Pages

Monday, January 30, 2012

Fed Kararları

Geçtiğimiz hafta Fed, yaklaşık olarak 2014 yılı sonlarına kadar kısa vadeli faiz oranlarını sıfıra yakın bir seviyede tutmaya niyetli olduğunu ilan etti. 2008'den bu yana uygulamakta olduğu para politikasını uzunca bir süre daha sürdürmek istediğini ifade ederek, piyasalara öngörülebilir bir perspektif sundu. Kriz ortamının dünyada hüküm sürdüğü bir süreçte, belirsizlik ortamının bir nebze ortadan kalkmasına yönelik bir açılım yaptı. Fed, belli varsayımları ve beklentileri kriter alarak açıklamalarda bulundu.

Fed'in varsayımlarına göre, A.B.D.'de 2012'de büyüme %2.2 ila %2.7 arasında gerçekleşecek. 2013'te ise %2.8 ila %3.2 arasında olacak. Bugün için %8.5 olan işsizlik rakamı da büyümedeki olumlu beklentiler paralelinde 2013'te %8'in biraz altına inecek. Enflasyonda ise enflasyon hedeflemesi yöntemi kullanılarak yıllık enflasyon %2 seviyesinde tutulacak. Bu varsayımlar altında, faiz oranının sıfıra yakın bir seviyede tutulacağına dair niyet ortaya koymak ne anlama geliyor?

Öncelikle, Fed'in açıklamaları piyasalar ile arasında bilgi paylaşımında bir şeffaflık yaratmaya yönelik. Bu şefaflıktan ise, piyasaların beklentilerinin yukarıda ifade edilen varsayımlara yakın beklentiler oluşturması hedefleniyor. Bu ortamda, güçlenmesi yıllar sürecek Amerikan ve dünya ekonomisi koşullarında, A.B.D. kendi ekonomisi için faizleri sıfır seviyesinde tutarak büyümeyi desteklemiş olacak. Büyümeyi desteklerken, bono-tahvil faizlerinin de düşük seyretmesiyle (bugünlerde 10 yıllık tahvillerin faizi %2 civarında) kamu borçlanmaları da düşük maliyetlerle gerçekleşecek ve bütçe açıklarının daralmaya başladığı bir sürece girilecek. Ancak, faiz oranının sıfıra yakın olduğu bir durumda enflasyon %2 civarında seyrederse kim tasarrufa yönelir? Tabii ki kimse. Fed'in açıklamalarından anlaşılıyor ki büyüme, harcamaların canlı tutulması yoluyla sağlanacak. A.B.D.'de işsizlik rakamının yüksek, bugünkü krize sebep olan konut piyasasının kötü koşullarda olduğu düşünüldüğünde, Fed'in ortaya koyduğu niyetin yerinde olduğunu düşünüyorum.

Fed'in başındaki Bernanke, akademik yaşamını krizler üzerine yaptığı çalışmalarla geçirmiş bir başkan. Para politikası uygulamaları alanında, faizi sıfıra yaklaştırdıktan sonra yapabileceği pek birşey kalmamış durumda. Bundan sonra yapacağı, piyasaların gidişatını izlemek. Alınan ya da niyetlenilen kararların, ekonomide arzu edilen sonuçları verip vermeyeceği ve Amerikan hanehalklarının ya da firmalarının büyük bir bölümünün yeniden kredi verilebilir statüsüne ulaşıp ulaşamayacağını izlemek gerekecek. Avrupa'da krizin derinleşmesi halinde, A.B.D.'nin bankacılık sistemi üzerinden Amerikan bankalarının Avrupa'daki pozisyonları nedeniyle olumsuz etkileneceği kesin. Böyle bir durumda, yeni parasal ya da mali kararların alınabilmesi konusunda A.B.D.'nin yönetsel manevra alanı mevcut. Avrupa'daki gibi bir yönetim krizi yaşanması zor. Ancak, bazı kararların alınması, A.B.D.'de seçim yılı olması nedeniyle zor olabilecektir. Bernanke, 2014 yılının başlarıına kadar Fed'in başkanlığını devam ettirecek. A.B.D. cephesinin, Avrupa Merkez Bankası (E.C.B.)'nın eski başkanı Trichet gibi genişleyici sıkılaştırma gibi bir modelin arkasına sığınmaması büyük şans. A.B.D.'de de yönetsel krizler yaşanabiliyor ama Avrupa'dakiler kadar derin olmuyor.

Sonuç itibariyle, Fed'in ortaya koyduğu yaklaşım doğrudur. Şeffaflık ve öngörülebilirlik sağlaması açısından piyasalara önemli mesajlar vermektedir. Ancak, yukarıda rakamlarla ortaya konan varsayımlar altında. Bu göstergelerde meydana gelecek önemli sapmalar, ortaya konan niyeti başka bir yöne çekebilir. Yani, Fed de ceteris paribus diyerek konuştu. Tahmin yapabilmek, varsayımları sık sık gözden geçirmeden olanları yorumlamak çok zor.

Arda Tunca
(İstanbul, 30.01.2012)

Friday, January 27, 2012

Not Defterimden Alıntılar - I

20. y.y., dünyayı alt üst eden gelişmelere sahne oldu. Hem kendi yaşamımdan ya da benim neslime ait olan dostlarımla yaptığım tartışmalardan hem de okuduğum kitaplardan ve makalelerden de teyit edebildiğim gibi, hızlı değişimlerin yüzyılı oldu 20 y.y. Dünya savaşları, buluşlar derken, 20. y.y.'ın son çeyreğinde tarihin vurucu olaylarına tanıklık ettik. Gecenin geç bir vaktinde, müzik eşiliğinde evde okuma yaparken aklıma gelmiş ve bu olayları tamamen kendi tecrübelerimle sıralamışım. Bunlara bir de aile ve aile çevresinde dinlediğim hikayeler ilave olmuş notlarımda.

