Pages

Tuesday, August 28, 2012

2012 Yılında Türkiye Ekonomisi'nde Karar Alma Tercihleri

Bazen bir konuda karar vermek başka bir konuda karar vermekten vazgeçmenize yol açabilir. İktisat, kıt kaynakların optimum yönetimini sağlamaya yönelik bir bilim dalı olduğu için sürekli bir tercih yapma sorununun çözümüne yönelik analizleri içermektedir. Bu nedenle, iktisadi kararlar alınırken çok yönlü ve çok değişkenli düşünme yeteneklerinin kullanılması son derece önemlidir. Tercihler, doğru kullanıldıkları sürece ekonomik refaha katkı sağlayacak sonuçları beraberinde getirmektedir. Ancak, her bir tercih başka bir tercihten vazgeçilmesi anlamına gelmektedir. Ekonomik kararların doğru alınabilmesi çok detaylı istatistiki verilerin çok detaylı olarak analiz edilebilmesiyle mümkün olabilir. Ancak, istatistiki veri setinizde gözardı ettiğiniz değişkenler olabilir ya da mevcut istatistiklerin meydana getiriliş metodlarında eksik ya da yanlışlar olabilir. Bu şartlar altında alınan kararların istenmeyen sonuçlar doğurması olasıdır.

2012 yılı, dünyada ve Türkiye'de ekonomi yönetiminde söz sahibi olan kişi ve kurumlara zor günler yaşatıyor. Hata yapmamak için bir ip canbazı gibi dengeli olmak bir zorunluluk. Alınan kararların, bu kadar süratle değişen veriler havuzu içinde istenen sonuçları verebilmesi hiç kolay değil. Bu zorluklar içinde, Türkiye Ekonomisi'nin üzerinde durduğu noktayı ve 2012 yılının sonunu son dönemde yaşanan gelişmeler çerçevesinde genel olarak değerlendirmek önemli. Değerlendirmelerin medyada sürekli yapıldığına tanık olmaktayız ama kuş bakışı bir açıdan yapılan değerlendirmelerin sayısı çok az. Böyle bir genel bakış açısına kendim ihtiyaç duyduğum için bu yazıyı kaleme almak ve ardından da paylaşmak istedim. Arada bir yaptığım gibi, istatistik kullanmadan, konuyu prensipleri çerçevesinde irdeleyeceğim.

Öncelikle, büyüme oranımızın düşmeye başladığı bir yılın içinden geçiyoruz. Büyümeyi bilinçli olarak yavaşlattık. Zira, büyümenin hız kazanmasıyla ithalatımız artıyor. Büyürken, ithalatımızdaki artış ihracatın üzerinde kalıyor ve bu nedenle dış ticaret açığı oluşuyor. Dış ticaret açığının finansmanı ise büyük ölçüde yurtdışından sağlanan kısa vadeli fonlama ile gerçekleşiyor. Yani, dış ticaret açığı vermeden büyüme tempomuzu yükseltemiyoruz. Yani, dışa bağımlı bir ekonomik yapımız var. Hem kendi ihtiyacımız olan mal ve hizmetleri üretebilmek hem de ihracat için önce ithalat yapmamız gerekiyor. Bu durumu değiştirmek için ekonomik yapımızı değiştirecek bazı düzenlemelere gidiyoruz ama sonuçlarının alınması yıllar sürecek. Ayrıca, dış ticaret açığının hemen hemen yarısı petrol ithalatından kaynaklanıyor ve Türkiye petrolü olmayan bir ülke olduğu için petrol ithalatı yapmak zorunda. Dış ticaret açığını ortadan kaldırmak için öncelikle petrol dışındaki sanayi alanlarında yapısal değişimlere gitmek, ardından da alternatif enerji kaynaklarının kullanımını sağlayarak dış ticaret açığının ana nedeni olan petrol ithalatını mümkün olabilecek en asgari noktaya indirmek durumundayız. Yeni teşvikler, yapısal reformların gerçekleşmesi için getirildi ama sonuçlarının ortaya çıkması ve analiz edilmesi için yıllara ihtiyacımız var.

Türkiye, dış ticaret açığı sorununa kısa vadede çözüm bulabilmenin imkansızlığı içinde, küresel krizle beraber büyümeyi yavaşlatarak dış ticaret açığını daraltmayı tercih etti. Küresel krizin yaşandığı bir ortamda, madem ki uluslararası sermayenin Türkiye'ye girişinde sorunlar ortaya çıkabilir, o halde kısa vadeli uluslararası sermayeye duyduğumuz ihtiyacı azaltmak yönünde adımlar atmalıydık. Öyle de yaptık. Büyümeyi yavaşlatmamızın temel sebebi bu.

Büyümeyi yavaşlatmak için mekez bankamız iki tane politika aracını sürekli gündemde tuttu: Faiz oranı ve karşılıklar. T.C.M.B., faiz koridoru adını verdiği bir uygulama ile bu koridorun içinde bankalara fon kullandırdı ve bankacılık sisteminin maliyetini kontrol etmek suretiyle kredi hacminin istediği oranın üzerinde büyümesini engelledi. Kredi mekanizmasının temposunu kontrol ederek de iki temel makro ekonomik değişkeni etkilemeye çalıştı: Büyüme ve enflasyon.

