Pages

Tuesday, October 23, 2012

Türkiye'yi Seviyorum Ama...

Milli bayramların kutlanmasının yasaklanması, milletin ümmete dönüştürülmeye çalışılması projesidir. Milli bayramların yok edilmeye çalışılması, ülke insanlarının ülkeye olan bağımlılıklarını göstermelerinin ve Cumhuriyet coşkusunu yaşamasının engellenmesidir. İleri demokrasi, insanların içinde yaşadıkları kültürün tadını çıkartmalarının ve bu kültürü yaşamaya olanak tanımış olan tarihi olayların ve gelişmelerin kutlanmasının yasaklanması demek değildir. Eline bayrağını kapıp sokağa dökülen insanların şarkılarla, türkülerle sokakta dolaşmasından korkmanın sonu, ülke içinde kültür çatışması yaratmakla sonuçlanır ve bu çatışmanın bedelini o ülke insanları topyekün çok ağır öderler bir zaman sonra. Bu olasılıktan korkuyorum.

Statlarda yapılan gösterileri, büyük şehirlerin büyük caddelerinde yapılan askeri törenleri kaldırıyorsanız, yerine başka bir kutlama şeklinin gelişmesine izin vermek zorundasınızdır. Mesela ben, fener alaylarına katılıp, elime bayrağımı alıp bu ülke için tarihte ve bugün şehit olanları, Atatürk'ü anmak istiyorum. 74 milyon insanın her biri gibi üzerinde T.C. yazan bir nüfus kağıdım ve yine üzerinde T.C. yazan bir pasaportum var ve hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım.

Milli değerlerden söz edince milliyetçi, ulusalcı gibi benim bu ülke için hissettiklerimi tanımlayamayacak kadar fakir içerikli, basmakalıp lafları sevmiyorum. Benim için Türkiye, tadı çıkartılacak pekçok farklı kültürün bir arada bulunduğu bir coğrafyadır. Mardin'inden Trabzon'una, Manisa'sından Ağrı'sına, 81 ilin farklı lezzetleri, sohbetleri, coğrafyası, v.s. tadı çıkartılacak özellikler taşır benim için. Nasıl ki yeni tanıdığım bir Tayvan'lının, Güney Afrika'lının, Kanada'lının, Japon'un kültürünü tanımak ve o başka kültürün tadını çıkartmayı öğrenmek bana keyif veriyorsa.

Ortak değerlere ve kültüre sahip çıkmanın kafatasçılıkla, milliyetçilikle, ulusalcılıkla falan ilgisi yoktur. Herkes tesadüfen bir yerde doğuyor. Bir dünya vatandaşı olabilmektir önemli olan. Ben de Türkiye'de dünyaya geldim ve bu ülkeyi seviyorum. Üstelik, bu kadar farklı kültürün ortasında yaşadığım için dünyada anlaşamayacağım ya da adaptasyon güçlüğü çekeceğim bir başka dünya kültürü de tanımam. En azından, şimdiye kadar tanımadım. Kimse kanmasın at gözlüklü insanların klişeleştirdikleri laflara.

Benim 2023 hayalimde daha fazla bilim, daha fazla barış, daha fazla demokrasi ve daha gelişmiş beyinlerden oluşan bir Türkiye var. 3 çocuk falan hayal etmiyorum. Bu anlamsız nüfus yarışının içinde olmak istemiyorum. Küresel ısınma, temiz su bulamama gibi sorunların hızla kronikleşmekte olduğu bir dünyada kendi ülkemi bu sorunların pençesinde görmek istemiyorum çünkü. Bu ülkenin pekçok köyünde hala tezekten, çamurdan, kilden evlerde yaşıyor insanlar.

