Pages

Thursday, September 27, 2012

Avrupa'nın Geleceği Grubu

Avrupa ile ilgili son zamanlarda okuduğum en aklı başında fikirlere 11 A.B. dışişleri bakanının Avrupa'nın Geleceği Grubu adı altında yaptıkları bir toplantının sonunda yayımladıkları bir raporda rastladım. Grubun toplantısına Avusturya, Belçika, Danimarka, Fransa, İtalya, Almanya, Lüksemburg, Hollanda, Polonya, Portekiz ve İspanya'nın dışişleri bakanları katıldı. Raporun tarihi, 17 Eylül 2012.

Avrupa'da yönetim krizi halen devam ediyor. Bu krizin aşılması için yapılmakta olan hiçbir şey yok ya da var ama kapalı kapılar ardından yönetildiği için haberimiz olmuyor. Basına yansıdığı kadarıyla gördüğümüz, somut adımlar içeren bir çözüm paketinin ortaya çıkmadığıdır. Fakat, Avrupa'nın Geleceği Grubu tarafından dile getirilen tespitler çözüm adına doğru bir felsefeyi yansıtıyor.

Raporun üstünde durduğu en önemli nokta, yapısal değişikliklere ilişkin. Sadece ekonomi değil, ekonomiyi de etkileme gücüne sahip pekçok konuda Avrupa'yı gerçek bir birlik haline getirecek kapsamlı yönetsel düzenlemeler öneriliyor raporda. Ulus devletler yerine, Avrupa'nın birliğini ön plana çıkartan yaklaşımların A.B.'nin tüm kurumları nezdinde (özellikle Avrupa Parlamentosu) benimsenmesi gerektiği vurgulanıyor. Ayrıca, Jacques Delors zamanında temelleri atılan parasal birliğin yanlış kurgulanmış olduğu dile getiriliyor ki, bu tespit en önemli tespit. Zira, hatayı düzeltmek için önce hatanın nerede olduğunu anlamak lazım. Böyle bir itirafı daha önce hiçbir Avrupa'lıdan duymadık. Euro alanı ile ilgili kurgunun baştan yanlış yapıldığını savunan biri olarak raporu okurken bu itirafı çok önemsedim.

Avrupa'nın Geleceği Grubu, bazı kavramların özel olarak altını çiziyor. Rekabet koşulları, ekonomik krizlere karşı direnme gücü, birlik, bütçe disiplini, kurumsal yapılanma, kuvvetler ayrılığını güçlendirici yalın bir sistem, denetleme gibi ifadelere önemle atıfta bulunulmuş raporda. Ayrıca, I.M.F. benzeri bir oluşumun da gerekli olduğunun altı çiziliyor.

A.B. liderleri, Haziran ayındaki dönem toplantısında bir bankacılık birliğinin kurulmasını ve kalıcı kurtarma fonu E.S.M.'nin ülkelerin merkezi yönetimlerine değil, doğrudan bankalarına finansman sağlaması konusunda anlaşmışlardı. Ancak, Almanya, Finlandiya ve Hollanda'nın yeni bir koşul ileri sürerek Yunanistan, G. Kıbrıs, İspanya ve İrlanda'nın eski sorunlu varlıklarının E.S.M. üzerinden finansmanının sözkonusu olmayacağını açıklamalarıyla zaten bozuk olan Avrupa havası yeniden iyice bozuldu.

Avrupa'nın Geleceği Grubu'nun analizlerinden ve önerilerinden, Avrupa ekonomisini düzlüğe çıkaracak fikirlerin var olduğunu görüyoruz. Pekçok politikacının hiçbir anlam ifade etmeyen yuvarlak ifadeleri yerine Avrupa'nın Geleceği Grubu sayesinde kriz çıktığından bu yana neredeyse ilk kez somut ve bir ekonomik birlik için doğru bir felsefe ortaya koyan bir öneriler bütünü ile karşılaşıyoruz. Ancak, Almanya, Finlandiya ve Hollanda'nın son çıkışlarıyla, A.B.'nin yönetim krizi bir kez daha gözler önüne seriliyor.

