Pages

Wednesday, September 12, 2012

Not Defterimden Alıntılar - VIII: Elveda Assos

"Anne" diyorum, "yine geldik topraklarımıza". Ucu sivri tepeli ada gözüktü yine kilometrelerce uzaktan. Annem arabamızın camlarını açıyor çam kokularını ciğerlerimize dolduralım diye. Buram buram kekik kokularıyla, çam kokularıyla doluveriyor arabanın içi bir anda esen rüzgarla. Kıvrıla kıvrıla iniyoruz dik yokuşlu bozuk yollardan. Gözlerinden süzülen yaşları silmeye çalışıyor annem, babam. Evimize iniyoruz yine.

Aşağıda, kıyıda herkes bizi bekliyor. Koyun çıngıraklarının bizi her zaman büyüleyen sesiyle yol alıyoruz. Radyomuzda Yunan havaları, yemeden burnumuza gelen balık kokuları, daha şişeden çıkmadan kokan rakı... Elimi henüz sürmediğim ahtapotun derisi parmaklarımın ucunda. Bir şenlik, bir coşkudur gidiyor arabanın içinde.

Koskoca tepeler, makiler ve her noktası gözümüze ilişen herşey. Her taşın kenarında, her ağacın altında ve denizin yüzeyindeki her kayanın üzerinde bir hikayemiz var. Binlerce yıllık medeniyetlerin hikayelerine karışmış kendi hikayelerimiz var birbirinden heyecanlı, birbirinden coşkulu.

Arşipel, dünyanın tüm güzellikleri, Tanrı'nın bize bahşettiği bu doğa, Ege'nin zeytinli ekmek kokusu sanki sadece bize ait. Yalvarıyorum anneme, babama bunları kimselere anlatmasınlar da sadece biz çıkaralım tadını diye. Tahmin ediyorum çünkü oralara doluşacak insanların neler yapabileceklerine benim taşıma, ağacıma, zeytinime, denizin dibinde seyrettiğim amforalara ve içlerinden kafasını çıkarıp beni izleyen balıklara ve daha aklıma şimdi gelmeyen nice şeye. Beni ben yapanlara yani.

Sonra, sabahları uyandığımda sıcaklığını yeni yeni hissettirmeye başlayan güneşin masmavi denize vuran ışıltıları. Van Gogh'un sarısı gibi sarıyla, Matisse'in mavisi gibi maviyle bize kendini sunan muhteşem tepelerin ve denizin beni kucaklayışı ve sabahın dingin havasında hızla yol aldıktan sonra motorunu kapatarak kıyıya süzüle süzüle yanaşmakta olan sandaldan gülerek bize bakan ve balık ağlarını toplamaktan dönen annemin uzaktan el sallayışları. Öğleden sonraları çıkan imbatla üzeri pul pul olan denize yayıla yayıla varan kekik kokularının yüzerken beni mest edişi. Hepsi birer fotoğraf karesi gözümün önünden gitmeyen.

Kızarmış kalamarlar tabak tabak önümüzde. Balığa çıkarken sipariş alıyoruz, ne istendiyse onu tutup dönüyoruz kıyıya. Sandaldan, elimizdeki balıkların pullarının parıltısıyla gözünü kamaştırıyoruz kıyıda dört gözle bizi bekleyenlerin. Kollarım, sırtım, omuzlarım tuzdan harita gibi olmuş. Tatlı su süresim yok ama vücuduma.

Akşam, Ege sofrasında sohbetler, hikayeler, şarkılar. O zamanları beraber geçirdiğimiz ama bugün olmayanlar sofralarda... Hepiniz anılarıma ve benden sonraya emanetsiniz şimdi.

Arda Tunca
(İstanbul, 02.09.2012)