Siyasetle ilgili okumalar yaparım. Yapmak zorundayım. Çünkü, üzerinde T.C. yazan nüfus kağıdımla oy kullanmaya gidiyorum. Kimi seçip seçmeyeceğime karar vermek için siyasetten haberim olmak zorunda. İktidarı ve muhalefeti ile oy atacak hiçbir parti bulamıyorum. Oylarım da boşa gidiyor maalesef. Neden mi? Bu kadar zor bir coğrafyada bu ülkeyi yönetecek yetenekte adamlar göremediğim için. Aslında, içimden oy kullanmak falan da geldiği yok. Ben böyle deyince, o zaman siyaset yapacaksın diyenlere de kızıyorum. Çünkü ben siyaset yapacak özelliklere sahip bir insan değilim. Var olan başka özelliklerimi neden beceremeyeceğim bir alanda faaliyet göstererek öldüreyim? Siyaset yapmak zorunda da değilim ama siyasi bir duruşum olmak zorunda.

Bu ülke, yıllarca garip çıkar ilişkileri içindeki garip adamların 1923'ü, Atatürk'ü, Sivas Kongresi'ni, 19 Mayıs 1919'u aşağıladıkları dönemlerden geçti. Hala da geçiyor. Diğer yandan da, sözümona Cumhuriyet'e sahip çıkar gibi yapıp başka çıkarların içine gömülmüş, demokrasi katili adamların yarattığı, Atam sen kalk da ben yatam mantığındaki zeka ve geniş bakış açılarından mahrum kalmış zavallıların yarattığı ayrı bir dönem çıktı ortaya. Alın birini, vurun ötekine. Nadir Nadi bile Ben Atatürkçü Değilim başlıklı bir kitap yazmıştı zamanında. Beyinler gelişmeyince, ne tarihteki çok özel insanlar ve olayları anlayabilecek bir zeka gelişebiliyor ne de anlamlı bir tartışma ortamı ve demokrasi. Kısaca, saçma sapan tartışmaların içine gömülmüş saçma sapan yıllarla vakit harcadık. Sonuç: Birkaç istisna dışında, uluslararası düzeyde kendini ispatlamış üniversitelerimiz, bilim adamlarımız, sporcularımız, şirketlerimiz ya da sanatçılarımız yok. Çünkü, kısır bir döngünün içinden çıkıp ortak bir kültür yaratamıyor ve dolayısıyla hiçbir konuda kurumsallaşamıyoruz.

Anadolu mozaiği, kültürlerin kardeşliği, barış falan lafları herkesin diline pelesenk ettiği anlamsız sözler artık benim için. Bu kavgadan, gürültüden, herkesin herşeyi kendine yonttuğu ortamdan yoruldum. Dünyaya da bakınca soruyorum: farklı insanlar bir arada yaşayamıyor mu? Ancak ekonomik olarak keyifleri yerindeyse yaşıyorlar. Eh, insanoğlunun ne kadar medeni olduğu zor şartlarda test edilir. Bir ateistin Tanrı'ya olası inancını düşen bir uçakta anlayabileceğiniz gibi.

Arda Tunca
(İstanbul, 23.10.2012)

Thursday, October 18, 2012

Krizin Pençesinde İspanya

İspanya'nın hal-i pür melali, yardım isteyecek mi istemeyecek mi gibi son derece kısır ve yüzeysel bir noktaya indirgenerek tespit edilmeye çalışılır hale geldi. Fransa, işin başından beri İspanya'nın mali yardım için başvurması gerektiğini savunurken, Almanya fikir değiştirerek Fransa'nın safına katıldı son günlerde. Oysa Merkel, İspanya'nın yardım başvurusu yapmasına destek vermiyordu geçtiğimiz haftalarda. Ancak, Euro alanının çöküşünü göze alacak durum olmadığına göre, Almanya da İspanya için yardım alması gerektiği kanısına ulaştı.