Avrupa'nın Geleceği Grubu'nun raporu, doğru kavramlardan söz ediyor ama iş uygulamaya gelince durum hiç de iç açıcı değil. Ayrıca, birkaç on yıl önce yapılması gerekenlerin bugün dile getirilmesi de aslında büyük facia. İktisat teorisi, bir ekonomik birlik ya da entegrasyonun nasıl oluşturulabileceğini parasal birlik oluşturulurken de biliyordu. Fakat, uzun zaman sonra ilk kez somut detaylar içeren bir rapor okuyunca bu yazıyı kaleme almak istedim. Zira, çoktandır Avrupa için birşeyler söyleyebilecek anlamlı tartışma konuları bulamıyorduk.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.09.2012)

Monday, September 24, 2012

Para ve Maliye Politikaları Değişiklikleri

Geçtiğimiz hafta, faiz koridorunu daraltan, R.O.K.'u her dilimde 0.2 puan arttıran T.C.M.B.'nin aslında faiz indirimi sayılamayacak ama daha çok bir beklenti yönetimi olarak kendini gösteren hamlesine karşı maliye politikası cephesinden de vergi oranlarını arttıran bir hamle geldi.

Türkiye ekonomisinin, mevcut politika konfigürasyonunda 2012 sonu için büyüme hedefi olan %4 oranını tutturamayacağını anlamış durumdayız. Aynı zamanda T.C.M.B., baz etkisi nedeniyle 2012'nin son çeyreğinde enflasyonda geçen yıla göre bir düşüş yaşanacağını öngördü ve para politikasını genişleyici nitelikte kullanmaya başladı. Yani, piyasada likiditeyi arttıracak ve büyümeye hafif bir ivme kazandıracak hamlelere girişiyor.

Para politikası cephesinde, büyümeyi kontrollü bir şekilde destekleyen bir anlayış hakimken, maliye politikası tarafından bir anda daraltıcı etkiler yapacak vergi arttırımı kararlarıyla karşı kaşıya kaldık. Vergilerdeki artışlar, özellikle dolaylı vergiler (özel tüketim vergisi) tarafında meydana geldi. Dolayısıyla, tüketimi hemen kısabilecek etkiler yapabilecek bir noktada oluştu. Ayrıca, K.D.V. oranının yükseltilmesi de gündemde.

Bir yandan ekonomiye kontrollü bir ivme kazandırmaya çalışan bir para politikası, diğer yandan da ekonomiyi daraltan etkiler yaratabilecek bir maliye politikası ile karşı karşıya kaldık bir anda. Bu yeni durumun öncelikle ekonomi yönetimi adına yapılan hataları gün yüzüne çıkardığını söylemek zorundayız. Bir süre önce Ambrosetti Forumu’nda konuşan başbakan yardımcısı Ali Babacan, Türkiye’nin uzun bir süre daha vergileri düşük tutma lüksüne sahip olduğunu ifade etmişti. Ardından, T.C.M.B.'nin geçen hafta faiz koridorunu daraltması karşısında ekonomi bakanı Zafer Çağlayan, bu hamlenin daha önce gelmesi gerektiğini ifade eden sözler sarfetti. Şimdi de maliye bakanı Şimşek tarafından vergi artışları ilan edildi ki kendisi de son haftalarda bütçe açığıyla ilgili sorunlara sürekli değinen açıklamalar yapıyordu. Üç farklı bakanın ifadelerinden çıkan mesajlarla karşılaşılan sonuçlar değerlendirilince acaba kime inanmalıydık sorusu ister istemez karşımıza çıkıyor. Bu, işin ekonomi yönetimi adına zaafiyet noktası.

Teknik açıdan bakıldığında, para politikasının kontrollü bir genişleme ve parasal istikrarı kaybetmeme yönündeki uygulamalarıyla maliye politikasının daraltıcı etkilerinin nasıl bir büyüme oranı ortaya çıkaracağını merak edeceğimiz ilginç bir sürece girdik şimdi.

