Pages

Sunday, March 25, 2012

Türkiye Ekonomisinin Genel Görünümü

Erdem Başçı yönetimindeki T.C.M.B.'nin para politikası uygulamaları ve para politikası ile eş anlı olarak döviz kuruna müdahaleleri uzun zamandır tartışılmakta ve eleştirilmektedir. Buna karşın, T.C.M.B.'nin uygulamalarını destekleyenler de mevcut. Yapılan değerlendirmelerin, politik söylemlerden uzak olanlarına itibar etmekte fayda olduğu kuşkusuz.

İçinde bulunduğumuz 2012 yılı, belli başlı ekonomik gelişmelerin ortaya çıkmasını bekleyerek yorum yapmaya izin veren bir yıl. Tahmine dayalı iktisatçılık yapmak neredeyse imkansız. Bu nedenle, anlık değerlendirmelerin, geçmiş yıllara göre daha önemli olduğu bir ortamdayız. Tahminlerin kamuoyunu yanıltması ve yanlış yönlendirmesi kuvvetle muhtemel.

Türkiye ekonomisi, küresel ekonominin olumsuz koşullarda olduğu yıllarda da yabancı sermayeyi kendisine çekmek zorundadır. Bu durum, 2012'ye özel değildir. Çünkü, kapatamadığımız bir cari açığımız var ve bu açığın orta vadede dahi kapanması imkansız. Bunun iki temel nedeni var. Birincisi, petrol ithalatı yapmak zorunda olmamız ki dış ticaret açığımızın hemen hemen yarısı petrol kaynaklıdır. İkincisi ise, üretim yapabilmek için ara ve hammadde almak zorunda olmamız. Yaptığımız ithalatla dış aleme verdiğimiz dövizin bir kısmını ihracat ile karşılamaya çalışıyoruz. Kalanını ise ağırlıklı olarak dışarıdan gelen portföy yatırımlarıyla kapatmaya çalışıyoruz. İthal ikamesi yaratacak yapısal çözümler üretemediğimiz ve iç tasarrufları da arttıramadığımız için zorunlu olarak reel faizi yüksek tutmak ve döviz kurunu da düşük tutmak zorunda kalıyoruz. Dolayısıyla, faiz ile kur arasında, yabancı portföy yatırımcısı için yarattığımız kar makasının kapanması halinde ekonomimizin bu yatırımcılar için cazibesi kalmıyor ve ülkemizi terk ediyor. Hem de son derece süratli bir şekilde. Bu şartlar altında da, ekonomimizi cazip kılmaya devam etmenin yolu, kur ve faiz ile oynamak olarak kendini gösteriyor. İşte T.C.M.B. de bunu yapmaya çalışıyor. Ancak, bunu yaparken büyük bir riske giriyor. Hem para politikası yürütmeye çalışıyor hem de kura müdahale ediyor ve ülkemiz dışında meydana gelecek tüm risklere karşı ekonomimizi açık hale getiriyor. Nitekim, Ocak ayındaki cari açığımızın $2.8 milyarının kendi döviz rezervlerimizden karşılanmış olmasının önemsenmesi gerekir. Bu durum, dışarıdan giremeyen sermayeyi kendi kaynaklarımızdan karşıladığımız anlamına gelir.

Türkiye ekonomisi, en son sanayi üretimi, kapasite kullanım oranları, işsizlik ve bütçe verileriyle soğumaya yönelik işaretler verdi. Yani, küçülmüyoruz ama büyüme oranımız önemli ölçüde yavaşlıyor. Kamuoyu, genel olarak 2012 için %4-5 civarında bir tahmin yapıyor. Ancak, petrol fiyatlarında meydana gelen süratli ve giderek kalıcı olacağını düşündüğümüz fiyat artışı nedeniyle büyümenin %4-5 civarının altında kalması da muhtemel bir hale gelmeye başladı. Ayrıca, petrol fiyatının kontrolü bizde değil ve petrol fiyatının yüksekliği, hem cari açığımızı olumsuz etkileyecek hem de maliyet enflasyonu yaratacak bir faktör. Dolayısıyla, sonuçta yukarıdaki satırlarda sözünü ettiğim noktaya geri geliyoruz. Yani, kısa vadeli yabancı sermayeyi çekebilmeyi başarmak zorundayız.

Yukarıda belirttiğim koşullar altında, T.C.M.B. ve hükümet, dış dünyada uzun zamandır var olan belirsizlik ortamında cari açık cephesinde, büyüyen bir risk almamak için soğumayı tercih ettiler. T.C.M.B., petrol fiyatlarına ilişkin endişelerin bugün olduğu kadar yoğunlaşmadığı dönemde bile faiz koridoru uygulaması, mevduat munzam karşılıklarının arttırılması ve bankalara karşılıklarda biriken fonlar için faiz ödenmemesi, v.b. uygulamalarla ekonomiyi soğutmaya çalıştı. Amaç, dünyanın yavaşladığı bir süreçte olası bir yabancı sermaye girişi azalışı durumunda cari açık nedeniyle kriz yaşamamaktı. Bu noktada, Türkiye'nin bu denli dışa bağımlı bir konuma gelmiş olmasını eleştiriyorum ama bu konuda T.C.M.B.'ye de yüklenemiyorum. Bu anlamda sorumluluk, siyasetindir ve siyaset, üzerine düşenleri yıllardır yapmamaktadır.