Avrupa Birliği liderlerinin Brüksel'de başlamak üzere olan toplantıları öncesinde, İspanya için yardım koşullarının yardım başvurusu öncesinde mi yoksa sonrasında mı İspanya'ya dayatılması konusunda Fransa ve Almanya anlaşamıyorlar. Fransa önce diyor, Almanya ise sonra.

Kısır politik tartışmaların dışına çıkıp İspanya ekonomisinin rakamlarına bakacak olursak durumun ne kadar vahim olduğu açık bir şekilde ortaya çıkıyor. Bir ülkenin boç stoğundan daha önemli olan, o stoğun ne kadarlık bir süre içinde nereden nereye geldiğidir. İspanya'nın borç stoğu/milli geri oranı bugünlerde %90 iken 2012 sonunda %96'ya ulaşması bekleniyor. 2011 yılı sonundan bu yana İspanya, borçluluğuna 1/3'lük bir ilave yapmış olacak 2012 yılı sonunda. Bu bir dünya rekoru. Borçluluğu bu kadar hızlı artan bir ülke yok şu anda.

İspanya'da bankacılık sektörünün kredi çarkları neredeyse durmuş durumda. 2006 ve 2007'de kredi hacmi yılda ortalama %25 oranında büyümüş bir ekonomiden söz etmekteyiz. Son açıklanan verilerle bankacılık sektörünün şüpheli alacakları Ağustos ayında €5.8 milyar artmış ve toplam €178 milyar seviyesine ulaşmış. Kalitesi düşük alacakların hepsini yeni kurulacak bir fon bankası altında toplayarak yönetmek planları yapılıyor bu aralar. Yani, zamanında bizde de batık bankaların tasviyesi amacıyla kurulan Birleşik Fon Bankası benzeri bir yapı kurulmaya çalışılıyor. Ülkede kredi mekanizmalarının 2014'ten önce çalışmaya başlaması beklenmiyor.

İspanya, bütçede kısıntılara giderek borçluluğunu düşürmeye çalışıyor. Yardım başvurusuyla kısıntıların artacağı kesin. Ancak, bu kısıntıların ciddi sosyal maliyetleri olması kuvvetle muhtemel. Yıllık €350 milyarlık bütçe harcamalarının yaklaşık €100 milyarlık kısmı emekli maaşlarından oluşuyor. İspanya'nın bu noktada manevra alanı çok dar.

İspanya, genel olarak ücretleri baskı altında tutmak suretiyle kendi mal ve hizmetlerinin ihracını destekleyici bir önlem almış oluyor ama bu da işe yaramıyor. İspanyol ekonomisi ağırlıklı olarak iç taleple milli gelir üretiyor. Yani, ihracata yönelik ürünlerin fiyatlarının nispi olarak ucuzlamasının sınırlı etkileri olabiliyor. Ayrıca, katma değer vergisi oranının %18'den %21'e çıkartılmasıyla iç talebin canlanması da imkansızlaştı.

Önemli sektörel göstergelere bakacak olursak, çimento üretimi 1960'lardan bu yana en düşük düzeye inmiş durumda. Otomobil satışları 2011'e göre %37 aşağıda ve özellikle katma değer vergisi artışıyla sadece Eylül ayındaki düşüş %38'i buldu. Otomotiv sektöründe 2012 yılında satış rakamlarının 700,000 adet aracı bulması bekleniyor ki bu rakam, 1990'lardaki yıllık ortalamalara tekabül ediyor. Otomotiv satışlarının zirveye ulaştığı 2006 yılında İspanya'da 1.6 milyon adet araç satılmış.

İspanya, krizin pençesinde kıvranıyor. Yunanistan ve İtalya diğer  çok kötü durumdaki ülkeler. Avrupa resesyonda ve çok ciddi bir yönetim krizinde. Bakalım €500 milyarlık kurtarma fonu kime nasıl yetecek? İspanya yardım istemeli mi istememeli mi? Rakamlar yukarıda. Kararı siz verin.

