Pages

Monday, August 6, 2012

Uluslararasılaşamama Sorunumuz

Ne zaman yurtdışına turistik bir gezi yapsam, gittiğim şehirlerin önemli üniversitelerini gezmeye çalışırım. Batı ülkelerindeki üniversitelerde, o güne kadar Nobel ödülü almış akademisyenlerin veya alanında dünya literatürüne katkıda bulunmuş bilim adamlarının fotoğraflarının bulunduğu bir bölüm yer alır genelde. Özellikle kurum geleneği derin bir tarihe dayanan üniversitelerde bu bölümdeki fotoğraflar bir hayli fazladır. Fotoğrafların altında yer alan isimlerden en azından birkaç tanesini bir şekilde duymuşsunuzdur ya da uluslararası üne kavuştuğu konuyu öğrendiğinizde "bu konu hakkında biraz bilgim vardı ama altında bu kişinin imzası bulunduğunu bilmiyordum" diyebilirsiniz en azından.

Bazı konularda dünya ölçeğinde tanınmış kişiler, kurumlar, takımlar ya da eserler ortaya koymak için çok sağlam kurumsal temeller atılmış olmalıdır. Bilim, böyle dalların önde gelenlerinden biridir. Kurumsal bir gelenekten geçmeden yapılan çalışmaların uluslararası bir boyuta ulaşması ve kalıcı olması mümkün değildir. Nitekim spor da böyle bir alandır. Bazı kişilerin bir dönem sahip oldukları başarı hırsı ve motivasyonla uluslararası alanda geçici başarılar gelse de, asla kalıcı hale gelemezler. Yani başarı, gelenekselleşemez.

2012 Londra olimpiyatlarını izlerken hep kurumsallaşma ve uluslararası başarı arasındaki ilişkilere takıldı kafam. Orhan Pamuk'un Nobel ödülü alması, Fazıl Say'ın uluslararası alanda tanınıyor olması, Leyla Gencer'in uluslararası alandaki ünü, Nazım'ın ve Yaşar Kemal'in eserlerinin pekçok dilde okunuyor olması, Naim Süleymanoğlu'nun olimpiyat şampiyonluklarını düşününce, başarıların ya bireysel çabalara dayandığını ya da alınan eğitimlerin yurtdışındaki kurumlara dayandığını gözlemliyoruz. İş, kurumsal yapılara ve yönetim tarzına gelince, uluslararası bir başarı ya da tanınmışlık göze çarpmıyor. Bu nedenle, sporda kalıcı bir uluslararası başarımızın olmayışı ya da kurumsal geleneklerin çok önemli olduğu bilim alanında bizi uluslararası arenaya taşıyacak bir başarıdan neredeyse hiç söz edemiyor oluşumuz kurumsallaşamama olgusunda kendini gösteriyor.

Purdue Üniversitesi'nde çalışmakta olan bir Amerika'lı arkadaşıma 2010 yılında, kimyada Nobel ödülü alan Purdue'dan Ei-ichi Negishi ile ilgili bir haber okuduğumda bir tebrik mesajı göndermiştim. Kendisinden gelen cevap, sonucun çok normal olduğu yönündeydi. Arkadaşımın cevabı, "tersi düşünülemezdi zaten" havasındaydı. Bu sonucu da, kurum olarak gelenekselleşmiş eğitim programlarına ve yapılan yatırımlara bağlıyordu. Araştırma programlarıyla, buluşları destekleyen akademik yapısıyla Purdue Üniversitesi'nin böyle bir sonucu çok doğal karşıladığını anlatıyordu bana mesajında. Böylesine özgüven dolu bir mesaj karşısında çarpılmıştım. Bizde bir üniversiteden kazara böyle bir başarı çıksa alacağınız cevabı düşünebiliyor musunuz? O üniversitenin rektörü ağlamaklı bir sesle bu başarının arkasında kimlerin olduğunu, yıllardır nasıl çalıştıklarını anlatır, günlerce haberlere konu olurdu bu olay muhtemelen. En az 50 sene de bu başarının kutlamaları yapılırdı. Aynen Galatasaray'ın U.E.F.A. şampiyonluğunu her yıl kutladığı gibi.

Kısaca, hiçbir alanda uluslararası bir başarımız yok maalesef. 2012 olimpiyatlarında gördüğümüz üzere, ülke dışına çıktığımızda sapır sapır dökülüyoruz. Ya kişisel çabalarla ya da yurtdışında eğitim görmüş ve oralarda uzun yıllar yaşayarak kendini göstermeye çalışmış bireylerle biraz tanınıyoruz uluslararası alanda. Hiçbir üniversitemiz, sanat kurumumuz, spor kulübümüz, v.s. gelenekselleşmiş ama sürekli gelişmeye açık kurumsal yönetimle kalıcı başarılar yakalayamıyor. Çünkü kurumsallaşmıyorlar. Çünkü böyle bir niyet yok. Çünkü biz kişilere körü körüne bağlanmayı ve o kişileri fenomenleştirmeyi, kurumlara bağlanmaya tercih ediyoruz. Sonra da fenomenler üzerinden  kavga ediyoruz. En son çarpıcı örnek: Aziz Yıldırım.

Kısaca, bu işler lahmacunu Törkiş pizza diye turiste kakalayarak olmuyor. Biz aramızda kavgaya devam edelim, olimpiyatlarda da madalya alan başka ülke insanlarını izlemeye devam edelim. Sonra da tesadüfi başarılarımızı da birkaç çeyrek asır kutlayalım. Bu kafayla bize bu layık. Boşuna heveslenmenin hiç alemi yok.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.08.2012)