T.C.M.B. için eleştirebileceğim iki nokta var. İlki, para politikası ile eş anlı olarak döviz fiyatlarına yönelik bir politika yürütmeye çalışmasıdır. Yani, kontrol edemediği bir alanı yönetmeye çalışmasıdır. İçeride ya da dışarıda rüzgarın terse dönmesi halinde, ivedilikle vaz geçilmesi gereken bir politika yaklaşımıdır. T.C.M.B., şu ana kadar bir risk aldı ve henüz ağır bir fatura ile karşı karşıya kalmadı. Fakat, ya rüzgar terse dönerse? İkinci eleştiri noktası da, T.C.M.B.'nin piyasa ile iletişiminde yarattığı belirsizlik. Geçtiğimiz hafta içinde, T.C.M.B.'nin birbiriyle zıt iki ifadesiyle piyasaların aklı karıştı. İlk açıklama, faiz koridorunun üst tarafında bir indirim olabileceği yönündeydi. Yani, hafif bir genişleyici para politikası uygulayabileceğine yönelik bir sinyal verdi. Aynı gün, karlarının azalacağı ihtimaliyle, yabancıların bir kısmı Türkiye'yi terk etti. USD/TL kuru 1.82 civarına çıktı, gösterge faiz de %9.52 civarına geldi. Ertesi gün, T.C.M.B.'den bir açıklama daha geldi ve bankalara zarar vermeyecek bir sıkılaştırıcı para politikası uygulanacağı ifade edildi. Bu açıklamada, enflasyona vurgu yapıldı ve aynı gün likidite, repo ihalesi açılmayarak daraltıldı. İki gün üst üste yapılan ve birbiriyle tezat oluşturan açıklamalar piyasaları karıştırdı.

T.C.M.B.'nin, yaptığı açıklamaların ne anlama geldiğini bilmemesi mümkün değil. Nitekim Deniz Gökçe, kasıtlı olarak bir kafa karıştırıcı ve belirsizlik yaratıcı politika uygulandığını ifade etti ki sanıyorum haklı. Ancak, kendisinin bu politikayı desteklemesi karşısında benim aynı görüşte olmadığımı belirtmem lazım. T.C.M.B.'nin amacı, anlaşılmazlık, belirsizlik yaratmak, kafa karıştırmak olmamalı. Böyle bir politika uygulamasına tanık olmuş değilim. İktisat literatüründe de böyle bir sağ gösterip sol vurma politikası uygulamasına da rastlamadım. Kaldı ki, inandırıcılığını yitirmiş herhangi bir merkez bankası, para politikasını nasıl uygular? Bu ortamda, yatırım nasıl yapılır?

Türkiye ekonomisinin en temel sorununun eksik tasarruf olduğu da ortadadır. Bankacılık sistemimizin sermaye yeterlilik rasyosunun yüksek olduğundan söz ediyoruz ama bankacılık sisteminin aktif-pasif yönetiminde bir vade uyumsuzluğu olduğu ve bunun nedeninin de kısa vadeli mevduat kaynağı olduğunu da biliyoruz. Nitekim, bankacılık kesimi, bu soruna sürekli işaret eder hale geldi son zamanlarda. Ayrıca, sendikasyon kredilerinde de global belirsizlikler nedeniyle vade kısalması sözkonusu. Bu noktada, bankacılık sistemimizin bireysel bankacılık ürünlerini aşırı derecede pazarlaması da sorgulanması gereken bir noktadır. Tasarruf eğiliminin yükselmesi yerine, tüketim eğiliminin yükselmiş olmasında, finansal sistemimizin yarattığı yanlış kültür de büyük bir etkendir. Bankacılık sistemi, ödeme zorluğuna düşen kredi kartı sahiplerinden tahsil edecekleri gecikme faizi yerine tasarrufları arttırıcı önlemlere odaklanıp, daha uzun vadeli mevduat toplamak için önlem almak zorundadırlar. Aksi takdirde, aktif-pasif yönetimindeki vade uyumsuzluğu daha uzunca bir süre devam edecektir. Stiglitz'in bir ülkenin gelişmesinin hangi safhalarında nasıl bir finansal sistem yaratılması konusunu ele aldığı makalelerini herkesin okuması gerekiyor sanırım.

Sonuç itibariyle, cari açık nedeniyle açmazdayız. Bu nedenle, büyümek için olanaklarımızı kullanamıyoruz. T.C.M.B., yaptığı doğrular yanında, özellikle iletişimde yanlışlar yapıyor. Yaratılan belirsizlik ortamında özellikle yatırım yapma gücümüzü kırıyoruz. Dolayısıyla, zaten yetersiz olan tasarruf gücümüze katkı yapamıyoruz. Dünyadaki gelişmelere karşı soğuyarak önlem alıyoruz; dışa fazlasıyla bağımlıyız çünkü. Bankacılık kesimimizde sermaye yeterliliği sorunu yok ama vade uyumsuzluğu sorunları mevcut. Kısaca, kırılgan bir yapımız var. Bu şartlarda, 2012'de anlık verileri değerlendirmek her zamankinden daha önemli.

Arda Tunca
(24.03.2012)

Monday, March 19, 2012

İşsizlik ve Bütçe Verileri

Geçtiğimiz hafta içinde, iki önemli ekonomik değişkene ilişkin veri ekonominin gündemindeydi: İşsizlik ve bütçe verileri. Her iki veri de, önceki hafta analiz etme fırsatı bulduğumuz sanayi üretimi ve kapasite kullanım oranları verileri gibi ekonomide soğumaya işaret etti.