Arda Tunca
(İstanbul, 18.10.2012)

Thursday, October 11, 2012

Kendime Yazılar'dan Not Defterime Alıntılar

Kitapların birbirlerinden farklı işlevleri vardır. Bazısı bir konu üzerinde derin bilgiler sunmaya yöneliktir. Bazısı referans olarak kullanılır. Baştan sona okunmaz ama herhangi bir anda işe yarayacak bilgilere kolay ulaşmayı sağlar. Bazı kitaplar da çok sayıda konuda kısa bilgilendirmeler yapar. Bu tip kitapların işlevi, değişik konularda ufuk açmak, düşündürmek ve ele alınan konular hakkında yeni kitaplar okuma arzusu uyandırmaktır. Ancak, bu kitapların bu işlevleri yerine getirebilmesi için öncelikle konuları son derece kaliteli bir kurgu içinde sunabilmesi, konu başlıklarını bir bütünlük içinde tasnif etmiş olması ve akıcı bir dil kullanmış olması gerekir. Kendime Yazılar'da bütün bu özellikleri buldum okurken.

Kendime Yazılar'ın yukarıda saydığım özellikleri taşımasının yanısıra, beni en çok cezbeden tarafı, bilgi kalitesi oldu. Kitapta ele alınan konuların beni kişisel olarak cezbetmesi çok subjektif bir yargı tabii ki. Zira, konuların içeriğinin %99'u benim ilgi radarlarımın kapsama alanında. Aslında %100 diyeceğim ama %1'lik kısmı bilimsel şüphecilik prensiplerim gereği rezerv olarak tutuyorum. Ekonomiyi ise, mesleğim olması nedeniyle kategori dışına alıyorum.

Kendime Yazılar'ın özellikle Mısır ve Hitit tarihiyle ilgili bölümlerinde Anadolu'yu, Suriye'yi, Irak'ı, Yunanistan'ı düşünüp bugüne ait çıkarsamalarda bulunuyorsunuz. Kısa kısa yazıların arasından kalın kalın kitapların içinden çıkıp gelen bilgilerin yoğunluğunu hissediyor, o kitapların kokularını alıyorsunuz. Bir ya da iki sayfalık kısa kısa makalelerin içine koskoca Kadeş, Truva, Amon Rahipleri, bilimin temel prensipleri, v.s. başka türlü sığamaz. Yoğun bilgiyi çok kısa yazılarla okuyucuyu etki altında bırakacak şekilde verebilmek için bilginin iyi damıtılmış olması gerekir. Bu satırları biraz heyecan dolu bir tonlama ile dokuz yaşındaki oğluma bile okudum. Tarihe ve arkeolojiye saygı duyan nesiller yaratmak adına faydalı. Aşı tuttu. Tavsiye ederim.

Felsefi anlamda ise, yaşama dair çok doğru kavramların üzerine basılıyor Kendime Yazılar'da. Hayatta kimsenin adamı olmadan yaşamak ve başkaldırmak üzerine not defterinize alıntılar yapacağınız değerde satırlar var. Hayatta hiçbir şeye başkaldırmamış insan, yaşamı ıskalamış insandır zira. Başkaldırmak içinse insanın önce kendi gibi olması gerekiyor. Hiçbir bedel düşünmeden önce kendi kişiliğini ortaya koyabilmesi, yani özgür olması gerekiyor. Başkaldırmak için önce bağımsız olmak lazım. Kendi kütüphanemin de başkaldırının edebiyatına, psikolojisine, sosyolojisine ait pekçok kitabıyla dolu olduğunu düşününce, daha da bir benimseyerek okudum Kendime Yazılar'ı.