1977 yılını 78'e bağlayan yılbaşında Berlin Duvarını görmüş olmam ve Eylül 1989'da Doğu Almanya'nın sınırlarını açarak, vatandaşlarının Federal Almanya'ya geçişine izin vermesine kadar giden yolculuğu takip etmem, tarihe yaptığım en ilginç tanıklık olarak hafızamda kalmış. Bir Alman lise öğretmeni olan Hans Gerd Kuxdorf liderliğinde, İstanbul ve tüm Ege Bölgesi'ndeki tarihi eserleri gezdiğim 3 haftalık bir gezi sırasında, gezideki Alman öğrencilerle beraber izlemişim Doğu Alman vatandaşlarının o zamanki Çekoslovakya üzerinden Federal Almanya'nın Bavyera eyaletine girişlerini. Sonra da 3 Ekim 1990'da iki Almanya birleştiler. Beethoven'in 9. Senfoni'sinin yeni Alman milli marşı olup olmamasının tartışıldığını not almışım. Alman toplumuyla hayatım boyunca yakın ilişkilerimin olmuş olması da sanırım çok etkilemiş beni. Hem kendi hayatımdan gelen özel nedenlerle hem de yaşananların başlı başına enteresan olması nedeniyle çok çarpıcı olarak yorumlamışım iki Almanya'nın birleşmesini.

Diğer büyük bir olay olarak, S.S.C.B.'nin dağılması gelmiş listemde. Gorbachev'in Perestroika (yeniden yapılandırma) ve Glasnost (şeffaflık) adını taşıyan değişim politikaları üzerine Oral Çalışlar'ın bir de kitabını okumuşum o günlerde. Hatta, Jack London'ın Demir Ökçe (Iron Heel) adlı romanına da kafayı takıp, iktisat okumaya karar verdiğim günler olmuş o günler. İşçi ve işveren sınıfları arasındaki çıkar ilişkilerinde çelişkileri yakalayıp sorular üretmişim kafamda. İşte böyle bir zamanda, S.S.C.B.'nin dağılması gibi bir olaya tanıklık etmek büyük bir keyif vermiş bana. Notlarımda çok belli.

Üçüncü büyük olay da 1980 ihtilali olmuş bende iz bırakan. Henüz 9 yaşında bir çocuk olarak hoşuma gitmiş terörün bitmesi. İstanbul'da, Tünel'den yukarı çıkarken patlayan bombalı pankart ve eli silahli anarşistlerin yanımızdan geçerek koşmaları, eve defalarca üniversite işgalleri nedeniyle perişan bir vaziyette gelen babam ve o dönemin meşhur benzin kuyrukları hafızamda derin izler bırakmış. İhtilalin, Türkiye'ye nelere mal olacağını çocuk aklımla kavrayamamışım ama sonuçları berbat da olsa, tarihi bir süreci bugünün çocuklarına anlatabiliyor olmak ilginç geliyor ve 40 yaşında olduğumu gözüme vura vura hatırlatıyor bana.

Not defterlerimden, geçmişin önemli siyasal ve toplumsal olaylarını çekip aldım şimdilik. Bunun gibi başka önemli gördüğüm kişisel anılarımın ya da toplumsal olayların kayıtlarını aktarmaya söz verdiğim gibi devam edeceğim.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.01.2012)

Thursday, January 26, 2012

Döviz ve Faizde Gelişmeler

Son zamanlarda okuduğum ekonomik değerlendirmelerde, "T.C.M.B.'nin dövize müdahalede başarı elde etmesi" gibi ifadelere rastlıyorum. Bazı yorumcular, bu yöndeki ifadeleriyle T.C.M.B.'nin piyasaya Dolar enjekte ederek Dolar/TL kurunun belli bir seviyenin üzerine çıkmasını engellemiş olduğunu anlatmak istiyorlar. Bu yoruma katılabilmeme imkan yok. T.C.M.B.'nin yaptığı döviz müdahalelerinin yanlış olduğunu sıkça ifade ettim. Halen de bu fikrimi korumaktayım. EUR/USD paritesinin 1.27 civarına (hatta 1.2624'e) geriledeği günlerde, USD değer kazanmış ve doğal olarak TL'ye karşı da değerlenmişti. T.C.M.B., bu parite hareketine karşı döviz rezervlerini devreye soktu ve piyasaya Dolar satarak, USD/TL kurunu kontrol altında tutmaya çalıştı. EUR/USD paritesi, 1.20'ye doğru bir gelişme kaydetseydi, T.C.M.B.'nin piyasaya müdahalesi, döviz rezervlerimizi ne kadar daha eritecekti? Neyse ki, EUR/USD paritesi 1.30'a doğru ilerledi ve USD/TL kuru yeniden geriledi. Yani, T.C.M.B.'nin yönetmediği ama yönetmeye kalkıştığı bir parasal alan için tesadüfler sonucunda T.C.M.B. için arzulanan bir noktaya gelinmiş olması nasıl müdahalede başarı olarak görülebilir? Kısa bir süre önce, Sn. Mahfi Eğilmez'in Kendime Yazılar adlı blog sitesinde bir yazısına yaptığım bir yorumu ve Mahfi Bey'in verdiği yanıtı hatırlamak zorunda kaldım. Piyasanın tesadüfler sonucunda T.C.M.B.'nin dövize müdahalelerini haklıymış gibi göstermesi konusunda olacaklara değinmiştik. Düşünülen gerçekleşti galiba. Piyasa nezdinde T.C.M.B., kazanmaması gereken bir itibarı kazanmış olacak sanki. Bankalar bile ekonomik değerlendirmelerinde, dövize müdahaleleri bir başarı olarak görüyorlarsa birilerinin de çıkıp, bunun böyle olmadığını anlatması lazım.

Şimdi, yukarıda yazdıklarım çerçevesinde, önümüzdeki günlerde USD/TL kurunun 1.82-1.84 aralığında dolaşacağını düşünmek gayet mümkün. Ancak, T.C.M.B.'nin kura müdahaleleri nedeniyle değil. EUR/USD paritesinde önemli bir hareketlenme beklentisi en azından bu hafta için pek yok gibi. Genel anlamda, piyasada mevcut tüm risklerin fiyatlandığı bir andayız. Yani, € Bölgesi'nin borç krizi, Hürmüz Boğazı ile ilgili gerginlikler, v.s. tüm olası önemli gelişmeler fiyatlanmış durumda. Fakat, önümüzdeki günlerde reel anlamda (ithalat yapmak amacıyla) dövize talep gelecektir ve T.C.M.B. yeniden müdahale ederek döviz fiyatını en azından yatay bir seyir halinde tutmaya çalışacaktır.

Türkiye ekonomisi, soğuma sinyalleri vermeye başlıyor gibi. € Bölgesi'ne ilişkin kriz havası Avrupa Merkez Bankası'nın fonlamalarıyla biraz dağılmış gözüküyor. Küresel piyasalarda risk iştahında bir artış var ama kalıcı olduğunu düşünmek hata olur. USD/TL kuru da nispeten stabil bir durumda. Bu şartlar altında, son 10-15 günlük bir süreçte yabancıların TL cinsinden varlıklara yöneldiklerine tanık olmaktayız. T.C.M.B., %5.75 oranlı politika faiziyle son günlerde fonlama yaparak likidite de sağlayınca, piyasadaki fonlama maliyetleri de düştü. Bu ortamda, son yapılan T.C.M.B. Para Politikası Kurulu (P.P.K.) toplantısından yeni bir faiz kararı çıkmadı.