Aralık 2010 itibariyle %11.4 olan işsizlik oranı, Aralık 2011'de %9.8'e gerilemiş. Bir yıllık bir süreçte, 2011 yılının yüksek büyüme rakamının işsizlik oranını 1.6 puan eritmiş olması gerçeğiyle karşı karşıyayız. Fakat, işsizlik rakamının Eylül 2011 itibariyle %8.8'e gerileyip, yılı %9.8 ile kapattığı düşünülünce, ekonomiye ilişkin soğuma belirtilerinin baş göstermeye başladığını düşünüyorsunuz.

İşsizlik, 2011'in Ocak ayından Temmuz ayına kadar istikrarlı bir şekilde düşüyor. Ocak'ta %11.9 olan oran, Temmuz'da %9.1'e ulaşıyor. Ağustos ayında, %9.2'ye ulaşıp, Eylül'de %8.8'e düşüyor. Hatırlanacağı üzere, Ağustos ayı, dünya genelinde ve Türkiye'de olumsuzluklarla dolu geçmişti. Dolayısıyla, Ağustos'ta işsizliğin hafif bir çıkış yapmış olması doğal. Ancak, 2011'in son çeyreğinde, özellikle T.C.M.B.'nin uygulamaya koyduğu faiz politikaları ve mevduat munzam karşılıklarında yaptığı oran arttırımına paralel olarak Türkiye ekonomisi soğumaya başlıyor. Zaten, cari açıkta üst üste kırılan rekorlar nedeniyle hükümetin arzusu büyümenin yavaşlaması yönünde. Sonuçta, hem sanayi üretimindeki artışta yavaşlama hem de işsizlikte yükseliş gerçeği ile yaşamak zorunda kalıyoruz.

Türkiye, ekonominin iyi durumda olduğu yıllarda da yüksek işsizlik verleriyle yaşadı. Bugünkü genel ekonomik görünüm, geçmişten kötü değil. Ancak, dünya ekonomisinin kötü gidişatının bizi etkileme gücü, bizim performansımızın belirleyicisi konumunda. Türkiye, dünya ekonomisinin kötü durumunu gerekçe olarak görerek, yavaşlamayı tercih etti. Zira, cari açığın finansmanında yaşanacak olası bir sorun, bizim de kriz ortamına süratle çekileceğimizi gösteriyordu. Bu durumda, cari açık değişkeni üzerinden dünya ekonomisine paralel hareket etmek zorunda kaldık. Yani, bizim temel makro ekonomik değişkenlerimizin seyri önemli ölçüde dış etkenlere bağlı.

Bütçe cephesinde ise, vergi tahsilatlarındaki düşüşün önemsenmesi gerekiyor. 2011'in ilk iki ayında, vergi gelirleri bütçe harcamalarının %88.7'sini karşılarken, bu yılın aynı döneminde oran %81.8'e iniyor. Üstelik, Torba Yasa ile takside bağlanan vergi gelirlerinin de bütçeye girdiği ve memur maaşlarına ilk yarı zamlarının yapılmamış olduğu bir süreçte.

Bütçedeki çok önemli başka bir gösterge, faiz dışı harcamalardaki yükseliş. Faiz harcamalarında da 2011'in ilk iki ayı ile 2012'nin ilk iki ayı karşılaştırılınca %40.4 gibi önemli bir çıkış var ama faiz dışı harcamaların artışı, mali disiplinin bozulmaya başladığına ilişkin şüpheler uyandırıyor. Bu nedenle, önümüzdeki ayların verilerini bu perspektiften irdelememiz gerekecek.

Kısaca, sanayi üretimi, kapasite kullanım oranları ve hemen ardından gelen işsizlik ve bütçe verileri makro ekonomik bir soğumanın habercisi niteliğini taşıyor. Şimdi sıra, büyüme rakamlarında. Bekleyip, göreceğiz.

İşsizlik verilerini okurken, işgücüne dahil olmayan nüfusun %48.2'sinin sekiz yıldan önce işinden ayrılmış olduğu özellikle dikkatimi çekti. Yani, işgücü piyasasının dışına çıktığınızda, bir daha geri dönüş çok zor. Ama Türkiye'de ama dünyada, arkası kesilmeyen kriz ortamlarından geçtiğimiz yaklaşık olarak son on yıllık dönemde, güncel bilgi ve donanımlara sahip olarak işgücü piyasasında var olmak çok önemli. İşgücü piyasasına yeniden döndüğünüzde, eski veriminize ulaşmak için piyasanın sizi beklemeye tahammülü yok. Sekiz yıllık bekleme süresinin verdiği mesaj bu.

Arda Tunca
(İstanbul, 19.03.2012)

Sunday, March 18, 2012

Çanakkale

Arıburnu, 1915. Üç yıldır savaşmaktadır. Her geceyi siperin içinde geçirmektedir. Siperden kafasını çıkardığı anda, sadece birkaç metreden kafasına yiyeceği bir kurşunla öleceğini bilmektedir. Cesurdur ama korkmaktadır da aynı zamanda. Geceleri Çanakkale Boğazı'nın soğuğunu yedikçe donmaktadır. Açtır, sefalet içindedir ve ölmekten korkmasına rağmen ve her an ölümü hissetmesine rağmen daha yedi yıl savaşacağından habersizdir. Balkan Savaşı ile başlamıştır Ali Ratip'ın hikayesi. Parçalanmış bedenler, insan uzuvları, barut ve ceset kokuları içinde geçmektedir siperdeki günler. Yiyecek ise, yok denecek kadar azdır. 1916'da doğan oğlu Orhan, babasını ilk olarak gördüğü yılı 1921 olarak anımsadığını anlatacaktır yıllar sonra.