Veeee Nazım. Türkiye'nin en önemli şairi olarak nitelendirilmiş kitapta. Katılmamak elde değil bu düşünceye. Yıllar önce, yurtdışında yaşadığım bir dönemde, bin yılın en büyük şairleri başlığı altında gördüğüm bir şiir antolojisi kitabında  Nazım'ı ve İngilizce'ye tercüme edilmiş şiirlerini görmüş ve heyecanlanmıştım. Kendime Yazılar'da da benzer bir yorum görmek, kitabı okurken keyfimi arttırdı. Nazım seven bir insanın yaşama karşı coşku dolu, iyi kalpli, vicdanlı ve yaşamın zenginliklerini sadeliklerinde arayan, mütevazi bir yapıya sahip olduğunu düşünmüşümdür hep.

Pekiyi, her okuduğum kitap hakkında bir yazı yazıyor muyum ki Kemdime Yazılar için de birşeyler yazmam gerekti? Tabii ki hayır ama Kendime Yazılar'da not defterime alıntı yapacak çok şey buldum. Buldum ve başımı da derde soktum. Şimdi okuyacak bir sürü yeni kitap, gezecek bir sürü yeni yer eklendi okunacaklar ve görülecekler listeme. Yazının başında dedim ya bazı kitaplar başka kitaplar okuma arzusu uyandırır diye. Kitap sayesinde, birkaç da keyifli gün yaşamış oldum.

Bu arada kitap, yazarı belli olmayan anonim bir eser değil. Mahfi Eğilmez yazmış.

Arda Tunca
(İstanbul, 10.09.2012)

Wednesday, October 10, 2012

Orta Vadeli Program 2013-2015 ve I.M.F. Raporu

Son iki günde iki tane önemli belgeyi okumak durumunda kaldık. Önce, I.M.F.'nin 13-26 Eylül tarihleri arasında Türkiye'ye yaptığı ziyaretin sonucunda yazdığı raporu gördük. Ardından da Orta Vadeli Programı (O.V.P.) gördük. Her iki belgeyi de okudum ve bugün Bloomberg HT'de katıldığım Finans Merkezi programında yorumlarımı verdim ama zaman kısıtlı olduğu için kapsamlı bir görüş beyan edemedim. Bu yazıyı da içimde kalanları anlatmak üzere yazmak zaruri oldu.

I.M.F. raporunun karamsar olduğuna dair yorumlar yapıldı. Bu görüşe katılmıyorum. Rapor, ne gördüyse onu anlatmış. Tespitler ve uygulanması gereken ekonomik politikalara ilişkin değerlendirmeler doğru. Rapor kısaca Türkiye'nin kısa vadeli uluslararası sermayeye muhtaç olduğunu ve uluslararası ekonomik belirsizliklerin yüksek olduğu bir ortamda bu durumun önemli bir risk faktörü olarak karşımıza çıktığını belirtiyor. Gelişmiş ülkelerdeki gevşek para politikalarının Türkiye'ye yoğun bir kısa vadeli sermaye girişine sebep olabileceğini ve bunun da Türkiye'de kredi mekanizmasının çalışmasının hızlanmasıyla sonuçlanabileceği dile getiriliyor. Ancak, uluslararası piyasalardaki belirsizliklerin artmasıyla kısa vadeli sermayenin Türkiye'den ani olarak çekilmesinin de sözkonusu olabilleceği ifade ediliyor. Yani, hem yüksek miktarda uluslararası sermaye girişi hem de yüksek miktarda uluslararası sermaye çıkışı muhtemel görülüyor I.M.F. raporuna göre. Bu iki uç olasılık da gerçekten sözkonusu. Bu durumu değiştirmek Türkiye'nin elinde değil ama Türkiye bu konuda birşeyler yapabilir. Önlem, T.C.M.B.'nin döviz rezervlerini güçlü tutacak politikalar uygulamasında yatıyor. Nitekim, rezerv opsiyonu katsayısı ile T.C.M.B. finansal istikrarın bozulmasını önleyici tedbirler alıyor. Dolayısıyla, bu politikanın doğru bir politika olduğunu söyleyebiliriz.