Yukarıda mümkün olduğunca basit bir şekilde açıklamaya çalıştığım politika uygulamaları sonucunda oluşan veriler, beklentilerin üzerinde tempo düşürdüğümüz sonucunu ortaya koydu. Yani, iç talep, imalat sanayi yatırım eğilimi, güven endeksleri, v.s. yavaşlamanın öngörülenden daha zayıf olduğunu gösterdi.

T.C.M.B.'nin enflasyon cephesindeki kararlarında kendisini en çok zorlayabilecek etken petrol fiyatlarıydı. Ancak, Ortadoğu'daki tüm gerginliklere rağmen petrol fiyatları beklentilerle paralel bir seyir izledi. Dolayısıyla, petrol fiyatları enflasyon cephesinde T.C.M.B.'nin sürekli izlediği ama temel politika değişikliklerine gitmesine sebebiyet vermeyen bir değişken olma özelliğine sahip oldu. Diğer emtialarda yaşanan fiyat artışları da özellikle gıda fiyatları üzerindeki olası etkileri nedeniyle sürekli olarak T.C.M.B.'nin merceğindeydi.

Yılbaşından bu yana uygulanan politikalarla ekonomimiz beklenenden daha fazla yavaşlamış durumda. Reel ekonomi cephesinde özellikle işletme sermayesi temini tarafında zorlanan firmaların varlığı giderek artıyor. Karşılıksız çıkan çekler ve protesto olan senetler daha 2012'nin ortasında 2011'in sonundaki rakamları yakalamış durumda. Dolayısıyla, içerideki mikro ve makro dengeler düşünüldüğünde, bir faiz indirimine ihtiyacımız olduğu kesin. Bunu yaparken, cari açığın da kontrolden çıkmasına izin vermemeliyiz. Çünkü, kısa vadeli yabancı sermayeye duyduğumuz ihtiyacımızı küresel krizin yaşanmakta olduğu bir dönemde arttırmamalıyız.

Faiz oranlarımızı iç dengeler nedeniyle düşürmeliyiz ama faiz oranı düştüğünde kısa vadeli sermaye Türkiye'deki yatırımlarını başka ülkelere yönlendirmez mi? Böyle bir durum ortaya çıktığında, döviz kuru yükselmez mi? Döviz kuru yükselirse T.C.M.B. piyasaya önceki aylarda olduğu gibi müdahale etmez mi? Bu soruların cevabı, faiz oranının ne kadarlık bir süre zarfında hangi oranda düştüğüne bağlı. Son günlerdeki yorumlar, 2 puana kadar bir indirimin mümkün olduğunu söylüyor ama ilk faiz indirimi bir anda 2 puan birden olamaz. Zaten T.C.M.B., başta petrol olmak üzere tüm emtiaların fiyat değişimlerini izleyeceğini, A.B.D.'de gerçekleşmesi muhtemel bir parasal genişlemenin yaratabileceği ani bir kredi genişlemesi ve Türkiye'ye yönelebilecek yabancı sermayenin kurlar üzerindeki etkilerini düşünerek politika uygulamalarının her iki yöne hemen çark edebilecek şekilde esnek olması gerektiğini söylüyor. Bu söylemleri, 24 Ağustos'ta yayımladığı Para Politikası Kurulu'nun 16 Ağustos tarihli tutanaklarında ortaya koydu.

Gelinen noktada ilk etapta bir faiz indirimi bekleyeceğiz. Sonra, özellikle petrol fiyatlarının seyrini, A.B.D.'deki olası parasal genişlemeye ilişkin gelişmeleri, faiz indiriminden sonraki Türkiye'ye ait istatistiki sonuçları izleyeceğiz. Avrupa'da izleyecek birşey kalmadı. Avrupa'dan her an herşey beklenebilir. Zaten, ihracatçılarımızın son dönemde alternatif pazarlara yönelmesinin sebebi Avrupa'daki belirsizlik.

Özetle, sisli hava devam ediyor. Dengeli bir politika yönetmemiz gerekiyor. İçerideki ve dışarıdaki istatistiki verileri büyük bir dikkatle analiz etmemiz gerekiyor. T.C.M.B. bunu yapıyor ve ne zaman ne yapacağına dair bir sinyal vermiyor. Bu tavrı, içinden geçilen koşullar altında son derece doğru.

Alınan bir kararın doğruluğunun 24 saat içinde değişebileceği ortam devam ediyor. Mikro ve makro bazda analizlerin çok büyük bir özenle yapılması gerekiyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 28.08.2012)

Friday, August 24, 2012

Para-Maliye Politikaları Uyumu Dersi: F.E.D. Tutanakları ve Mali Uçurum

Euro bölgesi özelinde Avrupa ekonomilerinin kıvrandığı, Uzakdoğu ülkelerinde ekonomik faaliyetlerin yavaşladığı bir süreçte Amerikan ekonomisi dünyanın diğer coğrafyalarına göre daha olumlu bir gidişat içinde.