Arıburnu'ndan sağ çıkar Ali Ratip. Dicle nehrini İngiliz askerlerinden kaçarken atıyla geçecek ve gazi olacaktır ilerleyen yıllarında savaşın. Başından geçen herşeyi not eder, anılarını yazar cephelerde. Arıburnu'nda görev bitince, kolay olmamıştır at sırtında Mezopotamya'ya kadar gitmek. Sefillik, açlık, hastalık kol gezmektedir Anadolu'da. Birkaç ay arayla, iki uç cephesinde memleketin, iki büyük savaşta çarpışmıştır Osmanlı ordusu. Önce Sarıkamış, sonra Çanakkale. Makinalı tüfeğiyle, bir cepheden diğer cepheye koşarken Ali Ratip, Sarıkamış'ta şehit düşmüş Ahmet'ten habersizdir. Sarıkamış'ta şehit düşen Ahmet'i bekleyen iki yaşındaki oğlu İhsan da erken yaşta babasız kalıp, hırsından Kuleli'de okuyacaktır. Babasının öldüğü yeri, subay olduktan sonra Sarıkamış'a gidip bulmaya çalışmış ama hiçbir ize rastlayamamıştır.

Savaş biter. Adana'dadır Ali Ratip. Tesadüfen, Adana'da öğrenmiştir savaşın bittiğini Eylül 1922'de. Beş parasız kalmıştır ortada. Eve dönecek parası yoktur. Kendisini İngiliz'lere esir düşmekten kurtaran atını hüngür hüngür ağlayarak satar, eline geçen parayı yol parası yapar ve evine döner. Dönüş yolunda, huzur içinde olacağını düşünür ama pek öyle değildir ruh hali. Memleket kurtulmuştur ama bundan sonra nasıl yaşayacaktır. Ev, nasıl geçindirilecektir? Hem de kalp hastası olarak çıktıktan sonra yıllar süren savaşlardan. Sağlığına iyi geleceğini öğrenip, Kırklareli'ne yerleşir. Havası nemli olmayan bir yerde yaşamak zorundadır artık. Fakat, 1952'de durur kalbi. Kırklareli'de şehitliğe kaldırılır cenazesi. Savaşa yenik düşmeyen kalbi, Tanrı'ya teslim oluvermiştir birgün ansızın.

Soyadı Kanunu ile, geldiği topraklar olan Bulgaristan'dan doğan Tunca nehrinin adını soyadı olarak alır. Savaştan ve hatta bütün hayatından kalan, kırmızı şeritli bir İstiklal Madalyası ve birkaç kamadır. Cephede yazdığı anıları ise çalınmıştır. Oysa, İlhan Selçuk'un Yüzbaşı Selahattin'in Romanı'ndaki gibi gerçek olaylar, günü gününe anlatılmıştır barut ve kan izleriyle dolu sarı sayfaların arasında.

1915'te, İstanbul'dan kalkıp Çanakkale'de cepheye gidenler arasında 27 kişi daha vardır. Kabataş Mekteb-i Sultanisi'nin öğrencileridirler hepsi. Asım oğlu Cevad, Mustafa Oğlu Mehmed Seyfettin, Ahmet Tevhid oğlu Mehmed Şükrü, Mustafa oğlu Feridun, İsmail Fuad oğlu Mehmet Muhsin, Rıza oğlu İskender, Mahmud oğlu Ali Ferid, Miyako oğlu İsak, Rasim oğlu Şerafettin, Mustafa oğlu Ahmed Enver, Ahmed Edip oğlu Hüseyin Medeni, Avram oğlu Hayim, Osman Nuri oğlu Mehmed, Avram Şeftu oğlu İsak, Abdurrahman oğlu Ali, Kazım oğlu Ahmed, Abdüllatif oğlu Yusuf, Mehmed Emin oğlu Ahmed, Osman oğlu İbrahim, Mahmud oğlu Ali Burhanettin, Ahmed oğlu Mehmet Selim, Mehmed oğlu Salim, Hasan oğlu Mehmet Şevket, Mehmed oğlu Ali, Mustafa oğlu Şaban, Süleyman oğlu Abdülaziz, Mehmed oğlu Kamil. Hepsi, tertemiz alınlarından vurulup, cephede bir hilal uğruna uzanıp yatan güneşler olmuşlardır artık. Hiçbiri cepheden geri dönememiştir. Kabataş Mekteb-i Sultanisi de mezun verememiştir 1915 yılında. Tıpkı, geçmiş 3 yılda olduğu gibi.

Bu anlatılanlar, ne resmi tarihtir ne de tesadüfen öğrenilmiş hikayeler. Ali Ratip ve Ahmet'in yaşamları, aile içinde, canlı tanıklardan dinlenmiş gerçek öyküleridir. Ali Ratip, babamın, Ahmet ise annemin dedesidir. Ali Ratip'in İstiklal Madalyası, oğlum Aras Tunca'ya kalmıştır bugün. Bir mezunu olduğum Kabataş Erkek Lisesi'nin şehitleri ise Kabataş'lı ağabeylerimizdir.

Hepsinden bize kalan acı ama gurur verici anıları karşısında saygı ve minnetle eğiliyorum.

Ruhları şad olsun.