I.M.F., tasarrufları arttırıcı tedbirlerin de mutlaka alınmasıyla dış açık ile ilgili çözümlerin devreye girmesi gerektiğini söylüyor. Yani, yapısal önlem alınması gerektiğinin altını çiziyor. Türkiye'nin mali yapısının büyük ölçüde iç talebe dayalı dolaylı vergilerin üzerine kurulu olduğu tespitini yapıyor. Bu da gayet yerinde bir tespit ve Türkiye'nin hem vergi adaleti hem de yurtiçi tasarrufları arttırmak açısından değiştirmesi gereken bir yapı.

I.M.F.'nin diğer bir eleştirisi, T.C.M.B.'nin piyasayla iletişimine şeffaflık kazandırması gerektiği yönünde. T.C.M.B., belli aralıklarla bankalarla ve para politikasını iyi bilen profesyonellerle toplantılar yapyor ama para politikasının ne yapmaya çalıştığını anlayamayan küçük ve orta ölçekli işletme sahipleri iş kredi kullanmaya gelince nasıl ve neye göre karar verecek? T.C.M.B., daha temele yönelik iletişimini de güçlendirmeli. Önünü göremeyen iş adamı yatırım yapmaz, ticaret yapmaz. Bir süre için durumun böyle olması belki de bilinçli olarak istendi ama artık bu belirsizlik politikasının sonuna geldik. Zira, %4 büyüyeceğiz derken %3.1'de kaldık 2012'nin ilk yarısında. Hükümet de 2012'nin tamamı için %3.2 öngörüsünde bulunuyor. Yani, hedefin gerisinde kaldık.

Piyasalar önünü göremezken ve günlük yaşamdaki iş akışlarında ben de bunun zararlarını tespit etmişken ve çeşitli platformlarda bu durumu dile getiriyorken O.V.P. revize edildi ve 2013-2015 arası için 09.10.2012 tarihli Resmi Gazete'de yayımlandı.

O.V.P., dışa bağımlılığımız nedeniyle yükselen risk faktörlerinin 2012 yılı içinde büyük ölçüde bertaraf edildiğini ve önümüzdeki dönemde de risk faktörlerinin arttırılmaması yönündeki politika önlemlerinin devrede olacağını söylüyor. Yani, 2012 yılında cari açık düşmüş ve oluşan açığın tamamı neredeyse sadece enerji ithalatından kaynaklanıyorken, bu durumun değiştirilmemesi gerektiği anlatılıyor. 2013 için %4, 2014 ve 2015 için %5 büyüme hedefi konmasının Türkçe'si bu. Maliye politikalarının da kontrollü olacağı ve hatta bütçe açığı/G.S.Y.İ.H. oranının 2012 sonunda %36.5 olarak gerçekleşmesinden sonra 2015'te %31'e kadar gerilemesi öngörülüyor. Faiz dışı fazlanın da milli gelire oranının yükselmesi hedefleniyor. O.V.P.'nin ayağı yere basıyor ve genel olarak makul. Fakat, bazı noktalarda soru işaretlerim var.

İşsizlik, enflasyon ve dış ticaret verilerinin nasıl hedefle tutturulacağını anlamadım. Büyüme tempomuz düşerken işsizlik nasıl düşecek? Bu soruya cevap olarak, kamudaki istihdam artışının devam edeceği tahminini yapabiliyorum ancak. Türk Lirası değerini korurken ihracat nasıl ithalat artışından daha yüksek bir oranda artacak? Bu noktada da herhalde ihracat cephesinde önemli verim artışları sağlanacak ve Ekonomi Bakanlığı'nın yeni pazarlar yaratmak konusundaki çabalarının ve ihracata yönelinen yeni ülkelere satacağımız malların talep elastikiyetinin düşük olacağı tahminini yapabiliyorum. Keza, enflasyon cephesinde de nasıl bir sonuçla karşılaşacağımızı merak ediyorum. Zira, enflasyon hedefleri pek gerçekçi gözükmüyor. Hükümetin de T.C.M.B.'nin de karnesi enflasyon hedefini tutturmakta kötü. Hele ki petrol fiyatlarında yükselme potansiyelinin yüksek olduğu bir dünyada ve vergilerin maliyet arttırdığı bir ortamda.