Hazine ihalelerinin yoğunlaşmaya başladığı haftalarda, faizlerin düşüşü kamu maliyesi açısından olumlu bir gelişme olarak düşünülebilir. Nitekim Hazine, geçen hafta 4.6 milyar TL'lik borçlanma gerçekleştirdi. Ocak ayınıda toplam borçlanma, 16.7 milyar TL oldu. Hazine, Ocak ayını böylece kapatmış oldu. Hazine'nin önümüzdeki aylardaki itfa rakamları, faiz oranıyla ilgili öngörüler için önemli. Buna göre, Şubat'ta 16,4 milyar TL, Mart'ta 13.8 milyar TL, Nisan'da ise 17.2 milyar TL tutarında itfalar gerçekleşecek. Mayıs, Haziran ve Temmuz aylarının toplamı ise 5.8 milyar TL. Yani, kamu maliyesi için kritik aylar Mayıs'a kadar sözkonusu. Bu süreçte, faiz oranlarındaki gelişmeleri dikkatle izlemeliyiz. T.C.M.B.'nin P.P.K. toplantılarında uzunca bir süre faiz oranı değişikliğine gideceğine pek ihtimal vermiyorum. Ancak, iktisatçılar varsayımsız konuşamadığı için ceteris paribus (diğer şartlar sabit kalmak suretiyle) demek zorundayım.

Arda Tunca
(İstanbul, 26.01.2012)

Thursday, January 19, 2012

İktisadi Kriz mi, İktisadın Krizi mi?

Financial Times gazetesinde, kapitalist düzenin bugün içinde bulunduğu durumu özetleyen bir yazı dizisi yayınlanıyor bugünlerde. Dünya ekonomisini yöneten ya da geçmişte yönetmiş kişilerin ve akademisyenlerin, gazetecilerin yazılarına yer veriliyor yazı dizisinde. Küresel krizin sebepleri ve krizin bugüne ve geleceğe ilişkin olası etkileri tartışılıyor yazılarda.

İktisadın bilimsel olarak ortaya çıkışı, Adam Smith'in Ulusların Zenginliği adlı çalışmasının yayınlandığı yıl olan 1776'dır. Ekonomi, bir olgu olarak 1776'dan önce de elbette ki vardı ama bilimsel bir formasyona kavuşmasını Adam Smith'e borçludur. Klasik iktisat olarak adlandırılan bilimsel iktisadın ilk ekolü, politik iktisadın da doğuşudur aynı zamanda. Klasik iktisatta, Ricardo, Say, Mill, Malthus gibi teorisyenlerin katkılarıyla piyasa mekanizmasının işleyişi değişik açılardan incelenmiş ve kapitalist ekonominin temelleri teorik bazda atılmıştır.

Marx'ın Das Kapital adlı eseri 1867'de yayımlanmıştır ve kapitalizmin bir eleştirisidir. Das Kapital'den 33 yıl sonra, 1900'de Veblen'in isimlendirmesiyle ile ortaya çıkan, Jevons, Menger, Walras gibi iktisatçıların çalışmalarıyla ilerleyen Neo-klasik Okul, iktisadı, sofistike bir bilime dönüştürmüştür. Bu dönemde eserlerini verenler arasında Avusturya'lı iktisatçıların çok önemli bir yeri vardır. Mises, Hayek, Boehm-Bawerk, Schumpeter gibi iktisatçılar Avusturya Okulu'nu temsil etmişlerdir.

1929 iktisadi kriziyle beraber Keynes sahneye çıkmıştır. Kriz ortamındaki bir kapitalist ekonominin krizden çıkışı için çareler ortaya atarak adeta bir devrim yapmıştır. Keynes, 1944'te A.B.D.'nin New Hampshire eyaletinin Bretton Woods kasabasında temelleri atılan yeni bir ekonomik düzenin de mimarı olarak rol oynamıştır ve Bretton Woods toplantıları, I.M.F. ve Dünya Bankası'nın kuruluşunun temellerini atmıştır.

Yukarıda, çok ama çok kısaca iktisadın temel okullarının sadece başlıklarını attım. İktisatta, bu okulların uzantısı olarak oluşmuş alt okullar da ortaya çıkmıştır. Ancak, yukarıda adını zikrettiğim okullar iktisadın bir nevi ana başlıklarını oluşturmaktadır. Tabii ki bu, benim başlıklarımdır ve başka bir bakış açısıyla başkaca başlıklar da atılabilir. Ancak, bu yazıdaki değerlendirme şahsıma aittir. Değerlendirmelerim, aşağıda sıraladığım sorulardan temelini almaktadır.

Financial Times'ta okuduğum yazı dizisinin içindeki bazı yazılar, iktisadın temel kavramlarını sorgular nitelikte. Bu tip sorgulamalar, son yıllarda artan sıklıkta yapılmaya başladı. Sıkça sorulan soruların bazılarını aşağıdaki gibi sıralamak mümkün:

  1. Piyasa mekanizması, Klasik iktisadın öngördüğü ve Avusturya okulunun iddia ettiği gibi kaynakların etkin dağılımını sağlamaktan aslında uzak mı?
  2. Küreselleşen dünyada, Marx'ın dile getirdiği gibi, kar marjlarının düşüşüyle kapitalizm son evresine mi girdi?
  3. Kapitalizm, krizi kendi doğasında taşıyan bir kavram mı yoksa piyasanın rasyonelliği varsayımında mı bir varsayım hatası sözkonusu?
  4. Schumpeter'in ortaya attığı yaratıcı yıkım kavramı kapitalist düzende gerçekten işleyebilir mi yoksa kapitalizm, artık kendini yenileme gücünden giderek uzaklaşmaya mı başladı?
  5. 2008 kriziyle başlayan küresel kriz sürecinde, krizden önemli boyutta etkilenen ülkeler Keynesyen politikalara sarıldılar ve maliye politikalarıyla ekonomilerini ayakta tutmaya çalıştılar. Keynesyen politikalar, her kriz döneminde işe yarayabilecek mi yoksa alternatif politikalar bulunarak bir paradigma değişikliğine mi gidilmeli?
Dünya, bu soruları sürekli soruyor ama henüz bir cevap bulamadı. Piyasada işlem yapan yatırımcılardan teorisyenlere kadar herkes iktisadın temel kavramlarını tartışır durumda. Geçen yıl Londra'da bir bankanın davetlisi olarak katıldığım bir toplantıda, dünyaca meşhur yatırımcı Jim Rogers da vardı. Doğrusu, Georgizm gibi bir kavramı ya da Malthus'un nüfus teorisini tartışacağını hiç düşünmezdim. Böylesi bir duruma bile tanık olduğumuz bir ortamdayız.