Arda Tunca
(İstanbul, 18 Mart 2012)

Wednesday, March 14, 2012

Not Defterimden Alıntılar - III

Hava kapalı ve griydi. Yağmaya başlaması an meselesi olan yağmurun serinliği, giderek hızlanan rüzgarla beraber iç titretici bir hal almıştı. Sokaklar boş ve sessizdi. Gecenin ilerlemiş saatlerinde şehir artık uykuya yatmış, ertesi günü bekliyordu. Ağaçlardan inen yapraklar, sokakların parlayan zeminine yapışmış, sonbaharın kışı haber veren manzaralarını sunuyordu.

İşten yeni çıkmış, evine yürüyordu Fırat. Ardı arkası kesilmeyen toplantılar ve telefon görüşmelerinden sonra elindeki işleri toparlamak üzere mesaiye kalmıştı. Evine ancak dönebiliyordu. Yağmur aniden indirmiş, sokakları bir anda dereye çevirmişti adeta. Koşar adımlarla evine doğru ilerlerken, hem yorgunluğuna hem de sırılsıklam olduğuna hiddetlenerek ve söylenerek sokağı kat etmekteydi.

Hafif birşeyler atıştırdıktan sonra gazetelere göz atmaya başladı. Diğer yandan da televizyonda, kafasını pek meşgul etmeyecek bir film yakalamaya çalışıyordu. Gazetelerdeki haberlerin can sıkıcılığı arttıkça televizyona bakıyor, sonra yeniden yarım kalan yazılara odaklanmaya çalışıyordu. Ülkede tırmanan gerilim ve dünyada giderek artan şiddette etkileri hissedilen kötü ekonomik gidişat haberleriyle içi iyice sıkılmış, uykuya gitmenin artık yapılabilecek en güzel şey olduğuna kendini ikna etmeye başlamıştı. Ertesi gün, yine içinden çıkılması zor işlere ve olaylara gebeydi zira.

Uykuya giderken, durdu, düşündü. Mutfağa gidip, susuzluğunu giderdi. "Gelecek günler için umut besleyecek birşeyler okur muyuz acaba gazetelerde bir zaman sonra" diye kendiyle hesaplaşan bir tarzda konuşarak hayıflandı. Soru, kuşku ve kaygı yüklü bir dudak büküşle ve kaşlarını yukarı kaldırarak derin bir iç geçirdi ve uykuya dalmak üzere yatağına gitti. Kaybedecek hiçbir şeyi olmasa ya da çok şeyi olsa, o saatte bile uykuya gitmeyecekti. Arada kalmışlığın kaygılarıyla yüklü, bir kedi gibi büzüşerek yavaşça yatağına giriverdi...

Arda Tunca
(İstanbul, 14.03.2012)

Tuesday, March 13, 2012

Ekonomik Veriler Ne Anlatıyor?

Cari açıkla sorunlarımız var. Hem de uzun zamandır var. Uzun zaman da var olmaya devam edecek. Türkiye ekonomisinin yapısı gereği katlanmak zorundayız bu olumsuz duruma. Cari açığın yüksekliği, kırılganlığımızı arttırıyor. Dün açıklanan veriler, yıllık olarak cari açık rakamının Ocak ayı itibariyle 77.1 milyara ulaştığını gösterdi. 2011 yılı sonundaki yıllık rakam $77 milyar idi. Sadece Ocak ayı verisi ise, açığın $6 milyar olduğunu ortaya koyuyor. Ancak, bu açık rakamından daha önemli bir nokta var. O da, açığın $ 2.7 milyarlık kısmının T.C.M.B.'nin döviz rezervleriyle finanse edilmiş olmasıdır.

Türkiye, cari açığı düşürmek için bir süredir ekonomiyi soğutmak yoluna gitmeye çalışıyor. Son açıklanan kapasite kullanım oranları ve sanayi üretim verileri bir miktar soğumaya işaret ediyor. Ancak, ekonominin gidişatına ilişkin kesin bir hükme varmak için henüz erken. Çok ciddi bir soğuma ile henüz karşı karşıya değiliz. En azından, rakamlar buna işaret ediyor diyemiyoruz daha. Dolayısıyla, yıl sonunda %4-5 civarında beklenen büyüme rakamının altında mı üstünde mi kalacağımızı da henüz bilemiyoruz.

Ekonominin ne kadar soğuduğunu tam olarak anlayamadığımız bir ortamda, cari açığın neden beklendiği gibi düşmediğini de bilimsel olarak ortaya koyamıyoruz ama petrol fiyatlarında görülen yükselişin etkisi olduğunu tahmin etmenin yanlış olmadığını söylemek mümkün.

Unutmayalım ki ekonomik verilere ekonomideki gelişmeler gerçekleştikten sonra ulaşabiliyoruz. Dolayısıyla, Mart ayının ortalarında ancak Ocak rakamlarını öğrenebiliyoruz. Dünyanın belirsizlik içinde olduğu ve incelenmesi gereken değişken sayısının çok olduğu bir ortamda zaten belli bir sürelik gecikmeyle gelen rakamların yorumlanması da çok güç oluyor. Bu güçlüğü, 2012 yılında azami ölçüde yaşamaktayız.

Petrol fiyatlarındaki tırmanışın çok anlamlı olmadığını düşünmekteyim. Bunun gerekçelerini daha önceki yazılarımda anlattığım için bu yazıda tekrarlamayacağım. Kısaca, ekonomik etkenlerden çok jeopolitik gelişmelerin etkisi altında kalan bir fiyat hareketinin sürmekte olduğunu düşünüyorum.