O.V.P.'nin yapısal değişimleri içeren bölümlerine de bakınca doğru bir felsefenin izlerini görüyorum ama uygulamada işler niyet edildiği gibi gitmiyor ülkemizde. Konuya bu cepheden bakınca ümitsizleniyorum. Ayrıca, ekonomik değişkenler arasındaki hassasiyet ve elastikiyet analizlerinin yeteri kadar üretilmediği için de yapısal değişiklikler tarafında çok ölçülebilir verilerle konuşamıyoruz. Oysa, nitelik değil, nicelik konuşulması gereken konu başlıkları bunlar.

Sonuç:

Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde

Arda Tunca
(İstanbul, 10.10.2012)

Monday, October 8, 2012

Jevons Paradoksu

Profesyonel yaşamımın önemli bir bölümünü petrol ile ilgili konularda geçirince, petrol ve enerjiyle ile ilgili pekçok sorunun muhattabı olmak zorunda kalıyorum. Konu hakkında bildiğim ve bilmediğim çok şey var ama benim bugüne kadar ilgilenmek zorunda kaldığım konular, enerji altyapı projelerinin finansman yöntemleri ve enerji ürünlerinin ticareti noktalarında yoğunlaşıyor. Yani, hem uzun vadeli hem de kısa vadeli finansman alanlarında çalışma fırsatım oldu. Konunun her iki tarafında yer almış olmaktan çok keyif aldım. Ancak, işin bir de küresel boyutta kaynak kullanımı ve çevre konuları var. Bu konular, gündelik yaşamın dışında kalıyor. Benim uzmanlık alanıma giren bir konu da değil ama ilgi alanıma giriyor.

Doğal kaynakların hangi tempoda tüketildiği, bu tüketimin hangi endüstrilerin geleceğini ve hatta daha ileri bir boyutta, medeniyetin geleceğini nasıl tehdit etme gücüne sahip olduğu hakkında düşünmek ve okumak bana ayrıca keyif veriyor. Aslında bu keyif, okuduklarımla ve öğrendiklerimle bir endişeye dönüşüyor. Konu petrol ve kaynakların kullanımı olunca ister istemez küresel ısınma konusuna da girmek gerekiyor. Geçtğimiz günlerde, bu konular kafama takıldığında iktisat biliminde marjinal devrim olarak bilinen dönemin ürettiği kavramları kafamı kurcalayan konuların arasına dahil etmek zorunda kaldım. Enerji, kaynak kullanımı, verim, endüstriler, v.s. derken bir baktım ki aklıma Jevons takılmış.

William Stanley Jevons, 1835-1882 arasında yaşamış bir İngiliz iktisatçı. Hayata, doğa bilimleriyle başlıyor ama daha sonra iktisadı tercih ediyor. Jevons, iki önemli konuda iktisada katkı yapıyor: Matematiğin iktisadın içine adapte edilmesi ve enerji verimliliğinin ekonomik etkilerinin analizi. İktisattaki ünlü miktar teorisinin yaratıcısı Irving Fisher tarafından Jevons'un The Theory of Political Economy (1871) adlı eseri iktisatta matematiksel metodun başlangıcı olarak değerlendiriliyor. Ancak, The Coal Question (1865) adlı eseriyle Jevons, tanınırlık kazanıyor.

Jevons'un yaşadığı dönem, 2. Sanayi Devrimi'nin etkilerinin yoğun olarak hissedildiği yıllara isabet ediyor. Üretim kalıplarının değiştiği, teknolojik ilerlemelerin doğal kaynakların kullanım şeklini ve miktarını önemli boyutta etkilediği bir dönem hızla hüküm sürmekte. Jevons da bu gelişmeleri takip ediyor ve sonunda The Coal Question adlı eseri veriyor.