Teorik platformda iktisat, 1970'lerden başlayarak matematiksel modelleri çok yoğun olarak kullanmaya başlamıştı. Ancak, bu modeller teorik sorunları çözmekten uzak kaldı. Hatta, ciddi bir vizyon daralması sorununa da sebep oldu. News School'un önemli akademisyenlerinden Robert Heilbroner, iktisat biliminde vizyon yaratamama sorununu ele alan bir kitap yazdı ve bu sorunu bir kriz olarak niteledi. Matematiğin çok yoğun kullanımına itiraz, Fransa'dan da geldi ve matematiksel modellerle adeta otistik bir hal alan iktisadi analizin, bu açmazdan kurtulması için post-otistik adlı bir akım ortaya çıktı. Sonuç olarak, tanımlamalara dayalı (diskriptif) modellerden matematiksel modellerin aşırı kullanımına geçiş de yukarıda sıraladığım ve son günlerde sıkça sorulduğuna tanık olduğum sorulara cevap olamadı. Paul Krugman, New York Times'ın blog sayfasında okuduğum bir yazısında, matematiğin iktisadın amaçlarına hizmet ettiği sürece kullanımına itirazı olmadığını söylüyordu.

Dünya, sık sık krizlere giriyor ve çıkış yolunu bulmakta giderek zorlanıyor. Ekonomik krizler, yeni düzenin doğal bir parçası haline geliyor adeta. Bu şartlar altında, asıl krizde olan, krizdeki ekonomiler mi, krizlere çare bulamayan iktisadın kendisi mi?

Arda Tunca
(Rotterdam, 19.01.2012)

Tuesday, January 17, 2012

Gündemin Sıcak Konuları: Petrol ve Euro

İran ile ilgili gerginlik devam ediyor olmasına rağmen, uluslararası ekonomi ve politik durumda, son iki haftadır olumlu ya da olumsuz bir gelişme meydana gelmediği için Brent petrolün varili yaklaşık $112-114 aralığında istikrarlı bir şekilde seyrediyor. 5 Ocak tarihli ve “Petrol Fiyatlarında Yeni Bir Dönüm Noktasında mıyız?” başlıklı yazımda petrol fiyatlarının İran gerginliği kaynaklı yükselişinde aslen önemli bir arz kısılmasının gerçekleşmeyeceği tahmininde bulunmuştum. Konuya ağırlıklı olarak A.B. ve Asya üzerindeki etkiler ekseninde bakmıştım. Ancak, A.B.D. Hazine Bakanı Geithner’in Japon Maliye Bakanı Jun Azami ile görüşmesi ve Japonya’nın İran’a olan petrol bağımlılığını düşürmesini istemesi, özellikle Asya cephesinde bir uluslararası politika hamlesininin A.B.D. açısından gerekli olduğunu açıkça ortaya koydu. Zira, A.B.D.’nin Asya’da, Çin ya da Hindistan’dan önce gelen müttefiği Japonya. İran’ın Japonya için önemi ise şöyle: Öncelikle, Japonya son 5 yılda İran’dan aldğı ham petrolü %40 oranında indirmiş durumda. Bu da, bugün itibariyle Japonya’nın toplam ham petrol ithalatında İran’ın payının %10’a tekabül ettiğini söylüyor. Ayrıca, Japonya mümkün olan en kısa sürede İran’dan satın aldığı ham petrol miktarını %10 oranında daha indirmeyi planlıyor. Bu şartlar altında da petrol fiyatlarının ciddi şekilde yükselmesi için bir neden yok. Çünkü, petrolün arzıyla ilgili herhangi bir sıkıntı yine gerçekleşmemiş olacak. Tedrici bir şekilde Japonya, petrolü İran yerine başka bir ülkeden ithal edebilirse, toplam arz da önemli bir değişiklik olmayacaktır. Yeni durum, İran‘ı uluslararası arenada yalnız bırakmak amacına daha çok hizmet edecektir. Herhangi bir savaş durumunu ise fiyat gelişimiyle ilgili öngörülerime dahil etmiyorum. Çünkü, savaşın petrol fiyatlarını önü alınamayacak şekilde fırlatacağı aşikar. Savaş halinde, S. Arabistan arz açığını kapatmak için devreye girene kadar petrol fiyatları göğe doğru yükselir.

Euro kriziyle ilgili gelişmeleri yakından takip etmeye devam ediyoruz. Adeta maç seyreder gibi izlediğimiz Merkozy görüşmelerinin sadece mali disiplin konusuna odaklandığını ve mali disiplini mali birliğe dönüştürmek için somut ve kararlı adımların atılmadığını ve atılma olasılığının da zayıf olduğunu gözlemlemekteyiz. İkilinin yeni gündeme getirdiği finansal işlem vergisi de Avrupa içindeki karar mekanizmalarının son derece ağır işlemesi nedeniyle kısa sürede devreye giremeyecek. Ayrıca, finansal işlemlerden vergi alınacaksa, hangi işlemlerden olacağı konusunda da süratle netliğe ihtiyaç var. Zaten, güven ortamının zayıflığı nedeniyle bankalararası piyasada ve bankacılık kesimiyle reel kesim arasında kredi mekanizması çalışmıyor. Bu şartlar altında, Merkozy görüşmeleri giderek azalan bir beklenti ve heyecanla izlenecek. Yani, görüşmelerden kamuoyunun marjinal katkı beklentisi düşecek.

Tekrar etmekte fayda var. Uluslararası entegrasyon teorilerinin ve optimal para alanı prensiplerinin uygulanmadığı bir durumda parasal birliğin başarılı olarak sürdürülmesi imkansız. Haas ve Mundell-Fleming modellerine atıfta bulunma ihtiyacı hissediyorum.