A.B.D.'nin gayrisafi yurtiçi hasılasının %70'i tüketim harcamalarından geliyor. Bu bilgi çerçevesinde, Temmuz ayında özellikle ikinci el konut ve perakende satışlarının artmasını olumlu göstergeler olarak değerlendirmek gerekiyor. Ayrıca, işsizlik verilerinin olumlu bir seyir içinde olması, endüstri üretimi ve tüketici güven endekslerinin yükselme eğilimine girmesi de diğer önemli olumlu sinyaller. Bu verilerin ışığında, S&P 500 endeksi 6 haftadır yükseliyor ve geçtiğimiz günlerde son 4 yılın en yüksek seviyelerinde gezindi.

A.B.D. ekonomisi ilk çeyrekte %2 ve ikinci çeyrekte %1.5'lik büyüme performansı gösterdi. Tahminler, 3. çeyrekte %1.8 ve 4. çeyrekte %2.1'lik oranların yakalanacağına işaret ediyor. Yani, büyüme cephesinde bu yılın ilk yarısındaki manzara kötü değil ve ikinci yarıyla ilgili beklentiler de şimdilik olumlu.

Bu yılın başından beri sürekli gündemde olan üçüncü parasal genişleme konusu bu hafta yeniden hararetli bir şekilde gündeme geldi. Amerikan merkez bankası F.E.D.'in 31 Temmuz-1 Ağutos tarihli toplantı tutanakları medya ile paylaşıldı ve üç tane önemli mesaj üçüncü parasal genişleme için bazı sinyaller verdi. Mesajlar şunlar:
  1. F.E.D., ekonomik verilerin kalıcı iyileşme göstermemesi halinde ekonomiye destek verecek genişleyici politikalara başvuracağını söylüyor. Burada vurgulanması gereken, "kalıcı" kelimesi. Yani, verilerin olumlu seyrinin süreklilik arz etmesi gerektiğini söylüyor F.E.D. Aksi takdirde, piyasaya destek olacak müdahaleleri yapacağının mesajını net bir şekilde veriyor.
  2. Diğer bir mesaj, 2014 yılı sonuna kadar düşük faiz politikasının sürdürüleceği. Düşük faiz politikası, ekonomiye destek veriyor ve bu sayede örneğin Temmuz ayında ikinci el konut satışları istihdamdaki olumlu gelişmelerle beraber bu piyasayı destekliyor.
  3. F.E.D., bankaların kendisinde tuttuğu rezervlere uygulanan faiz de dahil, ekonomiye destek sağlayacak tüm politika araçlarını gerekirse kullanacağını belirtiyor.
Kısaca, F.E.D.'in temel mesajlarından bir parasal genişlemenin daha olası olduğu anlaşılıyor ama tarih konusunda hiçbir ipucu yok. Zira F.E.D., kalıcı bir düzelmenin olup olmadığına bakacağını söylüyor.

F.E.D. tutanaklarını okuduktan sonra odaklanılması gereken başka bir nokta daha var. O da mali uçurum (fiscal cliff). Bu kavramın anlamı, Bush döneminde ekonomik faaliyetleri canlandırmak amacıyla uygulamaya sokulan vergi indirimleri ve devreye alınan kamu harcamalarına ilişkin sürenin yıl sonunda dolmasıyla ortaya çıkacak olumsuz etki. Yani, genişleyici bir maliye politikası uygulaması yeni bir karar alınmazsa yılsonunda sona erecek. Bu nedenle, Amerikan Kongre'sinin bütçe dairesi tarafından geçtiğimiz günlerde bir uyarı yapıldı. Uyarıya göre, mali uçuruma neden olunmaması için vergi indirimleri ve kamu harcamalarına ilişkin sürelerin uzatılması konusundaki belirsizliğin ortadan kaldırılması gerekiyor. Ayrıca, süre uzatımı yapılmazsa Amerikan ekonomisinde 2013 yılında %0.5'lik bir daralmanın meydana geleceği dile getiriliyor. Yani, bir resesyon uyarısı yapılıyor.

F.E.D., ekonomik verilerle ilgili kalıcılık ya da geçicilik konusunda bir hükme varmadan önce ekonominin maliye politikası tarafını da dikkatle izlemek zorunda. Dolayısıyla, maliye politikası tarafındaki mali uçurum endişesine yönelik ayrıntılar belirginlik kazanmadıkça yeni bir parasal genişlemeden söz etmek pek mümkün olamaz. Bir yandan verilerin seyri izlenecek, diğer yandan da ekonomik veriler üzerinde son derece büyük öneme sahip olacak maliye politikası uygulamalarına ilişkin kararlar beklenecek. Parasal genişlemenin başka bir şekilde uygulamaya sokulması mümkün değil.

Bazı veriler dalgalı bir seyir içinde olabilecektir. Örneğin, yeni bordro altına alınan işgücü sayısı ilk çeyrekte ayda ortalama 226,000 kişiyken ikinci çeyrekte 79,000 kişiye gerilemişti. İşsizlik maaşı başvuruları da dün açıklandı ve 372,000 kişi olduğunu öğrendik. Bir önceki veri 368,000 idi. Ancak, yılın başındaki rakamın 650,000-700,000 civarında olduğunu hatırlayacak olursak verinin büyük resimde olumlu bir ilerleme kaydettiği ama arada bir ufak olumsuzluk sinyalleri verdiği söylenebilir.