Jevons, teknolojik gelişmeler sonucu bir doğal kaynağın kullanımının daha verimli bir hale gelmesinin o doğal kaynağın kullanım miktarını azaltmak yerine arttırdığını ileri sürüyor. Yani, teknolojik gelişmelerle sağlanan verim artışı, verimi arttıran teknoloji ürününün fiyatının zamanla nispi olarak düşmesiyle sonuçlandığını söylüyor. Bu gelişmenin de ilgili doğal kaynağı kullanan ürünün kullanımındaki artışla doğal kaynağın kullanımını da azaltmak yerine arttırdığını ifade ediyor Jevons. Dolayısıyla, teknolojik gelişmenin beklenen sonucuyla, ortaya çıkan gerçek sonuç arasında ortaya bir paradoks (çelişki) çıkmış oluyor.

Jevons'un bu tespitinin her yeni teknolojik gelişme karşısında ortaya çıkmasını bekleyemeyiz ama böyle bir ihtimalin varlığını dikkate almak zorundayız. Dolayısıyla, küresel ısınmaya yol açan faktörler arasında görülen unsurları ortadan kaldırmak için alınan verim arttırıcı önlemler değerlendirirken Jevons'un dile getirdiği tuzağa düşmemek gerekiyor. Bir doğal kaynağın tüketim miktarı, o doğal kaynağın kullanımını ilgilendiren bir verim artışı meydana geldikten sonra, verim artışı öncesindeki tüketim miktarını geçebilir.

Madem ki verim artışları ile hedeflenen sonuca ulaşılamaması mümkün, o halde küresel ısınma gibi kritik bir konuda ne yapmak gerekiyor? Bu durum için önerilen, sözkonusu yeni ürüne vergi salarak kullanımını nispi olarak maliyetlendirmek ya da ucuzlatmamak.

Petrol kullanımında dünyadaki trendler benzinden motorine kayıyor. Zira, motorin kullanan araçların yakıt kullanımı verimi benzinli araçlara göre daha yüksek. Ancak, motorin kullanan araçların arzı arttıkça, benzinli araçlara kıyasla fiyatları düşecektir. Fiyat düşüşü öyle bir noktaya gelebilir ki araç almayı düşünmeyen hane halkları da motorinli araç talep etmeye başlayabilir ve sonuç itibariyle motorin kullanımı teknolojik gelişmelerein başladığı noktaya göre çok daha fazla artmış olabilir. İşte, böyle bir durumla karşılaşılamaması için önerilen, bu ürünlere yeni vergi konulması ve doğal kaynak kullanımının artışının önlenmesidir.

Şimdi, vergiler artmışken, Türkiye petrolü dünyada en pahalıya kullanan ülke konumundayken, otomobil kullanımı Türkiye'de pekçok gelişmiş ülkeye göre daha düşükken ben bu yazıyı neden yazdım? Çünkü, konuya sadece Türkiye olarak bakmıyorum. Doğal kaynaklarla ilgili krizlerin geçmişte bazı medeniyetleri yok etmiş olduğunu da biliyorum. Ayrıca, otomobil sektörü burada sadece bir örnek. Çünkü, anlaması herkes için kolay.

Enerji denince, elektrik santrallerinde kullanılan kömürden tutun da evlerimizde kullandığımız küçük ev aletlerine kadar pekçok konu ve sektör akla geliyor. Ne teknik ne de iktisadi çözümler sürdürülebilir büyüme ve kalkınma için kolay elde edilemiyor maalesef. Hele ki dünyanın krizde olduğu bir ortamda, bu konular uluslararası medyanın manşetlerinden de iyice düştü.

Arda Tunca
(İstanbul, 08.10.2012)