Önümüzdeki dönemde enflasyon, vergi artışlarının etkisiyle beklenenden yukarıda gelecektir. Bu durumda, T.C.M.B.'nin faizlerin inmesine gönüllü olmayacağı açıktır. Nitekim, faiz koridorunda beklenen daralmayı piyasa beklentilerinin altında tutması ihtimali güçlenmiştir. Diğer yandan, zaten iç talep yetersizliği sözkonusu iken vergi artışları nedeniyle iç talepteki daralmanın artma ihtimali de ortadadır. Bu durumda, bütçe açığını kapatmak için atılan adımların hiçbir yararı olmadığı da görülebilir. Yani, iç talepteki daralmanın derinleşmesi  sözkonusu olabilecektir. Ayrıca, enerji fiyatlarında da gerçekleştirilmesi gereken zamların henüz devreye girmediğini düşünecek olursak, potansiyel olarak iç talebi daraltan, enflasyonu da arttıran etkilerin varlığından söz edebiliriz.

Vergi artışları gündeme gelmeseydi, para politikasının yarattığı genişleyici etkiyle bütçe açığı muhtemelen daralacaktı. Çünkü, artması muhtemel bir büyüme oranı ile bütçenin vergi gelirleri artacaktı. Dolayısıyla, bir miktar düzelen kamu maliyesi ve mevcut koşullar altında arzu edildiği gibi seyreden cari açıkla bir süre daha ekonomiyi yönetmek mümkün olabilecekti. Şimdi ise, daha sıkılaştırılmış ekonomik faaliyetler ve bu ortamın sanılan olumlu etkileri yaratmadığı bir bütçe verisi ile karşı karşıya kalma olasılığımız var. Henüz para politikasındaki uygulamaların ölçülebilir sonuçlarını görmemişken, büyümenin hangi noktaya gitmekte olduğunu anlamamışken, maliye politikasının sıkılaştırıcı yönde kullanılmasının doğru bir hamle olmadığı kanaatindeyim. En azından, erken bir hamle olduğu düşüncesini taşımaktayım.

Herşey iyi de tüm karar verme zorluklarımızın temelinde, cari açıktan kaçarken bütçe açığıyla karşı karşıya kalmamıza neden olan yapısal sorunlarımız var. Bu sorunu çözecek siyasi irade birkaç on yıldır halledemedi bu işi. Esas sorun bence burada.

Arda Tunca
(İstanbul, 24.09.2012)

Wednesday, September 19, 2012

Faiz Koridoru Daraltıldı, R.O.K. Arttırıldı

F.E.D. ve E.C.B.'nin geçtiğimiz günlerdeki parasal genişleme kararlarının ardından, T.C.M.B. de dün faiz koridorunun üst bandını 1.5 puan aşağı çekti. Rezerv opsiyonu katsayısını (R.O.K.) da tüm dilimler için 0.2 puan arttırdı. Piyasada faaliyetlerini sürdürmekte olan ve kredi kullanıcısı konumunda olan firmalarımız T.C.M.B.'nin bu kararlarının ne anlama geldiğini anlamakta zorlandılar. Koridor 1.5 puan daraldığına göre ve R.O.K. adı verilen şeyin de oranı 0.2 puan indiğine göre, bankalarla kredi faizleri üzerinden pazarlıkların başlayabileceği yönünde bir mesaj aldılar.

T.C.M.B., faiz koridoru uygulamasıyla piyasanın aklını karıştıracak bir uygulamanın içine girdi. Dünya piyasalarındaki kaotik havanın ne gibi ekonomik sonuçları olacağını ihtiyacı vardı ve kararlarını oluşturma aşamasında piyasanın aklını karıştıracak bir kavramı ortaya atarak, para politikası kararlarıyla ilgili üzerinde oluşabilecek piyasa baskısının önünü kesmiş oldu. Kafa karıştırma stratejisi merkez bankalarının zaman zaman bavurabildikleri bir yöntem ama faiz koridoru gibi bir kavramla uygulaması görülmüş değil.