AB açısından tehlikeler devam ediyor. Avrupa Merkez Bankası (E.C.B.), Avrupa bankalarına 3 yıllık kredi imkanı sunan bir hamle yaptı. Şubat sonunda da ikinci bir fonlama gelecek. Birinci fonlamanın zonunda, bankaların elde ettikleri likiditeyi yine E.C.B.’ye vererek E.C.B.’nin bilançosunu tarihinin en büyük noktasına getirdiğine tanık olduk. Yani, Avrupa bankacılık sistemi, elde ettiği likiditeyi reel kesime kredi olarak aktarmadı. Bankacılık sistemi, kendi içinde de kredi mekanizmasını hareketlendiremedi.

Ekonomik sıkıntıların yoğun hissedildiği A.B. ülkelerinin borçlanma faizlerinde düşüşler gözlemlemekteyiz. Yani, sorunlu ülkelerin borçlanma maliyetlerinin indiğini izliyoruz. E.C.B Başkanı Draghi, Avrupa’nın ekonomik koşullarında bir düzelme olarak yorumluyor bu durumu. Fakat, özel kesimin kendi içinde kredi mekanizmasını çalıştıramadığı durumda bankaların çaresizlikten bono ve tahvile plasman yapması mantıklı değil mi? E.C.B.’den % 1 ile fonlama sağlayan A.B. bankacılık sisteminin kredi çarpanı mekanizmasını hareketlendirememesi, bankaların bono ve tahvil getirileriyle ayakta kalmaya çalışması anlamını taşımıyor mu? İtalya’nın borçlanma sorunlarının gün yüzüne çıkmaya başladığı 2011 yılının ortalarına kadar A.B. dışından € 320 milyar, A.B.’nin bono ve tahvil piyasısına giriş yapmıştı. 2011’in ikinci yarısında ise, bu piyasadan €130 milyar A.B. dışına çıktı. A.B.’ye duyulan güvendeki azalma €/$ paritesini de 1.34 seviyesinden 1.27 civarlarına getirdi.

Yunanistan ve İtalya’nın borçlanma sorunları, Euro alanının dağılıp dağılmayacağına dair soru işaretlerini halen gündemde tutuyor.

2012’yi petrol fiyatlarının yükseleceğine ilişkin endişeler ve Euro alanının borçlanma sorunlarıyla açtık dersek hatalı bir tespit yapmış olmayız sanırım.

Arda Tunca
(Amsterdam, 13.01.2012)

Yaşam Yürüyüşü

Sarı, yeşil, kahverengi yaprakların, toprak yolu halı gibi örttüğü yumuşacık bir zeminde, sonbaharın serin, tertemiz havasını içime çeke çeke yürüdüm. Zorlukların, keyiflerin, ızdırapların, mutlulukların, pişmanlıkların ve coşkuların içinden ilerleye ilerleye yolun sonuna varmaya çalıştım. Geleni cesaretle yaşamak vardı içimde. Yolun nereye gideceğini, varacağımı, nerede sonlanacağını bilmeden yürümek ve göğüslemek vardı geleni. O an ne önyargılar, ne eskiden kalan anılar, konular ne de yolun nereye varacağını bilmek vardı. O an, sadece ve sadece ilerlemek vardı kafamda. İlerledim de. Durmadan ama hiç durmadan ilerledim. Geride kalanlar terketmişti beni ve yalnızdım artık. Bir bulut çıkıverdi karşıma. Bir an, sisin içinde buldum kendimi. Griydi, karanlıktı ve ürperticiydi bulut. Üşüdü yüreğim. Donmadım ama. Kendime sarıldım çaresizlikte. Çaresizlikten sıyrılmanın en iyi yolunun, çaresizliği düşünmemek olduğunu anladım, öğrendim. Cesareti kaybetmemekti çaresizliğin korkusunu üstünden atmanın yolu. Sıyrıldım buluttan, güneşi gördüm bir an. Gökkuşağı yoktu ama yine de her rengi vardı yeryüzünün, bize sunduğu.

Gevşedim güneşin sıcaklığıyla. Eridim, gittim. Bir an kanat açasım geldi. Yolun başındaki anlarımı, günlerimi hatırladım. Bıkmadan, usanmadan, zamana karşı aldığım yoldaki hikayelerim canlandı gözümde. O günler olmasaydı, bugünler gelmezdi diye düşündüm bir an. Çok kutsal, çok duygu yüklü geldi kendimle konuşmam. Güneşe doğru yürüdüm inatla, ama sindire sindire. Acele etmeden. Bir an durdum. Acaba yine beni ürpertecek bulutlar çıkar mıydı karşıma? Çıkarsa ne yapardım? Yine çıktı diye, tecrübeme güvenip yürür müydüm yoksa? Ya da, hiç bilmediğim bir duyguymuş gibi üşümek yine mi sıfırdan başlardı herşey? Hiç bilemiyordum bunu. Cevap da aramıyordum soruma. Bilmek istemiyordum sonunu zaten.

Yine ilerledim. Yine yürüdüm. Akşam oldu. Karanlığın gizeminde kaybolmak hoşuma gitti. Sadece ben ve gece vardı dünyada o an. Yeryüzü bir başka güzel, bir başka içine sindirilecek renkler sundu. Ne yapsam görmüyordu kimse. Düşündüklerimin yüzüme yansımalarına da aldıramıyordu kimse. Görmüyorlardı çünkü. Hoşuma gitti gece. Gecede daha bir kendimle başbaşa, daha bir dünyayla barışık ve daha az yozluk gördüm insanlara dair.

Yürümeye devam ettim. İnsanları farkettim. Her cinsini, her rengini, her türünü tanıdım insanların. Arada koluma girdi birileri. Arada da ben girdim koluna birilerinin. Arada da ayaklarıma takıldı birileri. Kolay da olmadı kurtulmak ayaklarıma takılanlardan her zaman. Zamanın hakkını vere vere, insanların da hakkını vermeyi denedim. Onca çeşidi içinde, iyisi, kötüsü, namuslusu, namussuzuyla insanın aslında insan olduğunu anladım. İnsanın sevilenini, sevilmeyenini kendim tarttım, biçtim. İnsanı insan diye sevemedim. Çiçekler, böcekler, gri bulutların ürpertisi bile bazen daha bir güvenilir geldi. Sevemedim pekçoğunu insanların. Genel bir sevginin neye dayandığını da anlamadım. Bencilce geldi bu sevgi. Bu sevgiyi de sevemedim.

Yol devam etti. Yapraklar yumuşatıyordu yolu. Hüzünlü bir hikayeydi yaşam. Yürüdükçe eskittiğim yol, bir an bir baktım ki sadece bana ait. Aslında kimse yok benden başka.