Dünyanın pekçok farklı bölgesine göre daha olumlu bir manzara çizen Amerikan ekonomisinde sermaye malları siparişlerinde ise hem Haziran hem de Temmuz aylarında sırasuyla %2.7 ve %3.4'lük düşüşler yaşandı. Bu veri, iş planlarının seyrine ilişkin bir gösterge niteliğinde. Dolayısıyla, diğer göstergelerdeki olumlu havanın iş dünyasının faaliyetlerine ilişkin kararları hemen etkileyebilmesi olası değil. İş dünyası da tüketim tarafındaki gelişmelerin ne kadar kalıcı olduğuna bakarak yatırımlarına yön verecek sonuç itibariyle.

Kısaca, kalıcılık konusunda hemen karar vermek mümkün değil. Biraz beklemek gerekecek ve mali uçurum ile ilgili politikalarda belirliliğin ortaya çıkması için sabredilecek. Dolayısıyla, parasal genişleme için de beklemek gerekiyor. Ay sonundaki Jackson Hole ve 12-13 Eylül tarihli F.E.D. toplantılarından mevcut durumu ve beklentileri devam ettirecek ifadeler çıkacaktır büyük ihtimalle.

A.B.D. hakkında en azından ekonomi konuşabiliyoruz. Euro cephesindeki haberler, kimin kime ne zaman ne dediğine dair bilgilerle magazinsel bir boyut kazanmış durumda.

Arda Tunca
(İstanbul, 24.08.2012)

Wednesday, August 22, 2012

Bayram Kardeşlikmiş

Bugün 17 Ağustos 2012. Ramazan bitmek üzere. Bayramın da eli kulağında. Bugün Cuma olduğu için çalışma hayatında bayram öncesindeki son iş günü. Herkes birbiriyle bayramlaşıyor. Müslüman olmayan dostlarım da bayramımı kutluyorlar. Ben de her zaman onların bayramlarını kutlamaya, iyi dileklerimi sunmaya özen gösteriyorum. Ama Türkiye'de, ama yurtdışında yaşadığım dönemlerde önce dünya vatandaşlığı yönümü güçlendirmeye ve üzerinde yaşadığım topraklardan önce Dünya gezegeninde yaşadığımı hissetmeye özen gösterdim. Bunu da, farklı kültürlere mensup insanlarla çok zaman geçirerek ve onlarla onların müziğini dinleyerek, onların yemeklerini tadarak, onların dillerini dinleyerek başarmaya çalıştım. Farklılıklar hoşuma gitti. Tanımak, keşfetmek, öğrenmek cazip geldi. Bir tesadüf sonucu başka coğrafyalarda hayatı başlamış ve devam etmekte olan insanları farklı yönleriyle tanımak sayesinde daha toleranslı olmayı öğrendim. Sınır tanımadan evreni anlamaya ve öğrenmeye çalıştım hep.

Benim üzerinde doğduğum topraklar, değişik dillere, dinlere,yemeklere, şarkılara kolay uyum sağlamam için neredeyse tüm olanakları sunuyordu bana aslında. Fakat, ben toleransı maalesef kendi topraklarımda öğrenemedim.

Eskiden bayramlarda evimize ziyarete gelen gayrimüslüm dostlarımız ülkeyi terk etti. Oysa, aynı düğünde beraber eğlenip, aynı cenazede beraber ağladığımız insanlardı onlar. Eskiden oturdukları evlerinin önünden geçerken bir hüzün kaplıyor içimi bugün. Gittiler çünkü. Köklerinden koptular. Oysa biz, birbirimize sarılıyor, beraber yarattığımız ortak kültürün tadını beraber çıkartıyorduk bir zamanlar. Hasta ruhlu ve hasta beyinli insanlar girdi aramıza ve birbirimizden ırak ettiler bizi.

Alevi, Kürt, Çerkez, Boşnak, Ermeni, Laz nedir bilmezdim çocukken. Hasta ruhlular sayesinde öğrendik farkları. Hasta ruhlular yüzünden gayrı düştük birbirimizden. Hasta ruhlular yüzünden fay hatları oluşturduk aramızda.

Çocukken hiç bilmezdim kimin ne olduğunu. Umurumda değildi Niso'nun, Alen'in, Berivan'ın, Ali'nin, Sefer'in ne olduğu ve kim olduğu.

Bayramlar barış ve kardeşlik ve küslerin barışması demekmiş. Anadolu bir potaymış ve her kültür bu büyük potada erirmiş. Bırakınız artık bunları. Hissetmediğim, engellendiğim duyguların hangi bayramını kutlayacağım  bu ortamda? Bu toparklarda bayram, sadece bir dinin bayramı olamaz. Herkesin bayramı, hepimizindir Anadolu'da.

Ben, "dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne, bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı" dizelerinin felsefesindeyim ve üzerinde yaşadığım bu topraklar bu haldeyken ne bayram kutlamak istiyorum ne de bayramla ilgili bir heyecan yaşıyorum.

Anadolu bu haldeyken, Anadolu'yu bu hale getirenler kutlasınlar kendi bayramlarını. Ben yokum bu bayramda.