USD/TL kurundaki gelişmeler, Türkiye'nin 2012 boyunca yabancı yatırımcılar için ne kadar cazip bir ülke olacağı ile ilgili herşeyden önce. Diğer önemli etkense, EUR/USD paritesinde görülecek değişimler. Paritenin seyri konusunda yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Parite, bizim için veri olma özelliğinin ötesine geçemiyor. A.B.D. ekonomisinin güçlenmesi halinde, USD lehine bir parite değeri oluşması beklenir ama bu yöndeki sinyaller de istikrar arz etmiyor. Yani, paritenin seyri hiçbir yönde hiç değilse önemli bir zaman dilimi için kalıcı değil.

Artan petrol fiyatlarının baskısıyla, ekonomimizi soğutsak bile cari açığı kontrol etmekte zorlanacağımız bir yılın içindeyiz. İlk paragrafın son cümlesine geri dönecek olursak, T.C.M.B.'nin kura müdahalelerinin yerinde olmadığı yönündeki daha önce ifade ettiğim görüşümü korumaktayım. Döviz rezervlerimizi boşuna tükettiğimizi söylemekteydik. Cari açığın nasıl finanse edildiğine dair verilerle, bu görüşü savunanların savı somutlaşmış oldu.

Verilerin sürekli aktığı ama sürekli de kafa karıştırdığı bir zaman tünelinin içindeyiz. Bu durumda, verileri sürekli olarak dikkatle izlemeye devam etmek ve bu yazılarla not düştüklerimizi önümüzdeki aylarda gelecek veriler ışığında tekrar tekrar analiz etmek durumundayız. Kesin kanılara varmak gerçekten çok güç. Tahmin yapmak ise neredeyse imkansız. Türkiye için özellikle kur ve faiz gelişmelerini günlük olarak analiz etmek durumundayız. Hem genel ekonomik görünümü iyi tahlil etmek hem de kurumsal ya da bireysel fon yönetimini kesinlikle pozisyon açmadan yapabilmek için. Dışarıda ise Avrupa ve A.B.D.'yi izlemeye devam edeceğiz ama Asya tarafındaki gelişmelere daha derinden odaklanmak zorundayız. Asya'dan ilk kötü sinyaller 4-5 ay önce gelmeye başlamıştı. Şimdi ise yoğunlaşmaya başladı.

Verilerin analizinin son derece güç olması karşısında kırılganlıkların arttığını izliyoruz. Türkiye'nin son cari açık verileri de bu durumu sanki teyit ediyor. Gereksiz yere döviz rezervimizi eritmeden ilerlemekte fayda var. Bu noktanın altını özellikle çizmek isterim. Yabancı yatırımcıların ülkemize getireceği sermayeye de şiddetle ihtiyaç duymaktayız. Türkiye, yabancı portföy yatırımlarını çekmeye devam edebilmeli. Bir süre için "bekle-gör" yaklaşımıyla hareket edeceğiz gibi gözüküyor.

İyi iktisatçı olmanın kriteri geleceğe yönelik tahminlerin ne ölçüde tutturulduğunda değil, verilerin ne kadar yakın takip edilip değerlendirildiğinde kendini gösteriyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 13.03.2012)

Tuesday, March 6, 2012

Doğrudan Yabancı Sermaye

Bir önceki yazımda, bir ülkenin dış dünya ile ilişkilerinin dış ticaret, doğrudan yatırımlar ve portföy yatırımları ile şekillendiğini belirtmiş ve dış ticaret konusuna odaklanmıştım. Bu yazıda da doğrudan yatırımlara odaklanmak istiyorum. Temel olarak, yukarıda adı geçen üç kanaldan hangisi sözkonusu olursa olsun, nicelik kadar niteliğin önemli olduğunu vurgulamalıyım. Nasıl ki dış ticaretin bir ekonomide yarattığı katma değeri sektörel bazda akademik çalışmalarla ölçmek durumundaysak, doğrudan yabancı sermaye girişlerini de aynı yaklaşımla ele almak durumundayız. Bu noktada, her zaman hayali kurulan devlet-üniversite işbirliği ekonomi alanında rahatlıkla gerçekleştirilebilir. Ekonomi ile ilgili tüm bakanlık ve diğer kamu kuruluşlarının görevi yüksek katma değer üreten bir ekonomi yaratmak olduğuna göre ve matematiksel modellere dayalı sektörel analizleri üniversitelerimizin yapması gerektiğine göre, ortaklaşa yapılacak çalışmalarla öncelik vermemiz gereken sanayilerimizi belirlememiz mümkün olamaz mı? Bu çalışmalar sonucunda oluşturulacak bir verimli teşvik yapısıyla yabancı sermayeyi ekonomimize yüksek katma değer ve yeni iş sahaları yaratacak şekilde davet etme rüyamız gerçekleşemez mi? Bence gerçekleşir. Fakat, tamamen tarafsız, çıkar gruplarının etki alanına girmemiş kafalarla iyi organize edilirse tabii.

