyor. Schumacher'in "Small is Beautiful" başlığını hep sevmişimdir.

Yapısal sorunlar sadece bizde sözkonusu değil. Dünyada da sözkonusu ama içerikleri çok farklı. Kapitalizmin bugün geldiği noktada da önemli yapısal sorunları var. Son yıllarda, dünyanın önde gelen merkez bankalarının parasal gelişme hamleleri kısa vadedeki kronik sorunların aşılmasına yardımcı oldu ve piyasalar kısa süreliğine rahatladı ama küresel krizin yapısal temellerini çökertecek olumlu adımlar bir türlü atılamadı. Klasik iktisatçıların ortaya attığı politik iktisat kavramını da aklımızın bir köşesine yerleştirdiğimizde, iktisadın politika ile ne kadar iç içe olduğu gerçeğini politik yönetim beceriksizlikleri noktasında bir kez daha net olarak görmüş olduk.

Yapısal sorunlarla ilgili çözüm arayışlarında hayal kırıklığı yaratan ve olası krizlere zemin hazırladığını düşündüğüm somut bir örneği de paylaşmak isterim. Hepimizin bildiği, meşhur Basel III kriterleri 2015 yılında devreye girecekti ve yeni getirilmeye çalışılan kurallar içinde likiditeye yeni bir tanım getirilmesi sözkonusuydu. Bu tanım, kriterler dizisi içinde ele alındı ama küresel bankalar duruma müdahale etti. Amaçları, likidite tanımı içine likiditesi düşük olma ihtimali olan varlıkları da (örneğin, konut kredileri garantili varlıklar) dahil etmek ve 2015 yılını 2019'a çekmek. Kanun koyucular, sözkonusu bankaların taleplerini değerlendirmeye aldılar. Dünya, bazı ekonomik sorunlara yapısal çözümler bulmak ve ekonomi ve finans teorisinin temel kurallarını bu çerçevede uygulamak istiyorsa - ki bence uygulamak zorunda - bu temel ve her zaman geçerli kurallara sıkı sıkıya yapışmak zorunda. Aksi takdirde, yeni krizler için zemin yerinde durmuş oluyor.

Uygulamalarda bazı yol kazaları olabilir ama daha işin felsefesinde bir fikirsel uyumsuzluk sözkonusuysa, sorunu çözmek çok zor bir hale geliyor. Yönetsel beceriksizlikler olarak algıladığımız süreçlerin temelinde aslında çok temel konulardaki felsefi anlaşmazlıklar yer alıyor.

Yukarıda ele aldığım ve tartıştığım konuların bir çözüm noktasına ulaşması için teorik anlamda, uygulamada olduğu kadar ortaya atılması gereken yeni fikirler var aslında. Ancak, o noktadan bir hayli uzaktayız bugün. Bu nedenle, her ülke ya da bölge ayakta kalmanın mücadelesini bir miktar el yordamıyla yapıyor. Kur savaşları, yeni pazar arayışları, yeni ve ucuz hammadde ve finansman kaynaklarına ulaşma gereği, bu temel fikirsel ve uygulama temelinin olmamasından kaynaklanıyor. Elimizde sadece konjonktürel dalgalanmaların seyrine yönelik istatistiikler var ama eski tecrübeler, edinmekte olduğumuz yeni tecrübelere ne derece ders oluyor bilmiyoruz.

Arda Tunca
(İstanbul, 18.01.2013)