Arda Tunca
(İstanbul, 17.08.2012)

Friday, August 10, 2012

Edebiyat, Savaş, Tadı Kaçmış Edebiyat

İnsanın insan ile ve doğa ile teması ve tecrübeleri ve bu tecrübeler sonunda yarattığı birikim kültürünü oluşturur. Bu tecrübelerin bireysel olmaktan çıkıp bir topluluğun ortak birikimi haline gelmesiyle de toplumsal kültür meydana gelir. Kültür, insanın insan ile ve doğa ile ilişkilerini anlatma ihtiyacı duyduğunda önce sözlü, daha sonra da yazılı edebiyat olarak ortaya çıkmıştır. Destanlar, hikayeler, şiirler, romanlar insanoğlunun tecrübe birikimini ifade edişinin farklı şekilleri olmuştur.

Konular insan ve doğa olduğuna göre, tüm bu ifade ediş biçimleri yaşamın ta kendisidir. Dolayısıyla, herhangi bir kimsenin ya da bir olayın "roman gibi" diye nitelendirilmesi sözkonusu olamaz. Roman, hayatın içindendir ve hayatın kendisidir. Topraktaki karıncanın yuvasına kış için yiyecek toplamasını betimleyen, savaşlardan ağıtlar yakan, haykırışlarını dünyaya duyuran, içinden geldiği sınıfın başkaldırışlarını şiirle, romanla, anlatan insan, gücünü kendi yaşamından ve tecrübelerinden alıyorsa ve bu kendini ve doğayı ifade etmenin tarifi edebiyatla şekilleniyorsa, edebiyat dünyayı sarsamaz mı?

Geçmişin tecrübeleridir ki bize bugünü anlamak, özümsemek ve arzuladığımız geleceği kurmak için gerekli her türlü donanımı verir, neden gelecek Dede Korkut'un, İlyada'nın, Ölü Canlar'ın, Don Kişot'un ve daha binlerce ölümsüz eserin anlattıklarına başvurularak kurulamaz?

Edebiyatın ideolojisi var mıdır? Hayır. Edebiyat ideolojisizdir. Ancak, ideolojiye mükemmel hizmetlerde bulunabilir ki bulunmuştur da.

İnsanlık bugün krizde. Uzunca bir zamandır krizde hem de. Belki de son birkaç yüzyıldır krizde. Fakat, son yüz yıldaki kadar hiç bu kadar perişan, hiç bu kadar acınacak halde olmamıştı herhalde. Son yüz yılda tam iki kez topyekün kendi canına, soyuna, sopuna kastetti insanlık. Kalavela'nın Dede Korkut'la, Niebelungen'in Şehname ile teması kesildi. Gorki'nin, Stendhal'in, Cheov'un, Nazım'ın, Tolstoy'un, Hugo'nun, Cervantes'in mirası hiçe sayıldı insanlık tarafından. İnsan, insanı inkar etti savaşlarla. Kendine en büyük saygısızlığı yaptı savaşarak. İnsanın kendi suratına tükürmesidir savaşmak. Kana da doyamadı insanlık onca savaşa rağmen.

Ne oldu savaşarak? Elli sene önceki dünya adlı gezegende insan adı verilen yaratıkların aç olanlarının sayısı elli sene sonra azaldı mı? Demokrasi adındaki oyuncak, insan adlı yaratığın ellerinde kendine sıcacık bakıldığı coğrafyalar, sınıflar, toplumlar, ülkeler bulmadı mı son yüz yılda? Bu oyuncakla Irak'ta, Afganistan'da kan dökülmedi mi? Sözümona, herkesin bu oyuncakla oynaması mümkün kılınacaktı. Demokrasi vaad edenlerin bilançolarına petrol, Dolar, silah damlarken, kan damladı demokrasi vaad edilenlerin topraklarına.

Şimdi, yeni ağıtlar, haykırışlar dünyanın dört bir yanında. Bir coğrafyada akan kan, başka bir coğrafyada buzlu bir viski kadehine dönüşüveriyor.

Kültür, insan-insan, insan-doğa ilişkilerinin yarattığı tecrübe birikiminin adıdır. Bu tecrübe birikiminin farklı formatlarda ifade ediliş tarzı edebiyatı oluşturur. Edebiyat yaşamın kendisidir. Her kültür, kendine uygun edebiyatı yaratır. Toprağına kan damlayanlar kan anlatırlar, buzlu viskilerini içenlerse otel lobilerinin keyfini.

Güzel bir gelecekte, geçmişin yeni birikimlerini anlatmak için bir araya gelip ağıtlar yakmak dileğiyle dünyam. Üretecek başka bir edebiyat kalmıyor çünkü dünyam.

Arda Tunca
(Eskişehir, 26.09.2009)

Thursday, August 9, 2012

Fazıl Say Üzerine

Dünyanın her yerinde bir kültür erozyonu var. Farklı kültürlere ait değerler yıkılıyor, yerine ticari motiflerin ürettiği yeni kültürel değerler ortaya çıkıyor. Yerellik kavramı, giderek kalabalıklaşan ve giderek daha fazla iletişim halinde olan dünya gezegeninin insanlarının yeni yaşam biçiminde giderek zayıflıyor. Evrensel kültür, kapitalist düzenin empoze ettiği bir yaşam biçimi ekseninde şekilleniyor, farklı coğrafyalarda ortaklaşıyor. Bu kültür, parasal değerlerin, gösteri dünyasının yaşam alanlarında gelişiyor. Her zaman güncel olmak anlamına gelen klasik kavramı, güncelliğin yerine eskimişlik olarak algılanıyor günümüzde.