Faiz koridorunun anlamı, T.C.M.B.'nin bankalardan borçlanmak için uyguladığı faiz oranıyla bankalara borç vermek için uyguladığı faiz oranı arasındaki alan. Dün itibariyle, T.C.M.B.'nin bankalardan borçlanmak için uyguladığı faiz oranı %5 ve bankalara borç vermek için uyguladığı faiz oranı ise %10 olarak belirlendi. Koridor, %5 ile %10 arasındaki 5 puanlık alanın adı. T.C.M.B.'nin dünkü adımı, bu koridorun üst sınırı olan %11.5'i %10'a çekmek oldu.

Koridorun ne anlama geldiğini anlasak da bankaların hangi orandan T.C.M.B.'den borçlandığını anlamamış olabiliriz. Hatta, bankaların %10 ile T.C.M.B.'den borçlandıklarını da düşünebiliriz. Fakat, işin aslı öyle değil. T.C.M.B. bankaları bu koridorun içinde kalacak bir orandan fonluyor ki o oran son günlerde %6.2 düzeyinde. Yani, T.C.M.B.'den borçlanmanın bankalara maliyeti %6.2. Bu durumda, koridoru 1.5 puan daraltmakla T.C.M.B.'nin ne yaptığı sorusu akla gelebilir. Bunun da cevabı, aslında dün yapılanın bir faiz oranı indirimi olarak algılanmaması gerektiği ve piyasanın beklentileriyle ilgili bir yönetimin sözkonusu olduğudur. Faiz koridorunun üst limitinin indirilmesiyle, bankaların T.C.M.B.'den fonlanma maliyeti olan %6.2'de bir değişiklik olmuş mudur? Cevap: Hayır. Koridordaki daralmanın anlamı, bankaların T.C.M.B.'den borçlanma maliyetinin eskiden %11.5'e kadar çıkabilecekken artık ancak %10'a kadar çıkabileceğidir. Bankalar açısından koridorun daralmasıyla oluşan beklentilerle hem mevduat faizlerinde hem de dolayısıyla kredi faizlerinde bir miktar iniş olabilir. Ancak, bu inişin koridorda yapılan 1.5 puanlık daralmayla aynı oranda olması beklenemez. Kısaca, faiz koridorunda yapılan daraltmanın bir faiz indirimi gibi yorumlanmasının yanlış olacağı kanaatindeyim.

Dün T.C.M.B., R.O.K. adı verilen bir oranla da oynadı. Bu kavram da piyasanın aklında karışıklığa yol açacak bir kavram olarak karşımıza çıktı ama anlaması aslında o kadar da zor değil. Bilindiği üzere, merkez bankalarının üç temel para politikası araçları var: Faiz oranları, karşılıklar ve açık piyasa işlemleri. R.O.K., bu araçların içinde karşılıklar başlığı altında değerlendirilmesi gereken bir uygulama. Bankaların, topladıkları mevduatın belli bir bölümünü T.C.M.B.'ye yatırması gerekiyor. Bu uygulamanın amacı, finansal sistemde ortaya çıkabilecek herhangi bir olumsuz dalgalanma karşısında, finansal istikrarın sağlanması için T.C.M.B.'de hazır bir likit varlığın tutulması. Bu likit varlıkların ne olduğu ise, ekonomik konjonktüre göre belirleniyor.

Türk Lirası vadesiz mevduat için munzam karşılık oranının %11 olduğunu düşündüğümüzde, toplanan her 100 TL'lik mevduatın 11 TL'lik kısmının T.C.M.B.'ye yatırılması gerektiğini anlıyoruz. T.C.M.B., kendisine yatırılan 11 TL'lik karşılık tutarının en fazla %60'ına kadar olan kısmının döviz, %30'una kadar olan kısmının altın ve %10'a kadar olan kısmının TL olarak kendisinde tutulabilmesine izin veriyor. Ancak, bir bankanın bu şablona uyması gibi bir zorunluluk yok. Nitekim bankalar, bu imkanın %60'lık dövizle ilgili bölümünü %92.3 oranında kullanmış durumdalar. R.O.K., bu %60'lık oranın uygulandığı noktada devreye giriyor. Yani, 11 TL'lik karşılığın 6.6 TL'si döviz olarak tutulabiliyor ama bu 6.6 TL'nin ilk %40'lık dilimi olan 2.64 TL için 1.3 katsayı uygulamasıyla (R.O.K.) T.C.M.B.'ye aslında 3.43 TL karşılığında döviz yatırmak zorunda kalınıyor. Düne kadar bu katsayı 1.1 idi. Katsayı dün, 6.6 TL'ye ulaşılana kadarki her %40'lık dilim sonrasındaki %5'lik dilim için 0.2 puan arttırılmış oldu. T.C.M.B., bankalara tanıdığı bu imkan dahilinde döviz rezervinde 23 milyar Dolar tuttuğunu ve bu imkanın yine %92.3 oranında kullanılması halinde T.C.M.B.'nin döviz rezervlerinin 3.6 milyarlık bir artışla karşılaşacağını açıkladı.

