Pages

Wednesday, November 28, 2012

Büyük Kutuplaşma

Ülkemizde, günlük hayatı herhangi bir temel siyasi tartışmanın içinde olmadan geçirmek neredeyse imkansız. Bu durum, yıllardır böyle ve ben bu işten çok yorulmuş durumdayım. Herkesin mutlaka siyasi bir rengi, duruşu vardır. Ancak, her söylediğiniz sözün ya da belirttiğiniz bir görüşün niyetinizin dışında yorumlanması ve değerlendirilmesi bazen sıkıntılı anlar yaşatabiliyor.

Geçenlerde, kendimi bir yazıyla ifade etsem ve bana fikirlerimden dolayı sanki suçluymuşum gibi davranan herkese bir deklarasyon niteliğindeki bu yazıyı versem diye düşündüm. Ancak, bu düşüncenin ne kadar başarılı olacağını sorgulayınca, hemen vazgeçtim. Yani, içimden geçen ve duygusal olan bir tepkim, mantık süzgecinden geçince fikirsel olarak çöktü. Hiçbir yazıyla ya da bir kerelik bir görüş açıklamakla çözülebilecek gibi değil sorunum. Eminim ki bu sorunu yaşayan çok insan var ülkemizde bugün. Hem de çok farklı düşüncelerde olan.

Türkiye, on yıllardır süren bir kimlik bunalımını 2000'li yılların hemen başında bugüne kadar görülmemiş bir zeminde yaşamaya başladı. Uzun yıllar, laik diye nitelenen bir iktidarlar zincirinin 2002 yılında kırıldığı ve 2002 yılı itibariyle Türkiye'nin artık başka bir mecraya ilerlemekte olduğu tespitleri yapıldı. Bu tespitler, ağırlıklı olarak kendini Atatürkçü olarak tanımlayan, laiklik ilkesine sıkı sıkıya bağlı olduğunu iddia eden kesimlerce ortaya kondu. Bu kesimlerin iddiası, 2002'den itibaren Türkiye'yi muhafazakarlığa, bağnazlığa ve hatta İran'laşmaya götürecek bir siyasi anlayışın iktidara geldiği yönünde oldu.

2002'den itibaren iktidara gelen siyasi anlayış ise, asıl muhafazakar ve bağnaz olanların kendini laik olarak tanımlayan kesimler olduğunu dile getirdi. Yani, laiklikle ilgili sorunu olmadığını iddia eden iktidar, ağırlıklı olarak ana muhalefet partisi nezdinde temsil edilen kesimlerin yeniliklere kapalı olduklarını ve kendi temsil ettikleri yaşam tarzının ve bu yaşam tarzını benimseyen kitlelerin geçmiş on yıllarda sürekli olarak hor görüldüğünü dile getirdiler.

Buraya kadar, yorumsuz tespitleri dile getirmeye çalıştım. Şimdi ise yorumlarıma geçiyorum:

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasını sağlayan ve tarihin en önemli liderlerinden biri olan Mustafa Kemal Atatürk'e yaptıklarından dolayı bir Türk vatandaşı olarak müteşekkirim. Bu olağanüstü insanın karakteri ve yaptıkları hayatım boyunca tüylerimi ürpertecek etkiler yaptı üzerimde.

Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesine olan bağlılığımın yanısıra, Atatürk'ün bir ideolog olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla, Atatürk ideolojisi, Kemalizm, Atatürkçülük gibi kavramları hiç benimsemiyorum. Nitekim, bu kavramları yoğun olarak kullanmış ve zorlama tanımlamalarla Atatürk'ü tanrılaştırma çabalarına girişmiş olan yaklaşımların Atatürk'ün tarihi kişiliğine büyük zarar vermiş olduğunu düşünüyorum. Zira, bu zorlama tanımlamalarla toplumda bir Atatürk antipatisi ve karşıtlığı yaratılmış olduğunu ve eğitim alma olanaklarına ulaşamayan sosyal gruplarda bir Atatürk düşmanlığının da oluşturulmuş olduğunu yıllardır gözlemlemekteyim. Bu gözlemim, Türkiye'de büyük bir kesimin yıllarca bağlı bulunduğu sosyal kesimin elitler tarafından aşağılanmış olduğunu düşünmesine yol açan fikirlerini kabul etmek zorunda bırakıyor beni. Ne Atatürk'ün şahsıyla ne de Türkiye'nin kuruluş felsefesiyle ilgisi olmayan bir etki-tepki durumu böylelikle yaratılmış oluyor ama tartışmanın odağında sürekli olarak Atatürk ve Türkiye'nin kuruluş felsefesi yer alıyor. Bu durum, beni rahatsız ediyor. Çünkü, temelsiz ve aslı olmayan bir platform üzerinden yürütülen anlamsız bir tartışma hiçbir şekilde tasvip etmediğim ihtilallere ve idamlara kadar gitti ve bugün bedelini ödediğimiz toplumsal yaralar açıldı.