Türkiye'den bir insan, önce Türkiye'de ve sonra yurtdışında müzik eğitimi alarak, klasik kavramını yeni dünya düzeninin yeni kültürel yapısı içinde, bir Türk olarak müzik üzerinden dünyaya duyurmaya çalışıyor. Stravinsky'nin, Mozart'ın, Beethoven'in, Gershwin'in evrensel dilini bütün dünyaya duyurmakta kendi çapında birşeyler yapıyor ve sonunda dünya çapında bir noktaya geliyor. Üstelik de bir Türk olarak.

Fazıl Say, kendisini beslemiş kültürün köklerinden yeşeriyor adeta. Nazım Oratoryosu, 1001 Gece Masalları, İstanbul Senfonisi, Mezopotamya Senfonisi, Metin Altıok Ağıtı, Hayyam Klarinet Konçertosu gibi eserleri içinden çıktığı ya da kendisini yakın hissettiği kültürel motiflerin etkisiyle yazıyor. Batı formatındaki bir müzikle bizim kültürümüzü notaların dünyasında harmanlıyor. Kendi kültürüne olduğu kadar, dünya kültürüne de hizmet olarak sayılabilecek eserler veriyor.

Jurgen Otten'in Fazıl Say'ın hayatının önemli kesitlerini anlattığı, Fazıl Say ile röportajlar ve Fazıl Say'ın müziği ile ilgili makaleler içeren kitabını dün bitirdim. Kitap, Fazıl Say'ın Türkiye'deki siyasi ortamın dayattığı kültürel atmosferle ilgili tartışmalarına fazla odaklanmıyor. Bu konu, sadece yeri geldikçe ele alınıyor. Müzik, Fazıl Say ve Fazıl Say'ın bir Türk olarak dünya ölçeğinde neler yaptığını okumak istiyorsanız, bu dinlendirici ve keyifli kitabı okumakta fayda var.

Uzun zamandır Fazıl Say'ın temel düşüncelerine katılmakla birlikte, içine zaman zaman girdiği polemiklerde ne kadar haklı ya da haksız olduğunu da düşünmekteyim. Yüksek kültür olarak adlandırıyor kendisi klasik müziği. Yüksek kültür ifadesini kendimce yorumluyorum ve bu ifadeye katılıyorum. Matematiksel bir düzenin, müzik aletlerinin bambaşka notalar üzerinden koordine edilmesi yoluyla ortaya çıkan müthiş bir ahenk klasik müzik. Bu ahenk, çok seslilik demek. Bir orkestranın tüm alet grupları bambaşka notalar çalarak bir Beethoven'in 9. Senfoni'sini, La Traviata operasını, Küçük Bir Gece Müziği'ni, v.s. çalabiliyorlar. Bu eserleri ortaya çıkaran mentalitenin arkasında derin bir analitik düşünce yapısı ve o düşünce yapısının kültür ile yoğurulmuşluğu var. Notalar, farklı düzlemlerde matematiksel bir dizin içinde bir bütünlük yaratıyorlar. Bu nedenle ortaya yüksek bir kültür çıkıyor.

Yüksek olmayan kültürleri hiçe mi saymalıyız? Benim buna cevabım hayır. Entellektüel bir aklın diğer kültürleri ve o kültürleri yaratan sosyo ekonomik temelleri anlamaya çalışması gerektiğini düşünüyorum. Fazıl Say'ın sanatını, tutkulu tarzıyla eserleri yorumlayış tarzını beğeniyor ve eserleriyle kültürümüze verdiklerini saygıyla ve coşkuyla karşılıyorum ama beğenmediği kültürlerin temsilcilerine karşı uzlaşmaz tutumunu da eleştiriyorum. Siyasi anlamda verdiği mücadele ile bu eleştirimin hiçbir ilgisi olmadığını da altnı çizerek ayrıca ifade etmek isterim.

Arabesk müzik tarzını ben de hiç sevmiyorum. Ancak, şöyle ilginç bir gerçek var ki flamenko ve fado gibi dünyanın her yerinde dinlenen müzik türlerinin arkasındaki sosyo ekonomik yapıyla arabeskinki arasında çok önemli benzerlikler var. Bu müzik türlerinin hepsi maddi koşulları kötü olan ve bu nedenle çocuklarını trafikte duran arabaların arasına cam silmek için salan, düzgün sağlık hizmetlerine, eğitime ve çalışma koşullarına ulaşma olanağı olmayan kesimlerin duygularını temsil ediyor. Yani, acının, çaresizliğin yarattığı psikolojiyi resmediyorlar. Fakat, flamenko ve fado evrenselleşebiliyorken arabesk sadece bizim topraklarımıza ve Ortadoğu'daki birkaç ülkenin sınırlarına sıkışıp kalıyor. Bu farkın çok önemli araştırmalara konu olabilecek kadar derin nedenleri var.

Fazıl Say'ın politikacılarla mücadele ederken bir Mezopotamya Senfoni'sini Güneydoğu'ya gidip "ben de bu toprakları kendi müziğimle anlattım, gelin hep beraber dinleyelim" gibi bir yaklaşımla sunmasını bir Türk vatandaşı olarak tercih ederdim. Nitekim, kitapta da Fazıl Say'ın biraz sakinleşmesi gerektiği yönünde bir tavsiye de var ki bu yoruma katılıyorum.