Arda Tunca
(İstanbul, 20.11.2011)

Monday, January 9, 2012

Not Defterimden Alıntılar

1988 yılından beri tuttuğum notlarım, yazılarım, el yazılarımla dosyalarımın içinde duruyor evimde. Bu yazıların içinde kısa notlar, şiirler, günlük hayattan anılar, ekonomi ile ilgili yazılar, bir konuyu biraz derinlemesine öğrenmek için yaptığım küçük çaplı araştırma nitelikli yazılar var. Yazılarımın bir kısmı, Banka ve Ekonomik Yorumlar, Finans Dünyası, Eko Vitrin gibi dergilerde ve Dünya Gazetesi’nde yayınlandı.

Elimde, sürekli tuttuğum bir not defterim var. Bu not defterinde, sürekli olarak aklıma gelenler, öğrendiklerimi kaybetmemek isteğiyle düştüğüm notlar, okunacak kitaplar, dinlenecek müzikler ve daha nice ilgimi çeken şeyler var. Yazı yazmaya oturduğumda, bu notlardan besleniyorum. Yazdıklarımın, yazacaklarımın temel kavramları, fikirleri bu notlardan geliyor büyük ölçüde.

Eskiden yazıp, bugün beğenmediğim yazıları ise düzeltmiyorum. Yıllar itibari ile değişen görüşlerimi, hatalarımı, iyi yaptıklarımı ya da yapamadıklarımı, kısaca kendi evrimimi bu eski yazılardan takip ediyorum. Neler okuyup, hangi kaynaklardan neler öğrendiğimi, neleri sevip sevmediğimi de yine bu notlar sayesinde takip edebiliyorum. Keyif veriyor bunu yapmak ve yazı yazmayı disipline ediyor.
Kitap okurken, kitapların üzerine hiç not almazdım eskiden kitaplarıma kıyamadığım için. Kitap okurken not kağıtları dururdu yanımda. Onlara not alıp, kitapların arasına yerleştirirdim. Fakat, kitapları kullanırken, aralarından düşen notları kaybettim zamanla. Baktım ki olmuyor, ben de başladım kitapları çizip, sayfaların yanlarında not tutmaya. Başka türlü başa çıkılır gibi değildi bu işle zira. Okuyup öğrendiklerinizi referans olarak kullanmak istediğinizde çok arıyorsunuz ve zaman kaybediyorsunuz aksi takdirde. Atatürk’ün, hayatı boyunca 4.000 kitap okuyup, kitapların sayfa kenarlarına not aldığını öğrendiğimde, hem çok okuyup hem de daha sonra okunan bilgilere geri dönmenin başka yolu olmadığını düşünüp, kitaplarıma çok da acımamam gerektiği kanaatine varmıştım. İyi ki de öyle yaptım. Hayatım kolaylaştı. Kullanılmış kitaplar satan kitapçılara bunları ileride satmaya kalksam, yıpranma payları yüksek olduğu için bir hayli düşük fiyata giderler ama böyle bir niyetim yok nasılsa.
Şimdi bu not defterlerimden, yazıya dönüşememiş bilgileri sadece bilgi amacıyla yazı haline getirip, burada paylaşmaya başlayacağım. Amacım, bu bilgileri düzenli bir formatta tutabilmek. Bakalım iyi bir iş yapmış olabilecek miyim? Bir nevi bir proje bu ve biraz zaman ve emeğe ihtiyacım olacak. Bu yazılara da "Not Defterimden Alıntılar" başlığını koyacağım.

İnsan genelde bilgi edinmek ve estetik bir haz yakalamak için okuma yapıyor. Bilgiler, mesleki kitaplardan, özel ilgi alanımıza giren başlıklarda toplanan ama mesleğimizle ilgisi olmayan diğer kitaplardan, gazetelerden ve dergilerden geliyor. Estetik amaçlı okuma ise, edebi eserlerden. Bazen, insanın okuma isteği bir tarafa daha fazla kayabiliyor ama her okuduğumdan aldığım notlarım oluyor. Hem kitap aralarında hem de not defterimde. Dijital dünya, pek bir katkı yapmadı ve kolaylaştırmadı hayatımı doğrusu. Sadece, beğendiğim yazıları, makaleleri tarayıp, dijital bir arşiv oluşturmama yaradı. Bu da önemli bir katkı gerçi ama okuma anında bilgileri tasnif etmem konusunda hiçbir yararı yok.

Sonuç itibariyle disiplinli okuma yapmak, öğrenmek, öğrendiklerinizi çok yönlü yorumlama çabasına girişmek zor zanaat. Her zaman, bol bol okumak ve okuduklarımızı özümseyip, kendimize ve çevremize yararlı bilgiler haline getirebilmek dileğiyle. Bakalım, benim proje nasıl ilerleyecek?

Arda Tunca
(İstanbul, 08.01.2012)

Thursday, January 5, 2012

Petrol Fiyatlarında Yeni Bir Dönüm Noktasında mıyız?

İran'ın nükleer çalışmalar yaptığına ve Uranyum zenginleştirme projeleri çerçevesinde askeri amaçla nükleer imha silahları geliştirdiğine dair şüphelerle, A.B.D ve İran arasında uzun zamandır süregelen bir siyasi gerginlik sözkonusu. Bu gerginlik, Rusya, Çin ve A.B.'nin de zaman zaman müdahil olduğu bir eksende inişili, çıkışlı bir yoğunluk grafiği izliyor. Petrol fiyatları da bu gerginliğe paralel olarak düşüyor ya da yükseliyor.

Petrol, ekonomik faaliyetlerde beliren durgunluk ya da canlanma göstergelerine bire bir bağlı bir emtia. Her emtia fiyatının içinde spekülatif talebin mutlaka var olduğunu söyleyebiliriz ama petrolün fiyat oluşumunda ekonomik faaliyetlerin seyrine göre oluşan reel talebin çok ciddi bir payı var. Petrol, üretimde girdi maliyetleri açısından çok önemli.

Arap Baharı, 2011 yılının Şubat ayında başlamıştı. Petrolün arzında meydana gelebilecek olası bir daralma nedeniyle, petrol fiyatları varil başına $100 seviyesini kırmıştı o günlerde. Petrol arzına dair endişelerin yoğunlaşmasına, Libya'daki politik çalkantılar sebep olmuştu ama o dönemdeki fiyat yükselişi spekülatifti. Çünkü, Libya'nın dünya petrol rezervlerinin büyüklüğü ve günlük üretim miktarı açısından O.P.E.C.'in kontrol edemeyeceği, daha doğrusu yok olan arzı yerine koyamayacağı bir durum yoktu ortada. Bu nedenle, ancak S. Arabistan ya da İran'da yaşanabilecek bir gerginlik petrol rezervlerinin kullanımı adına bir risk oluşturabilirdi. Son haftalarda yoğunlaşan İran-A.B.D. gerginliği, petrol fiyatlarının yükselişine yönelik endişeleri arttırdı. Brent petrolün varili $114 seviyelerine ulaştı.

