Pages

Wednesday, November 21, 2012

Avrupa İçin Sosyo Ekonomik, Türkiye İçin Duygusal Bir Analiz

İçeride ve dışarıdaki gelişmeler son derece hassas dengelerin oluşturduğu bir denklemde ilerlemekte olduğumuzu fazlasıyla ortaya koymakta. 2012 yılının bitimine yaklaşırken ve 2013 için neler yaşayacağımızı tahmin etmeye çalışırken, bir hayli zor bir süreçten geçmekte olduğumuzu hergün hissediyoruz. 2011 sonunda, 2012 için kolay bir yıl olmayacak diyorduk. 2012 sonunda da 2013 için yine benzer şeyleri söyleyecek durumdayız. Zaman, adeta ışık hızıyla akiyor. Yaşadığımız yıllar, ne yazık ki sıkıntılı bir manzara ortaya koyuyor.

Geçtiğimiz hafta, Euro bölgesinin resesyonda olduğu tescillendi. Yani, 2012'nin 1. çeyreğinden 2. çeyreğine %0.2 küçülen Euro bölgesi, 2. çeyrekten 3. çeyreğe de %0.1 küçüldü. 4 çeyrekte de büyüme olmayacağı ya da yine küçülme olacağı aşikar.

Avrupa'nın dinamosu konumundaki Almanya, bu yılın 2. çeyreğinde %0.3 büyüdü, 3. çeyrekte ise %0.2. Giderek kötüleşen Euro bölgesi ekonomilerinin genel durumu nedeniyle Almanya'nın son derece yavaş büyüme hızı bile riske girebilecek konumda.

17 ülkeli Euro bölgesine daha geniş bir pencereden, A.B. şemsiyesi altında baktığımız zaman ise 2. çeyrekte %0.2 küçülen, 3. çeyrekte ise sadece %0.1 büyüyebilen bir ekonomik bölge ile karşılaşıyoruz.

Euro bölgesinde işsizlik %11.6. Genç işsizliği ise büyük bir problem. İspanya, Yunanistan, İtalya ve Portekiz'de insanlar sokaklara dökülüyor ve kamu açıkları nedeniyle hükümetlerin almaya çalıştıkları kemer sıkma önlemlerine karsi baş kaldırıyorlar. Yani, Avrupa sosyal olarak bir bunalımın içinde. Bu dört ülkenin de vakt-i zamanında diktatörlükle yönetilmiş olmasının ilerideki sosyal ve politik sonuçları tahmin etmek açısından bir faydası olabilir mi? Cevabı zor bir soru ama bazı sosyal, politik ve ekonomik değişkenler üzerinden tahminler yürütülebilir.

Avrupa'lı liderler sürekli olarak toplanıp, anlamsız açıklamalar yapmaktalar ve bir bankacılık birliği konusunda dahi mutabakata varamıyorlar. Yunanistan'ın borç sorunu, bugünlerin gündemdeki en hararetli konusu. Sorunun çözülememesi, moralleri daha da bozacak. Böyle bir ortamda, hangi Avrupa'lı iş adamı hangi ekonomik ortama güvenecek ve yatırım yapacak? Bu durumda, istihdam artışı nasıl sağlanacak? Bu şartlar altında, yani kimse geleceği göremez ve gelecek için umutlanamazken Avrupa Merkez Bankası'nın %0.75 olan faiz oranını daha da düşürmesi de ne işe yarar?

Sonuç: Avrupa, daha uzun süreceği belli olan büyük bir ekonomik krizde. Üç yıldır devam eden kriz derinleşiyor. Çözüm geciktikçe de kriz daha da derinleşecek.

Türkiye ise dışa bağımlılığın getirdiği sıkıntıları kontrollü bir büyüme hızıyla aşmaya çalışıyor. Fitch not arttırmış, Moody's görünümü pozitifte tutmuş gibi konulara teknik değerlendirmelerin ötesinde bir enerji ve vakit harcandığı ortada.

Hükümet, yapısal değişikliklerden söz etti. Bu değişimleri çeşitli politikalarla hayata geçireceğini ve geçirmekte olduğunu açıkladı. Türkiye, konsantrasyonunu orta vadeli programın hedeflerinin ne oranda gerçekleşmekte olduğuna vermeli. Programda yer alan yapısal önlemlerin ne gibi sonuçlar verdiğini, maliye politikasının ve para politikasının öngörülen sürece ne ölçüde katkı sağladığını ölçebilmelidir.

Fitch ya da Moody's ekonomistlerinin tespitlerinin bir tanesinin bizim görmediğimiz bir noktaya işaret ettiğini söyleyebilir miyiz? Ayrıca, not artışlarının yaratması beklenen sermaye girişiyle doğrudan yabancı sermayenin Türkiye'ye istihdam yaratmaya ve bize katma değer yaratacak faydalar sağlamaya geleceğini iddia edebilir miyiz? Dolayısıyla, not artışlarının değil, kendi bildiğimiz doğrularımızın bizi nereye götürmekte olduğunu sürekli sorgulamaya vermemiz gerekiyor kendimizi. Not artışlarının olası etkilerini ise nasıl karşılayacağımıza dair politikalar üretmeye çalışmamız gerekiyor. Bahis oynar gibi not tahminleriyle vakit geçirmek son derece sığ bir gündem yaratmaktan başka hiçbir işe yaramıyor.

Genel olarak Türkiye, bugün için ekonomide yanlış bir politika içinde değil. Ancak, öteden beri gelen kronik sorunlarımızın esiri olmuş durumdayız ve yukarıda dile getirdiğim Euro bölgesinin sorunları ve istatistiki verileri bizi fazlasıyla ilgilendiriyor. Dışa çok bağımlıyız. Yurt dışı durdu. Bu durumda, biz de durduk. Çünkü, cari açığımız düşmesine rağmen halen başımıza dert. Bu yüzden yaşadığımız yavaşlama ile geleceğimiz için ufuklarımızı da daralttık.

%3-4 gibi büyüme oranları Türkiye gibi bir ülke için büyüme anlamına gelmez. Bu oranlar, mevcut dünya konjonktüründe göreceli olarak iyi gibi gözükse de Türkiye gerçeğinde iyi değildir. Kendimize güvenmek yerine başka ülke vatandaşlarına güvenerek büyüyünce, kendi başımızın çaresine bakmak günü geldiğinde farkettik ki işler iyi gitmiyor. Yani, globalleşiyoruz derken hem aslında globalleşemedik hem de yaşamın ve ekonominin temel kurallarını hatırlamak zorunda kaldık.

Dünya değişse de, bazı şeyler hiç değişmiyor. Durumdan ders çıkartalım.

Arda Tunca
(İstanbul, 21.11.2012)