2011 yılındaki cari açık rakamımız $77 milyar. Bu açığı, hepimizin malumu olduğu gibi ağırlıklı olarak sıcak para, yani portföy yatırımlarıyla finanse ediyoruz. Bu durum, ekonomimizde kırılganlık yaratıyor. Çünkü sıcak para, bir bankaya vereceğiniz basit bir talimatla bir günde ülkeyi terk edebiliyor. Yani, ekonominize hiç sadakati olmayan bir sermaye türü. Uluslararası faiz ve kur hareketlerinde meydana gelen değişimlere bağlı olarak çıkarları nerede olmayı gerektiriyorsa, hızlıca o noktaya doğru yönelebiliyor. Oysa, doğrudan yabancı sermaye adını verdiğimiz yatırım türü, ülkenize üretim yapmaya geliyor. Makina ve teçhizat ya ithal ediliyor ya da yerli piyasadan satın alınıyor ve üretim yapılmaya başlanıyor. Tesisin inşaatını da yerli ya da yabancı bir firma üstlense de yatırım yapılan ülkenin inşaat malzemeleri de kullanılıyor. Tesis çalışmaya başlayınca da istihdam, yani işgücü kullanımı başlıyor. Dolayısıyla, işsizlik sorununun çözümüne katkı sağlanmış oluyor. Çok basit bir anlatımla, doğrudan yabancı sermayenin neden önemli olduğunu sanıyorum ki prensipte ortaya koymuş oldum.

Şimdi biraz istatistiki verilerin arasında dolaşıp, doğrudan yabancı sermayenin Türkiye'ye katkı yapıp yapmadığına dair mütevazi bir analiz yapalım.

International Institute of Finance verilerine göre, 2011 yılında gelişmekte olan ülkelere toplam $430 milyar doğrudan yabancı sermaye girişi gerçekleşiyor. Bu tutarın, yaklaşık $185 milyarı Asya'daki gelişmekte olan ülkelere yönelirken, $129 milyarlık kısmı Latin Amerika'nın gelişmekte olan ülkelerine yöneliyor. Türkiye'nin içinde yer aldığı grup ise toplam $73 milyarlık bir pay alıyor. Türkiye ise $13 milyarlık bir doğrudan yabancı sermaye girişi sağlıyor. 2011 yılında, sıcak para ve banka kredileri girişi ise $20'şer milyar.

Türkiye, 2006-2011 yılları arasında toplam $76 milyarlık yabancı sermayeyi çekebilmiş. Bu süreci 2006-2008 ve 2009-2011 olarak iki ayrı dönemde analiz edecek olursak, 2006-2008 döneminde yılda ortalama $16 milyar ve 2009-2011 döneminde ise yılda ortalama $8 milyarlık doğrudan sermaye girişi gerçekleşiyor. 2006-2008 dönemi, özellikle özelleştirmeler yoluyla halihazırda kurulu olan tesislerin ve kuruluşların satışıyla ortalama $16 milyar noktasına ulaşıyor. Sözkonusu dönemde, Petkim, Türk Telekom ve pekçok özel bankanın yabancılara satışı gerçekleşmişti. Yani, yeni yatırımlar yoluyla yeni üretim tesislerinin kurulması, yeni teknolojilerin ekonomiye kazandırılması, yeni sektörler ya da alt sektörler yaratılması yoluyla istihdama katkı yapan doğrudan yabancı sermayenin Türkiye'ye girişi değil, kendi kurduğumuz kuruluşları satmak yoluyla sınırlı katkı yapan bir doğrudan yabancı sermaye girişi sözkonusu olmuştu.

Doğrudan yabancı sermaye girişi çok ama çok önemli. Ancak, gelen sermayenin hangi koşullarda ve nasıl geldiği bir o kadar önemli. $736 milyarlık bir ekonomide $13 milyarın çok önemli olmadığını ve bu konuda atılacak çok adım olduğunu düşünüyorum. 2006-2011 döneminde, Türkiye'ye gelen doğrudan yabancı sermayenin %76.4'ünün A.B. kaynaklı olduğu ve bu bölgenin resesyonda olduğunu düşünürsek, işimiz bir hayli güç.

Küresel ekonomide daha iyi rekabet etmemizi sağlayacak hangi sektörlerde doğrudan yabancı sermayeyi ülkemize çekeceğimize karar verebilmeliyiz. Doğru teşhislerle doğru çözümlere ulaşmak için var olan analizlerden çok daha derin olanlarına ihtiyacımız var. Daha derin analiz ise politik motivasyondan uzak, tarafsız ve bilimsel bakış açılarıyla mümkün olabilir. Analizler, vizyonumuzu geliştirmeli, bizleri anlamsız politik tartışmaların içine sürüklememeli.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.03.2012)

Friday, March 2, 2012

Dış Ticaretin Analiz Edilememe Sorunu

Bir ülkenin yabancı ülke ekonomileri ile ilişkileri dış ticaret, doğrudan yatırımlar ve portföy yatırımları kanallarıyla şekillenir. Bu kanalların hangi yönde çalışacağı, bir ülkenin kendi ekonomisini dışarıya ne ölçüde açtığı ve kendi yatırımcılarının ekonomik çıkarlarının hangi coğrafyada yoğunlaştığı ile ilgilidir. Türkiye ekonomisinin rakamlarına bu çerçeveden bakıldığında, ekonomimizin niteliklerine ilişkin bazı önemli sonuçlara varabilmekteyiz. Ancak, tartışmaların temeli sağlam analizler çerçevesinde yapılmadığı kanaatindeyim.

Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan tarafından bir süre önce sunumu yapılan ithalat haritası analizini bu hafta açıklanan dış ticaret rakamlarıyla harmanlayarak analiz etmek gerektiğini düşünüyorum. Türkiye'nin dış dünya ile ekonomik entegrasyonu çok önemli. Fakat, nasıl entegre olduğu daha da önemli. Hele, dünyanın neredeyse tüm ekonomilerinin derin sorunlar yaşadığı bir dönemde, bizim nispeten olumlu görünen ekonomimizin dünyaya nasıl entegre olduğunu masaya yatırmak her zamankinden çok daha önemli.