Fazıl Say'ın eserlerini, sanatsal tespitlerini felsefi anlamda benimsiyorum ama belli açılardan da kendisini eleştirmekten geri duramıyorum.

Ama, iyi ki varsın Fazıl Say.

Arda Tunca
(İstanbul, 09.08.2012)

Monday, August 6, 2012

Uluslararasılaşamama Sorunumuz

Ne zaman yurtdışına turistik bir gezi yapsam, gittiğim şehirlerin önemli üniversitelerini gezmeye çalışırım. Batı ülkelerindeki üniversitelerde, o güne kadar Nobel ödülü almış akademisyenlerin veya alanında dünya literatürüne katkıda bulunmuş bilim adamlarının fotoğraflarının bulunduğu bir bölüm yer alır genelde. Özellikle kurum geleneği derin bir tarihe dayanan üniversitelerde bu bölümdeki fotoğraflar bir hayli fazladır. Fotoğrafların altında yer alan isimlerden en azından birkaç tanesini bir şekilde duymuşsunuzdur ya da uluslararası üne kavuştuğu konuyu öğrendiğinizde "bu konu hakkında biraz bilgim vardı ama altında bu kişinin imzası bulunduğunu bilmiyordum" diyebilirsiniz en azından.

Bazı konularda dünya ölçeğinde tanınmış kişiler, kurumlar, takımlar ya da eserler ortaya koymak için çok sağlam kurumsal temeller atılmış olmalıdır. Bilim, böyle dalların önde gelenlerinden biridir. Kurumsal bir gelenekten geçmeden yapılan çalışmaların uluslararası bir boyuta ulaşması ve kalıcı olması mümkün değildir. Nitekim spor da böyle bir alandır. Bazı kişilerin bir dönem sahip oldukları başarı hırsı ve motivasyonla uluslararası alanda geçici başarılar gelse de, asla kalıcı hale gelemezler. Yani başarı, gelenekselleşemez.

2012 Londra olimpiyatlarını izlerken hep kurumsallaşma ve uluslararası başarı arasındaki ilişkilere takıldı kafam. Orhan Pamuk'un Nobel ödülü alması, Fazıl Say'ın uluslararası alanda tanınıyor olması, Leyla Gencer'in uluslararası alandaki ünü, Nazım'ın ve Yaşar Kemal'in eserlerinin pekçok dilde okunuyor olması, Naim Süleymanoğlu'nun olimpiyat şampiyonluklarını düşününce, başarıların ya bireysel çabalara dayandığını ya da alınan eğitimlerin yurtdışındaki kurumlara dayandığını gözlemliyoruz. İş, kurumsal yapılara ve yönetim tarzına gelince, uluslararası bir başarı ya da tanınmışlık göze çarpmıyor. Bu nedenle, sporda kalıcı bir uluslararası başarımızın olmayışı ya da kurumsal geleneklerin çok önemli olduğu bilim alanında bizi uluslararası arenaya taşıyacak bir başarıdan neredeyse hiç söz edemiyor oluşumuz kurumsallaşamama olgusunda kendini gösteriyor.

Purdue Üniversitesi'nde çalışmakta olan bir Amerika'lı arkadaşıma 2010 yılında, kimyada Nobel ödülü alan Purdue'dan Ei-ichi Negishi ile ilgili bir haber okuduğumda bir tebrik mesajı göndermiştim. Kendisinden gelen cevap, sonucun çok normal olduğu yönündeydi. Arkadaşımın cevabı, "tersi düşünülemezdi zaten" havasındaydı. Bu sonucu da, kurum olarak gelenekselleşmiş eğitim programlarına ve yapılan yatırımlara bağlıyordu. Araştırma programlarıyla, buluşları destekleyen akademik yapısıyla Purdue Üniversitesi'nin böyle bir sonucu çok doğal karşıladığını anlatıyordu bana mesajında. Böylesine özgüven dolu bir mesaj karşısında çarpılmıştım. Bizde bir üniversiteden kazara böyle bir başarı çıksa alacağınız cevabı düşünebiliyor musunuz? O üniversitenin rektörü ağlamaklı bir sesle bu başarının arkasında kimlerin olduğunu, yıllardır nasıl çalıştıklarını anlatır, günlerce haberlere konu olurdu bu olay muhtemelen. En az 50 sene de bu başarının kutlamaları yapılırdı. Aynen Galatasaray'ın U.E.F.A. şampiyonluğunu her yıl kutladığı gibi.

Kısaca, hiçbir alanda uluslararası bir başarımız yok maalesef. 2012 olimpiyatlarında gördüğümüz üzere, ülke dışına çıktığımızda sapır sapır dökülüyoruz. Ya kişisel çabalarla ya da yurtdışında eğitim görmüş ve oralarda uzun yıllar yaşayarak kendini göstermeye çalışmış bireylerle biraz tanınıyoruz uluslararası alanda. Hiçbir üniversitemiz, sanat kurumumuz, spor kulübümüz, v.s. gelenekselleşmiş ama sürekli gelişmeye açık kurumsal yönetimle kalıcı başarılar yakalayamıyor. Çünkü kurumsallaşmıyorlar. Çünkü böyle bir niyet yok. Çünkü biz kişilere körü körüne bağlanmayı ve o kişileri fenomenleştirmeyi, kurumlara bağlanmaya tercih ediyoruz. Sonra da fenomenler üzerinden  kavga ediyoruz. En son çarpıcı örnek: Aziz Yıldırım.

