Pages

Thursday, August 9, 2012

Fazıl Say Üzerine

Dünyanın her yerinde bir kültür erozyonu var. Farklı kültürlere ait değerler yıkılıyor, yerine ticari motiflerin ürettiği yeni kültürel değerler ortaya çıkıyor. Yerellik kavramı, giderek kalabalıklaşan ve giderek daha fazla iletişim halinde olan dünya gezegeninin insanlarının yeni yaşam biçiminde giderek zayıflıyor. Evrensel kültür, kapitalist düzenin empoze ettiği bir yaşam biçimi ekseninde şekilleniyor, farklı coğrafyalarda ortaklaşıyor. Bu kültür, parasal değerlerin, gösteri dünyasının yaşam alanlarında gelişiyor. Her zaman güncel olmak anlamına gelen klasik kavramı, güncelliğin yerine eskimişlik olarak algılanıyor günümüzde.

Türkiye'den bir insan, önce Türkiye'de ve sonra yurtdışında müzik eğitimi alarak, klasik kavramını yeni dünya düzeninin yeni kültürel yapısı içinde, bir Türk olarak müzik üzerinden dünyaya duyurmaya çalışıyor. Stravinsky'nin, Mozart'ın, Beethoven'in, Gershwin'in evrensel dilini bütün dünyaya duyurmakta kendi çapında birşeyler yapıyor ve sonunda dünya çapında bir noktaya geliyor. Üstelik de bir Türk olarak.

Fazıl Say, kendisini beslemiş kültürün köklerinden yeşeriyor adeta. Nazım Oratoryosu, 1001 Gece Masalları, İstanbul Senfonisi, Mezopotamya Senfonisi, Metin Altıok Ağıtı, Hayyam Klarinet Konçertosu gibi eserleri içinden çıktığı ya da kendisini yakın hissettiği kültürel motiflerin etkisiyle yazıyor. Batı formatındaki bir müzikle bizim kültürümüzü notaların dünyasında harmanlıyor. Kendi kültürüne olduğu kadar, dünya kültürüne de hizmet olarak sayılabilecek eserler veriyor.

Jurgen Otten'in Fazıl Say'ın hayatının önemli kesitlerini anlattığı, Fazıl Say ile röportajlar ve Fazıl Say'ın müziği ile ilgili makaleler içeren kitabını dün bitirdim. Kitap, Fazıl Say'ın Türkiye'deki siyasi ortamın dayattığı kültürel atmosferle ilgili tartışmalarına fazla odaklanmıyor. Bu konu, sadece yeri geldikçe ele alınıyor. Müzik, Fazıl Say ve Fazıl Say'ın bir Türk olarak dünya ölçeğinde neler yaptığını okumak istiyorsanız, bu dinlendirici ve keyifli kitabı okumakta fayda var.

Uzun zamandır Fazıl Say'ın temel düşüncelerine katılmakla birlikte, içine zaman zaman girdiği polemiklerde ne kadar haklı ya da haksız olduğunu da düşünmekteyim. Yüksek kültür olarak adlandırıyor kendisi klasik müziği. Yüksek kültür ifadesini kendimce yorumluyorum ve bu ifadeye katılıyorum. Matematiksel bir düzenin, müzik aletlerinin bambaşka notalar üzerinden koordine edilmesi yoluyla ortaya çıkan müthiş bir ahenk klasik müzik. Bu ahenk, çok seslilik demek. Bir orkestranın tüm alet grupları bambaşka notalar çalarak bir Beethoven'in 9. Senfoni'sini, La Traviata operasını, Küçük Bir Gece Müziği'ni, v.s. çalabiliyorlar. Bu eserleri ortaya çıkaran mentalitenin arkasında derin bir analitik düşünce yapısı ve o düşünce yapısının kültür ile yoğurulmuşluğu var. Notalar, farklı düzlemlerde matematiksel bir dizin içinde bir bütünlük yaratıyorlar. Bu nedenle ortaya yüksek bir kültür çıkıyor.

Yüksek olmayan kültürleri hiçe mi saymalıyız? Benim buna cevabım hayır. Entellektüel bir aklın diğer kültürleri ve o kültürleri yaratan sosyo ekonomik temelleri anlamaya çalışması gerektiğini düşünüyorum. Fazıl Say'ın sanatını, tutkulu tarzıyla eserleri yorumlayış tarzını beğeniyor ve eserleriyle kültürümüze verdiklerini saygıyla ve coşkuyla karşılıyorum ama beğenmediği kültürlerin temsilcilerine karşı uzlaşmaz tutumunu da eleştiriyorum. Siyasi anlamda verdiği mücadele ile bu eleştirimin hiçbir ilgisi olmadığını da altnı çizerek ayrıca ifade etmek isterim.

Arabesk müzik tarzını ben de hiç sevmiyorum. Ancak, şöyle ilginç bir gerçek var ki flamenko ve fado gibi dünyanın her yerinde dinlenen müzik türlerinin arkasındaki sosyo ekonomik yapıyla arabeskinki arasında çok önemli benzerlikler var. Bu müzik türlerinin hepsi maddi koşulları kötü olan ve bu nedenle çocuklarını trafikte duran arabaların arasına cam silmek için salan, düzgün sağlık hizmetlerine, eğitime ve çalışma koşullarına ulaşma olanağı olmayan kesimlerin duygularını temsil ediyor. Yani, acının, çaresizliğin yarattığı psikolojiyi resmediyorlar. Fakat, flamenko ve fado evrenselleşebiliyorken arabesk sadece bizim topraklarımıza ve Ortadoğu'daki birkaç ülkenin sınırlarına sıkışıp kalıyor. Bu farkın çok önemli araştırmalara konu olabilecek kadar derin nedenleri var.

Fazıl Say'ın politikacılarla mücadele ederken bir Mezopotamya Senfoni'sini Güneydoğu'ya gidip "ben de bu toprakları kendi müziğimle anlattım, gelin hep beraber dinleyelim" gibi bir yaklaşımla sunmasını bir Türk vatandaşı olarak tercih ederdim. Nitekim, kitapta da Fazıl Say'ın biraz sakinleşmesi gerektiği yönünde bir tavsiye de var ki bu yoruma katılıyorum.

Fazıl Say'ın eserlerini, sanatsal tespitlerini felsefi anlamda benimsiyorum ama belli açılardan da kendisini eleştirmekten geri duramıyorum.

Ama, iyi ki varsın Fazıl Say.

Arda Tunca
(İstanbul, 09.08.2012)