Hatırlanacağı üzere, Türkiye ekonomisi 2012'nin ilk 6 ayında %3.1 oranında büyüdü. Hedef, %4 oranında büyümekti ama bu oranın yıl sonunda gerçekleşmesi mevcut konjonktürde pek olası gözükmüyor. Hem parasal istikrarı sağlamamız hem de büyümeye ivme kazandırmamız gerekiyor. Bu da demektir ki T.C.M.B. önümüzdeki dönemde enflasyonu her zaman olduğu gibi özellikle petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar ekseninde izlemeye devam edecektir. İç talepteki daralma paralelinde, enflasyon verilerimizde düşüşler yaşadığımız bir süreçten geçtik. Ancak, yılın geri kalanında petrol fiyatından kaynaklanan maliyet enflasyonunun parasal istikrarımızı nasıl etkileyeceğini tahmin edemeyiz. Çünkü, İran, Suriye ve Ortadoğu'daki siyasi gelişmelerin hangi noktaya varacağını tahmin edemiyoruz.

Kısaca, T.C.M.B.'nin dünkü kararlarını ekonomiye bir miktar ivme kazandırmak adına doğru kararlar olarak değerlendirmek gerekiyor. Ancak, maliye politikası tarafından gelebilecek daraltıcı etkilerin ve hem F.E.D. hem de E.C.B.'nin parasal genişleme kararlarının Türkiye'ye girebilecek kısa vadeli yabancı sermaye miktarını nasıl etkileyeceğini düşündüğümüzde, döviz kuru, gösterge faiz ve dış ticaret dengelerinin ne yönde seyredeceği soruları da hassas olan dengelerimizin çok daha hassas bir noktaya geldiğini düşündürüyor bize.

Devamı da var ama yerim bitti. Editör kızacak.

Arda Tunca
(İstanbul, 19.09.2012)

Sunday, September 16, 2012

F.E.D. ve E.C.B.'nin Parasal Genişleme Kararları Türkiye'yi Nasıl Etkiler?

İktisat biliminin bir vizyon sorunu olduğunu ve bunu aşamadığını biliyoruz. Bir sürprizle karşılaşmazsak daha uzun süre de bu sorunun var olacağını öngörebiliyoruz. İçinde bulunduğumuz dünyada, yatırımcıların, hane halklarının davranış modellerini analiz edebilmek son derece güç bir hale geldi. Çünkü, kararlar eskiye göre çok daha küresel düzeyde ve çok daha kompleks parametreler arası ilişkiler içeriyor.

Aylardır, para politikalarında sona gelindiğini ve küresel krizin kalıcı çözümünün para politikalarında değil, yapısal sorunların çözümünde olduğunu düşünüyoruz ama politikacılardan bu yönde herhangi bir hamle görmediğimizi de sürekli dile getirmeye çalışıyoruz.

Yapısal önlemler alınmadığı sürece para politikalarının dünyanın önde gelen ekonomilerini iktisatta likidite tuzağı olarak adlandırılan bir noktaya getireceğini tartışıyoruz. Temel sorun, güven duygusunun reel ve finansal kesimde gelişemiyor olması ve sonuçta da büyümeyi tetikleyecek yatırım ve tüketim harcamalarının yeteri kadar ivmelenemiyor olması. A.B.D. ve Avrupa'da yaşanan temel sorun bu. Sadece para politikalarıyla gelinebilecek son noktaya gelindi gibi gözüküyor. Bundan sonrası çok daha zor bir süreç ve ekonomilerin nereye doğru yol almakta olduğu da belirsiz.