Atatürk'ü bir ideolog ve tanrı havasına sokan yaklaşımların kendi yaşam tecrübemdeki en güçlü örneğini 12 Eylül 1980'den sonra gördüm. Ancak, Atatürkçülük adına ortaya konan maskaralıkların Türkiye'yi nasıl muhafazakarlaştırdığını da ilerleyen yıllarda, daha sonraki yaşlarımda anladım.

Türkiye, yukarıda anlatmaya çalıştığım hastalıklı bir anlayıştan sonra, kendini ezilmiş hissedenlerin sesi olmaya aday gösteren bir siyasi oluşuma teslim etti kendini. Sonuçta, Türk siyasi hayatının en büyük seçim başarılarını Ak Parti elde etti. Son on yılda yaşananlar, bir kutuplaşma havasını beraberinde getirdi. Aslında yaşananlar, zaten var olan kutuplaşmanın sadece su üstüne çıkmasına mı yol açtı yoksa hiç kutuplaşma yoktu da son on yılda mı başladı? Uzun vadeli bir topyekün kültür değişiminin sonunda herkes daha demokratik düşünmeye, daha uzlaşıcı olmaya ve farklılıkları kabul etmeye mi alışacak? Etki ve tepki sarsıntılarının, bu büyük gemiyi bir gün bir dengeye getireceğini mi beklemeliyiz?

Toplumumuzun büyük bir bölümünde, yukarıdaki soruların sıkça sorulduğunu ve kafaların bir hayli karışık olduğunu gözlemliyorum. Ancak, ortak bir kültür olacaksa, bunun demokrasi ile olabileceğini ve her kesimin birbirine değişik yaftalar yapıştırmadan yaşayabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ben, geminin bir gün dengeye geleceğini düşünenlerdenim. Ancak, birbirini görmeye dahi tahammül edemeyen kesimlerin ülkemize büyük zararlar verdikleri de kesin.

Etki ve tepki olarak değerlendirdiğim süreç dışında, Türkiye'yi İslami bir rejim haline dönüştürmeye çalışanlar hiç mi yok? Kesinlikle var. Fakat, Türkiye'nin böyle bir tuzağa düşüceğini sanmıyorum. Toplumun farklı kesimleri kendi inanç ve düşüncelerini rahatça ifade edebildiği sürece, yani daha fazla demokrasi yerleştiği sürece Türkiye'nin sistemsel bir bunalıma gireceğini düşünmüyorum. Ama, daha fazla demokrasi olduğu sürece. Bunun altını özellikle çizmek gerekiyor.

Bugün, Ak Parti'nin her yaptığına kızan ve eleştiren kesimlerin şöyle bir soruyu sormaları da gerekir: Sistemi kendine yontmaya çalışan, kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışan sadece Ak Parti mi olmuştur? Bu siyasi hastalığı sadece Ak Parti ile mi yaşamaktayız? Ben, bu ülkede yaşadığım süre boyunca, böylesi yaklaşımları olmayan bir parti ya da siyasi oluşuma tanık olmadım. Bugün, her zamankinden daha şiddetli bir şekilde tezahür eden toplumsal zıtlaşmalar, demokrasiye uygun olmayan bazı hamleleri İslami kökten gelen bir partinin atıyor olmasında gizlidir. Esas yapılması gereken, bugün verilen tepkilerin 1960'larda, 70'lerde, 80'lerde ve 90'larda da verilmesiydi. Türkiye, şimdi tepki vermeyi öğreniyor. Bu gelişmeyi sağlıklı buluyorum. Etki ve tepkinin bu anlamda işe yaradığı düşünülebilir kanısındayım. Umarım yanılmıyorumdur.

Demokrasiden söz etmişken, İslam ve otoriterlik kavramları son dönemlerde karışmaya başladı. Gazetecilerin cezaya dönüşen tutukluluk halleri, Ak Parti'nin üst üste üçüncü dönemde oylarını arttırarak iktidara gelmesinin verdiği güçle dilediği gibi hareket etmesi, dizilerin savcılara medya üzerinden şikayet edilmesi, v.s. gibi gelişmeler doğrudan çarpık siyasi kültürümüzle alakalıdır. Bu noktada, herşeyin İslami bir anlayıştan kaynaklandığını düşünmek de hatalıdır. Bu tuzağa da düşmeyelim.

Bugün yaşadıklarımız, gebelik sancıları olsa gerek ama toplumların gebeliği sonunda doğum, ancak birkaç on yılda bir oluyor. Biraz sabredelim. Pekçoğumuz, doğumu büyük olasılıkla göremeyeceğiz. Ancak, doğum için güçlü iktidar kadar güçlü muhalefet ve sorgulayan bir toplum da gereklidir. Bu zincirin en zayıf halkası bugün güçlü muhalefettir ve bir zincir ancak en zayıf halkası kadar güçlüdür.

Arda Tunca
(İstanbul, 28.11.2012)