Petrol fiyatları, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatmak konusunda tehditler savurmaya başladığı günlerden bu yana $100'ın üzerinde seyrediyor. Hürmüz Boğazı'nın kapanması önemli. Petrol, uluslararası piyasalarda çok sık el değiştiren ve seyir halindeki petrol yüklü gemiler üzerinde bile konişmentoların değiştirilmesi suretiyle ihtiyaca göre mülkiyeti değişebilen bir ürün. Hürmüz Boğazı'nın kapanması, petrol trafiğini azaltacak. İran ekonomisinin %60'ı petrol gelirlerine bağımlı durumda. 2010 verilerine göre, İran'ın petrol ihracatının %18'i Avrupa ülkelerine gerçekleşmiş durumda. İran, geri kalan ihracatını büyük ölçüde Asya ülkelerine gerçekleştiriyor. Avrupa'nın İran'dan ithal ettiği petrol ise toplam petrol ithalatının %5.8'ine denk geliyor. Bu ithalatın büyük bir bölümü de çok ilginçtir ki Avrupa'nın Euro krizini en ağır yaşayan ülkeleri olan İspanya, İtalya ve Yunanistan tarafından gerçekleştiriliyor.

A.B. dün bir açıklama yaparak, A.B.D.'nin İran'a ambargo uygulamasına katılacağını söyledi.  Bu şartlar altında, bu ambargo petrol gelirlerinin ekonomisindeki ağırlığına paralel olarak en fazla İran'ı etkiler. A.B. ise, kendi petrol ithalatında nispi olarak küçük bir paya sahip olan İran'ın yerini kısa bir süre içinde ikame edebilecektir. Üstelik de, İran'ın ihracatı, ağırlıklı olarak A.B. içinde en kötü durumda olan ekonomilere gerçekleşmekte olduğu için A.B.'nin İran'dan petrol talebi Avrupa'daki resesyon nedeniyle düşecektir. Dolayısıyla, A.B.'nin bu durumdan çok etkilenmesi olası değil.

İran gerginliği nedeniyle oluşacak arz kısılmasının petrol fiyatları üzerine etkisini O.P.E.C.'in günde 30 milyon varillik arz hedefini ne ölçüde değiştirip değiştirmeyeceği belirleyecektir. Ancak, İran'ın da bir O.P.E.C. üyesi olduğunu unutmayalım. Asya ülkelerinin ise ambargoya katılma olasılığı çok zayıf. Yani, İran'ın dünya ekonomilerine petrol arzı, Amerikan ambargosu nedeniyle yukarıda belirttiğim istatistiki veriler çerçevesinde çok etkilenecek durumda değil. A.B.D., zaten İran petrolüne bağımlı değil. Bu şartlarda, A.B.D. ile İran'ın sert bir şekilde restleşmeleri gayet kolay bir hal alıyor.

Soru: Yukarıdaki analiz çerçevesinde bu gerginlik, O.P.E.C.'in günlük arz miktarını değiştirmediği koşullar altında petrol fiyatlarını arttırmaz mı? Türkiye bu durumdan nasıl etkilenir?

Cevap: Bu gerginlik, petrol fiyatlarını ciddi şekilde arttırır. Zira, petrolü fiziki olarak değil, türev ürünler yoluyla tutan pekçok piyasa aktörü var dünyada. Yukarıdaki reel analizleri yapmadan psikolojik olarak piyasalarda işlem yapmaya girişecek pekçok kuruluş var. Bunların vereceği kararlar ve atacakları adımlar petrol fiyatları üzerinde çok çok önemli. Petrol, tarihi rekor fiyatı olan $147'yi 2008'de gördüğünde de bu gibi faktörler ciddi rol oynamıştı.

Türkiye'de ise Tüpraş'ın ithalatının 1/3'ü İran'dan. Biz, İran'dan petrol almaya devam edeceğiz. Arz cephesinde bizi etkileyecek bir durumun ortaya çıkacağını düşünmeyenlerdenim. Ancak, artan petrol fiyatları nedeniyle cari açığımız bu durumdan olumsuz etkilenir.

Kısaca, petrol fiyatları, durgunluk/resesyon beklentileri nedeniyle aşağı yönlü bir fiyat hareketi içindeyken, İran ile A.B.D.'nin yaşadığı siyasi gerginlik nedeniyle de yukarı yönlü bir hareket içinde. Bu iki faktör, ipi her iki tarafından çekiyor. Ancak, ipin nereye gideceğini her zaman siyasi gerginlik belirliyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 05.01.2012)

Monday, January 2, 2012

Dış Ticarete Niteliksel Bakış

Geçen hafta, dış ticaret rakamlarımız açıklandı. Kasım 2011'de Türkiye $11.1 milyar ihracat ve $18.6 milyar tutarında ithalat yaptı. Yani, 2010 yılı Kasım ayına göre ihracat %18.5, ithalat ise %8.8 oranında arttı. Kasım 2010'da %54,8 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı da 2011'in Kasım'ında %59,6 olarak gerçekleşti.

2011'in Ocak-Kasım döneminde ihracat, 2010'un aynı dönemine göre %20 oranında arttı ve $122.5 milyar olarak gerçekleşti. İthalat ise %33,5 oranında arttı ve $220.2 milyar seviyesine ulaştı. Dış ticaret açığı, ilk 11 ayda geçen yılın aynı dönemine göre %55,3 oranında artarak $97.7 milyar tutarına geldi. Yine, 2011'in ilk 11 ayı ile 2010 yılının ilk 11 ayı karşılaştırılınca, ihracatın ithalatı karşılama oranı %61,9'dan %55,6'ya düşmüş oldu.