Belirsizlik ortamını kırmak amacıyla, F.E.D. ve E.C.B.'nin bono alım planlarının parasal bir şişkinlik yarattacağı kesin. Bu parasal genişleme sonucunda, Türkiye'ye de belli bir ölçüde kısa vadeli sermaye akımı olacaktır. Böylece, hem Türk Lirası değerlenmeye ve bono faizlerimiz aşağı yönlü hareketler görecektir. Bu haftaki T.C.M.B. toplantısından da büyük ihtimalle bir faiz indirimi kararı gelecektir. Kısa vadede, Türkiye ekonomisinde bir canlanma beklememiz doğaldır. Ancak, biz de yapısal sorunlarımızı çözmüş değiliz ve kısa vadeli sermaye girişleri sonucunda düşen kurla ve ivme kazanacak olan ekonomimizle ithalatımızın yeniden bir yükselişe geçeceği ve cari açıktaki gerilemenin duracağını da bu şartlar altında beklememiz gerekiyor. Yani, yavaşlamamız ayrı bir sorun, hızlanmamız ayrı bir sorun. Kırılganlık dediğimiz şey de işte bu ip cambazı gibi hareket etmek zorunda oluşumuz.

İlginçtir ki hem dünyanın ekonomik yapısı hem de bizim ekonomik yapımızın düzelmesi yapısal düzenlemeler noktasında bir kader ortaklığı gösteriyor. Yukarıda, sadece konu başlıkları olarak ortaya koymaya çalıştığım noktaların hepsinin altında çok derin ekonomik tartışma konuları var. Ancak, genel manzarayı ben bu şekilde görüyorum. Bu da demektir ki, işlerin toparlanması için daha uzun zaman var maalesef.

1929 krizi çok derindi. 2008'de başlayan kriz o kadar derin değilse de çok daha geniş bir alana yayılmış bir özellik taşıyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 16.09.2012)

Wednesday, September 12, 2012

Not Defterimden Alıntılar - VIII: Elveda Assos

"Anne" diyorum, "yine geldik topraklarımıza". Ucu sivri tepeli ada gözüktü yine kilometrelerce uzaktan. Annem arabamızın camlarını açıyor çam kokularını ciğerlerimize dolduralım diye. Buram buram kekik kokularıyla, çam kokularıyla doluveriyor arabanın içi bir anda esen rüzgarla. Kıvrıla kıvrıla iniyoruz dik yokuşlu bozuk yollardan. Gözlerinden süzülen yaşları silmeye çalışıyor annem, babam. Evimize iniyoruz yine.

Aşağıda, kıyıda herkes bizi bekliyor. Koyun çıngıraklarının bizi her zaman büyüleyen sesiyle yol alıyoruz. Radyomuzda Yunan havaları, yemeden burnumuza gelen balık kokuları, daha şişeden çıkmadan kokan rakı... Elimi henüz sürmediğim ahtapotun derisi parmaklarımın ucunda. Bir şenlik, bir coşkudur gidiyor arabanın içinde.

Koskoca tepeler, makiler ve her noktası gözümüze ilişen herşey. Her taşın kenarında, her ağacın altında ve denizin yüzeyindeki her kayanın üzerinde bir hikayemiz var. Binlerce yıllık medeniyetlerin hikayelerine karışmış kendi hikayelerimiz var birbirinden heyecanlı, birbirinden coşkulu.

Arşipel, dünyanın tüm güzellikleri, Tanrı'nın bize bahşettiği bu doğa, Ege'nin zeytinli ekmek kokusu sanki sadece bize ait. Yalvarıyorum anneme, babama bunları kimselere anlatmasınlar da sadece biz çıkaralım tadını diye. Tahmin ediyorum çünkü oralara doluşacak insanların neler yapabileceklerine benim taşıma, ağacıma, zeytinime, denizin dibinde seyrettiğim amforalara ve içlerinden kafasını çıkarıp beni izleyen balıklara ve daha aklıma şimdi gelmeyen nice şeye. Beni ben yapanlara yani.