En son açıklanan dış ticaret verilerimiz Ocak 2012'ye ait. İthalatımız, Ocak 2010'daki aylık $11.6 milyar seviyesinden %44.8 oranında bir artış kaydederek Ocak 2011'de yine aylık olarak $16.9 milyar seviyesine ulaşıyor. Ocak 2012'de ise artış hızı önemli ölçüde düşüyor ve Ocak 2011'e göre sadece %2.8 artarak aylık $17.3 milyar seviyesine ulaşıyor. Ancak, ithalatımızın Mart 2011'den bu yana Ocak 2012'de aylık bazda en düşük seviyeye ulaştığını tespit ettiğimizde, ithalatımızın ivme kaybettiğini söylememiz mümkün.

İhracatımız ise, Ocak 2011'de, Ocak 2010'a göre %22'lik bir artışla $9.5 milyar seviyesine gelmişti. Ocak 2011'den Ocak 2012'ye yine aylık bazda baktığımızda artış, %8.6 ile sınırlı kalarak $10.3 milyar seviyesine ulaşmış. Buradan çıkan sonuç, ithalat gibi ihracatın da ivme kaybettiği yönünde.

2011 yılının tamamında, ithalat artış oranı %29.8 iken ihracat artış oranı %18.5 noktasında kalıyor. Böylece, dış açığımız 2011 yılı genelinde artıyor.

Ocak 2012 verilerine göre, ithalatımızdaki düşüşün ana kaynağı lüks tüketim mallarına olan iç talebin zayıflamış olması. Diğer yandan, hammadde ve ara malı ithalatı yaklaşık olarak aynı seviyelerde devam ediyor.

Türkiye ekonomisine ilişkin ana tartışma noktalarından biri, Türkiye'nin ithalat yapmadan ihracat yapamadığı yönündeki iddialar etrafında odaklanıyor. Bu iddianın da temel nedeni, yukarıdaki rakamların da anlattığı gibi, ithalat ve ihracat arasındaki güçlü pozitif korelasyon. Yani, ithalat artınca ihracat da artıyor ya da tam tersi gerçekleşiyor. Bu analizin sonucunda da, Türkiye'deki yerli yan sanayinin çökmüş olduğu ve bu nedenle dış ticaret açığının ve dolayısıyla cari açığın yapısal önlemler alınmadan kapanamayacağı ortaya çıkıyor. Ancak, geçtiğimiz haftalarda ithalat haritasını bir basın açıklamasıyla kamuoyuna sunan bakan Zafer Çağlayan, bu tezi çürüttüğünü ortaya attı.  Ekonomi Bakanlığı bünyesinde yapılan bir çalışmada, 2011 yılında yapılan toplam $210 milyarlık ara ve girdi malı ithalatının %21'lik kısmının ihraç ürünlerinde kullanıldığını ve %72'lik kısmının iç tüketim ürünlerine yönelik olarak kullanıldığını açıkladı. 2011 yılı toplam ithalat tutarı $240 milyar olduğuna göre, ara ve girdi mal ithalatımızın toplam ithalat içindeki payı %87.5. Bakan Çağlayan, işte bu %87.5'lik kısmın analizini yaptı ve %21 oranıyla atıfta bulunduğu ve basit bir hesaplamayla $44.1 milyar bulunan bölümü açıklamaya çalıştı. Fakat, ihracatın çok da ithalata bağlı olmadığını anlatmaya çalışırken, rakamı $58.2 milyar olarak verdi ve bu rakamın üzerine $76.8 milyarlık bir iç katma değer ilavesiyle $135 milyarlık ihracat elde edildiğini açıkladı. Rakamlarda bir tutarsızlık vardı ya da birbiriyle bağlantısız analizler ortaya konularak bir özet verilmeye çalışıldı. Ayrıca, tüm ithalat içindeki ürünlerin %84'ünün Türkiye'de üretimi olmayan ürünler olduğunu belirtti. Bu kafa karıştıran sunumdan kaliteli ve sonuçları kesinlik belirten bir sonuca ulaşabilmek mümkün gözükmedi.

Dış ticaret rakmalarımızla ilgili olarak, son derece ciddi analizlere ihtiyaç var. Konuyu sadece rakamlar ortaya koyarak ve hangi varsayımlara dayandığı belli olmayan analizlerle sunarak ele almak Türkiye'nin ithal ikamesi konusunda yapması gerekenleri ve sahip olduğu sanayi yapısıyla hangi kaynaklara dayanarak büyümesi gerektiğini ortaya koymuyor. Dış ticaretin, Milli Gelir = Yatırım Harcamaları + Tüketim Harcamaları + Kamu Harcamaları + (İhracat - İthalat) formülünde milli gelire ne kadar katkı yaptığını anlamak için temeli sağlam akademik çalışmalara ihtiyaç var. Bakanlıkta yapılan çalışmayı küçümsemek istemiyoruz ama iyi sunulamadığı ortada.

Demek istediğim şu ki, dış ticaret üzerine yapılan analizleri çok yetersiz buluyorum ve akademik dünyanın bu konudaki sessizliğini anlayamıyorum. Doğru teşhis, doğru çözüm demektir. Türkiye, daha teşhisi bile koymaktan aciz durumda.

Arda Tunca
(İstanbul, 02.03.2012)