İstatistiki verilerin yorumlanması, geçmişte gerçekleşen ekonomik olayların doğru tespit edilmesine olanak tanımakla beraber, bize gelecekle ilgili bir ev ödevi listesi sunma özelliğine de sahiptir. Türkiye'nin dış ticaret rakamları da bu özelliğe fazlasıyla sahip. Dış ticaret açığımızın hemen hemen yarısı enerji ithalatından kaynaklanmakta. Kalan yarısı ise, çok büyük oranda imalat sanayinin ihtiyaç duyduğu ara malı ve hammadde ithalatından geliyor. İlk 11 ayda, toplam ihracatımızın %93.5'i ve ithalatımızın %76.5'i imalat sanayi ile ilgili ürünleri içeriyor. Yani, sokaktaki vatandaşımızın sandığı gibi yurtdışından lüks otomobil, ziynet eşyası, v.b. tüketim malları ithal ettiğimiz için oluşmuyor dış ticaret açığımız. Bu tip malların açığımızdaki payı düşük. Ancak, mili gelirimizin dış ticaret açığından kaynaklanan $97.7 milyarlık bölümünü başka ülkelere kaynak olarak aktarıyoruz ve oluşan bu açığın finansmanı için, kısa süreli portföy yatırımlarına, yani sıcak paraya muhtaç hale geliyoruz. Enerji ithalatı için kısa vadede yapacak birşey yok. Yani, ithal ettiğimiz ham petrol, doğalgaz, v.b. enerji ürünlerinin yerine kendi doğal kaynaklarımızı koyamayacağımıza göre, enerji ithalatına devam etmek zorundayız. Fakat, imalat sanayi ile ilgili ithalat için yapacak çok şey var.

Türkiye'nin imalat sanayi kategorisinde gerçekleştirdiği ihracat, katma değeri düşük olan ürünlerden geliyor. 2003 verileri baz alınarak oluşturulan endekse göre, genel ithalatımızın birim değer endeksi 179.3 iken, genel ihracatımızınki 164,6.

Dünyanın, her sektördeki lider firmaları, araştırma-geliştirme (ar-ge) faaliyetleri sonucunda, buluş yaparak piyasaya sundukları her yeni üründen yüksek kar marjı beklerler ve bu karı elde de ederler. Ancak, bu ürünlerin benzerlerini üreten rakipler de o ürünün benzer işlevlerine sahip olanlarını piyasaya sürdükçe, ilk olarak bu ürünü piyasaya süren firmanın bu üründen kar marjı düşmeye başlar. Bu noktada, ar-ge faaliyetleriyle üretilen yeni ürünler devreye girmeye başladıkça, piyasa lideri olan firmalar, önceki dönemlerde piyasaya yeni sürdükleri ürünleri fason olarak başka firmalara ürettirmeye başlarlar. Böylece, kar açısından artık kendilerini tatmin etmekten uzak kalan ürünlerin üretimiyle uğraşmak yerine, yeni buldukları yüksek kar marjlı ürünlerin üretimine ve satışına yönelirler. Global piyasalarda, lider firmaları takip eden firmalar da kendi aralarında katmanlı olarak fason üretim yaptırma yöntemlerini tercih edebilmektedirler. Katma değeri yüksek ürünlerin üretimine aday olmak için, bu katmaların yukarılarında yer almanız gerekir. Bu zincirin ne kadar altında kalırsanız, katma değeri o kadar düşük üretim ve dolayısıyla satış gerçekleştirmiş olursunuz. Gazetelerde okuduğumuz söylentilere göre, Steve Jobs ölmeden önce pekçok Apple ürününün yeni modellerini, piyasaya sürmek için gizlice bekletiyormuş. Doğru mudur bilemeyiz ama yukarıda anlattıklarım çerçevesinde mantıklı ve bu bilgi doğru olmasa da güzel bir örnek.

Türkiye, yukarıdaki örneğe göre, üretim katmanlarının üstlerinde yer alabilecek bir üretim tarzına sahip değil. Ar-ge konusunda zayıf olduğumuz için hiçbir sektörde buluş yapabilir konumda değiliz. Dünya lideri firmaların hemen arkasından gelen bir sonraki katmanda da yer alan kaç firmamız vardır bilemiyorum ama rakamlar pek olmadığını söylüyor. Sonuç: Bizim dış ticaretimizin enerji ithalatı haricinde bize pek bir katkısı yok.

Pekiyi, ihracatı terk mi edelim? Hayır. Bir piyasayı elde etmek hiç kolay değil. Mikro açıdan bakınca, üretim, insan kaynakları, satış-pazarlama, finansman, kalite yönetimi, v.s. bir işletmenin tüm organizasyonları yeni bir pazara girmek için ya da girdikten sonra o pazarda ayakta kalabilmek için mücadele ediyor. Bu pazarları kaybedemeyiz. Düşünmemiz gereken, yüksek katma değerli ürünleri üretebilen ve uluslararası piyasalara sürebilen bir yapıyı nasıl oluşturabileceğimiz olmalı.

Almanya, € alanındaki tüm kriz ortamı ve €'nun tüm dünya para birimlerine karşı güçlü konumuna rağmen ihracatına devam ediyor. Sebep, yüksek katma değerli ürünleri üretiyor olmak. O noktaya gelmek hiç ama hiç kolay değil. Yapısal reformun altını doldurmak için mevcut yapıdan, başka bir yapıya dönmemiz gerekiyor. Bunun için, özel sektörümüzün, konuyla ilgili bakanlıklarımızın ve sektörel kuruluşlarımızın çok detaylı ve kapsamlı çalışmalar içinde olmaları gerekiyor. Teşvik, vergi, avantajlı sektörlerin tespit edilmesi gibi konularda kamu kesimi üzerine düşeni yaparken, özel sektörümüz de T.Ü.S.İ.A.D., D.E.İ.K., v.b. kuruluşlar yoluyla önemli bir dönüşümün içine girmeli. Firmalarımız da buna ayak uydurmalı. Unutmayalım ki yol, uzun bir yol. Bugün çalışmaya başlasak, en az 5-10 sene arası bir dönemde meyvelerini toplamaya başlayabileceğimiz bir süreç.

Tekrar tekrar söylemekte fayda var: Faizle, kurla oynayarak ve ekonomiyi frenleyip cari açığı küçültüyoruz diyerek, ihracatta rekorlar kırıyoruz diye ortalıkta konuşarak kimse kimsenin gözünü boyamasın lütfen. Sadece altın, borsa, döviz konuşarak hiçbir ekonomiyi ayakta tutamazsınız. Aksi takdirde, oluşan tüm parasal balonlar, arkalarında reel faktörler olmadığı için patlarlar. Unutmayalım, ekonomide fizik kanunları bir hayli geçerlidir.

Konunun devamını başka yazılara bırakıyorum.

Arda Tunca
(İstanbul, 02.01.2012)

http://www.dunya.com/dış-ticarete-niteliksel-bakış_142633_haber.html?