Sonra, sabahları uyandığımda sıcaklığını yeni yeni hissettirmeye başlayan güneşin masmavi denize vuran ışıltıları. Van Gogh'un sarısı gibi sarıyla, Matisse'in mavisi gibi maviyle bize kendini sunan muhteşem tepelerin ve denizin beni kucaklayışı ve sabahın dingin havasında hızla yol aldıktan sonra motorunu kapatarak kıyıya süzüle süzüle yanaşmakta olan sandaldan gülerek bize bakan ve balık ağlarını toplamaktan dönen annemin uzaktan el sallayışları. Öğleden sonraları çıkan imbatla üzeri pul pul olan denize yayıla yayıla varan kekik kokularının yüzerken beni mest edişi. Hepsi birer fotoğraf karesi gözümün önünden gitmeyen.

Kızarmış kalamarlar tabak tabak önümüzde. Balığa çıkarken sipariş alıyoruz, ne istendiyse onu tutup dönüyoruz kıyıya. Sandaldan, elimizdeki balıkların pullarının parıltısıyla gözünü kamaştırıyoruz kıyıda dört gözle bizi bekleyenlerin. Kollarım, sırtım, omuzlarım tuzdan harita gibi olmuş. Tatlı su süresim yok ama vücuduma.

Akşam, Ege sofrasında sohbetler, hikayeler, şarkılar. O zamanları beraber geçirdiğimiz ama bugün olmayanlar sofralarda... Hepiniz anılarıma ve benden sonraya emanetsiniz şimdi.

Arda Tunca
(İstanbul, 02.09.2012)

Tuesday, September 11, 2012

Ekonomiden Olumsuz Sinyaller

Türkiye, yanıbaşımızdaki Avrupa'nın içinde bulunduğu ümitsiz ekonomik durum, A.B.D.'den gelen zaman zaman olumlu, zaman zaman olumsuz veriler ve giderek soğuyan Uzakdoğu ekonomilerinin etkisiyle olumsuz bir ekonomik tablo çizmeye başladı.

10 Eylül'de açıklanan ikinci çeyreğe ilişkin büyüme verisi ve 11 Eylül'de açıklanan Temmuz ayı cari denge verisini ekonomik performansımız çerçevesinde değerlendirecek olursak, karşımıza hoş bir manzara çıkmıyor.

Türkiye, yılın ilk çeyreğinde %3.3 büyümüştü. İkinci çeyreğe ilişkin büyüme ise %2.9 olarak ortaya çıktı. Bu yılın büyüme hedefinin %4 olduğu düşünüldüğünde, ilk altı ayın büyüme verileri bu hedefin bir hayli altında kaldı. %2.9 oranının biraz detayına girince, ekonomimizin sağlık durumu çok net ortaya çıkıyor. %2.9 oranına iç talebin katkısı eksi 2.8 puan. Yani, iç talepte daralma var. Sözkonusu dönemdeki büyüme için net dış talebin katkısı 5.7 puan.

2012 yılı Temmuz ayının cari açığı ise 3.9 milyar Dolar olarak gerçekleşti. 2011'in ilk yedi ayında aylık olarak ortalama 11.6 milyar Dolar ihracat ve 19.4 milyar Dolar ithalat yaparken, 2012'nin aynı döneminde aylık olarak ortalama 13.2 milyar Dolar ihracat ve 19.1 milyar Dolar ithalat yapmış durumdayız. Diğer bir ifadeyle, 2011'in ilk yedi ayının aylık ihracat ortalaması %13.7 oranında artarken, ithalatınki %1.7 oranında gerilemiş.

Yukarıdaki verilerin bize verdiği çok önemli mesajlar var. Bu mesajları çok iyi okumak ve doğru değerlendirmelerde bulunmak zorundayız. Her zaman olduğu gibi, politik bir eleştiriden uzak durarak yorumlar yapmalıyız ki objektifliğimizi kaybetmeyelim.