Kısaca, bu işler lahmacunu Törkiş pizza diye turiste kakalayarak olmuyor. Biz aramızda kavgaya devam edelim, olimpiyatlarda da madalya alan başka ülke insanlarını izlemeye devam edelim. Sonra da tesadüfi başarılarımızı da birkaç çeyrek asır kutlayalım. Bu kafayla bize bu layık. Boşuna heveslenmenin hiç alemi yok.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.08.2012)

Wednesday, August 1, 2012

Not Defterimden Alıntılar - VII

Bazen insan çöktüğünü hisseder. Kolunu bile kıpırdatamaz. Sadece uyku ve miskinlik düşünür. Boşa vakit geçirmenin, zaman öldürmenin, kendisine hayattan biraz zaman çalmanın cazibesine kapılır hayallerinde. Ben de bugünlerde bu haldeyim. Sabahları uyanmak bir ızdırap adeta. Afyon patlayana kadar kendime karşı verdiğim mücadele de cabası. Beynim ve bedenim, "haydi artık bizi tatile çıkart, yoksa seni yarı yolda bırakacağız" diye bas bas bağırıyor. Kulak veriyorum onlara ama sabırsızlıklarını bir süre daha yatıştırmak durumundayım.

Çok yoğun ve çok sıcak bir yaz geçmekte. Sıcaklık, hem İstanbul'un yüksek nem oranından hem de ekonomik gelişmelerden ve ülkenin canımı sıkan hallerinden dolayı bir hayli yüksek hissediliyor tarafımca. Yılın hemen başında bir şirket evliliği projesi, şimdi de yeni tamamlanan bir tahvil ihracı projesi ve bu arada tonla başkaca işleri bitirmiş olmak nedeniyle yoruldum. Projeler, son derece heyecan vericiydi ve genel ekonomik konjonktür çerçevesinde son derece keyifliydi. Bunlar iyi de, yorulmak da işin bir parçası. Projeler dışında, ekonomi yazıları, analizler, konferanslar ve arada katıldığım televizyon programlarıyla son derece hareketli bir süreç bundan sonra da devam edecek bugüne kadar olduğu gibi. Günlük yaşamdan hiç eksik edemediğim sanatı, kitapları, sinemaları da takip etmek hayatın içine serpilmiş hoşluklar bu arada. Bunlar olmasa hiç olmaz. Yani, her akşam yatmadan önce kitap okumak bir keyif. Kitap okurken sevdiğim müzikleri dinlemek ve hatta kitaba uygun gelen müzikleri ve müzik üzerine kitaplar okumak başlı başına bir keyif. Sanat olmasa yaşanmazdı herhalde. Çekilmezdi bu hayat.

Gelelim işin dinlenme bölümüne. Bayram geliyor. Biraz olsun nefes alma fırsatı bulabileceğim. Geceleri beni uyutmayan sıcak da biraz hafifler umarım bayrama kadar. Canıma okuyor sıcak. Bir de yazın ortasında doğmuşum. Sözümona alışık olmam lazım sıcağa. Hiç ilgisi yok doğum tarihiyle falan bu işin. Hep, ilkbahar ve sonbahar arası havalar mutlu ediyor beni. Moralim bile daha iyi oluyor serin havalarda. Az tatil yapabiliyorsam ne işim olur sıcakla İstanbul'da. Şehir cehennem gibi yanıyor. Küresel ısınma yerine küresel soğuma olsa daha memnun olurdum iklimlerle aramdaki hassas ilişkilerimde.

Herşey bir yana, genel bir yorgunluk halindeyim. Geçtiğimiz haftasonu bir yerlere gitmek istedim. Yorgunluktan yola çıkamadım. Araba kullanmaya takadim yoktu. O halde yola çıkmayı tehlikeli bulunca, kaldım şehr-i İstanbul'un orta yerinde. Orhan Veli'nin şiirine uygun bir edebi hamleyle sinemaya gittim.

Şu anda Maslak'tan Levent'teki yüksek binaları seyretmekteyim. Olmuş akşamın yedisi. Elimde Jurgen Otten'in Fazıl Say biyografisi var bu aralar. Kitaba dalıp yorgunluğu bir nebze de olsa hafifletmek var aklımda. Kitap çok sardı. Klasik müzik ve Fazıl Say üzerine düşündüklerimi kaleme almak isteği uyanıyor içimde kitabı okurken.

Şu anda da başka bir sorun var aslında. Yorgunluktan kalkıp eve gidemiyorum. Komik ama öyle. Yapışmış kalmış durumdayım koltuğa.

Neyse, kalkıp gitmek lazım şimdi. Yoksa, plaza yaşamlarına kendini fazlaca kaptırmış homo plazus tipi insanlar (bu insanları analizlerim sonucunda benim bulduğum bir takma isim) gibi sürekli steril bir halde yaşamaya fazla alışacağım. Sokağın tadını çıkartmak lazım oysa. Pisliğe, toza, dumana, çamura bulaşmak istiyorum. Bekle tatil, yakında geliyorum.

Arda Tunca
(İstanbul, 31.07.2012)