Türkiye, bu yılın başlarında büyümeyi yavaşlatmak zorunda kaldı. Gerekçe, kriz ortamındaki dünya ekonomisinde, cari açığın olası bir kur artışında vereceği hasarı asgari düzeye indirebilmekti. Bu amaçla, T.C.M.B. tarafından geliştirilen bir faiz koridoru kavramıyla faiz oranları yüksek tutuldu ve böylece iç talep yavaşlamaya başladı.

Türkiye, yıllardır iç talebi karşılamak için yurtdışından ithalat yapmak zorunda olan bir ülke. Çünkü, yüksek faiz-düşük kur makasıyla yerli üretim yıllarca baltalandı ve sanayide yapısal bir bozulma yaşandı. İthal edilen malların maliyetleriyle baş edemeyen yerli sanayicimiz tesislerini kapattı ve Türkiye ekonomisi sonunda dışa bağımlılığı giderek artan bir ekonomi halini aldı. Yani, dünyanın krizde olduğu bir ortamda, ekonomimizi yavaşlatmasaydık (yani, güçlü iç talebi durdurmasaydık ve böylece büyümeyi dizginlemeseydik) ithalatımız geçmiş yıllarda olduğu gibi artacak ve cari açığımız düşmeyecekti. Bu durum, bizi olası kur artışlarına karşı zayıf bir konumda tutacaktı. Dolayısıyla, cari açığı kontrol altına alarak bu riski azaltmış olduk.

Büyümenin yavaşladığı ve yukarıda özetlenen sebeplerle de cari açığın düştüğü bir yılın içindeyiz. Fakat, bu yılın ilk yarısı içinde kaydettiğimiz büyüme, Türkiye gibi gelişmekte olan ve her yıl nüfusu %1.2-1.3 düzeyinde artan bir ekonomi için önemli bir büyüme oranını ifade etmemektedir. Hatta, iç talepteki negatif katkı nedeniyle küçüldüğümüz gerçeği ile karşı karşıyayız. Net ihracatın büyümeye pozitif katkısının altında da hem ithalattaki gerileme hem de Türk ihracatçısının yeni pazarlar bularak Avrupa'daki daralmayı bertaraf etmesinin önemli etkisi var. Yani, yerli yan sanayimizin yıllar içinde çökmüş olması nedeniyle yapısal olarak dışa bağımlı hale gelişimizin olumsuz sonuçlarını yaşamaktayız.

Önümüzde artık daha fazla daralma yaşayamayacağımız gerçeği durmakta. Bu noktadan sonra, T.C.M.B.'nin faiz koridorunun üstünü aşağıya doğru indireceğini beklemeliyiz. Bu konuda, acaba yerine ne zaman sorusunu sorduğumuz bir durumdayız. Gösterge faizin %7.30 seviyesini gördüğü, mevduat faizlerinin gerilemeye başladığı bir süreçte T.C.M.B. de gecelik borç verme oranını %11.50'nin altına çekerek ekonomiye destek olacaktır. Unutmayalım ki, piyasada protestolu senetlerin ve karşılıksız çıkan çeklerin giderek arttığı ve kredi döngüsünün yavaşladığı bir dönemdeyiz. Buna paralel olarak bütçe performansımız da zayıflamakta. Ekonomimiz, iyi sinyaller vermiyor. Bu süreci terse çevirmek mümkün. Şimdi birşeyler yapma zamanı.

Bu yazının ana mesajı, yıllardır anlatılmaya çalışılan dışa bağımlılık ve bozulan sanayi yapısının reformlarla düzeltilmesi için duyulan ihtiyaçtır. Bu mesaj, pekçok iktisatçı tarafından yıllardır defalarca verilmiştir ama şimdi istatistiklerin ortaya koyduğu bir tablo ile karşı karşıyayız. Dünkü büyüme ve bugünkü cari denge verilerinden daha iyi ispat olabilir mi?

Arda Tunca
(İstanbul, 11.09.2012)