Pages

Friday, June 29, 2012

Dünya ve Türkiye

Bir süredir yazı yazmayı kestim. Gündem sürekli olarak Avrupa ekseninde şekilleniyor. Bu sitede Avrupa konusunda o kadar çok yazı yazdım ve teknik detaylara girdim ki, daha fazla kimseyi aynı konularla yormak istemedim doğrusu. CFO World dergisindeki aylık yazılarda da Avrupa konusunu etraflıca ele aldık ve krizin Türkiye üzerindeki etkilerini de inceledik. Ara ara katıldığım televizyon programlarında da konuyu yine tartıştık. Ortaya çıkan net bir sonuç var. Yaşlı ve inatçı kıtanın çözüm odaklı olmayan liderlerinin hiçbir sorunu çözemeyecek yaklaşımları artık bizleri yordu. Sürmekte olan A.B. liderleri zirvesi de bir sonuç vermeyecek. Avrupa'nın ilerlemekte olduğu yol gayet açık. Önce bazı Euro bölgesi üyeleri çaresiz olarak Euro bölgesinden ayrılacaklar. Bu da sonuç vermezse Euro bölgesi dağılacak. Bu konudaki fikirlerim ve öngörülerim çok net. Bu, arzu ettiğim değil, ekonominin kuralları çerçevesinde oluşan fikirlerimle ortaya koyduğum bir durum tespiti. Eğer yanılırsam, ekonominin yeni yazılacak kurallarını okumak için yüzlerce kitap okumam gerekecek. Çünkü, bilinen kurallar yerle bir olmuş olacak.

Euro bölgesinin içinde bulunduğu kriz, krizin kaynağı olmayan ve kendini krizden soyutlamaya çalışan ülkelerde alternatif ticaret arayışları yarattı. Son yıllarda, kendini yenilemekte yetersiz kalan bir batı dünyası ve gelişmeye aç olan doğunun yükselişinden söz eder olduk sürekli. Gelinen noktanın detayları, 1989 yılının Tiananmen Meydanı olayları ya da aynı yıl Demokratik Almanya'dan Batı Almanya'ya başlayan göçe kadar uzanan olaylarında saklı. Çin'in çıkışı, BRICS ülkelerinin dünya ekonomisi ve politikasında değişen konumları, Afrika kıtasına artan yoğun ilgi, v.s. ben ve benden önceki yaşayan nesillerin tanıklık ettiği gelişmeler oldu. Dünya küçüldü, küreselleşme olgusu kuvvetlendi. Tarihin hiçbir yüzyılı, 20. y.y. kadar baş döndürücü ve insanlığın her yönünü bu kadar derinden etkileyecek olaylara sahne olmadı. 21. y.y. da o değişimlerin ortaya koyduğu çıktıların etkilerini tüm dünyaya hissettirecek şekilde başladı. Özetle, ezberler bozuldu, düzen değişti. Bundan sonraki süreçte, dünyanın en çok üzerinde durması gereken konu, sürdürülebilir büyüme ve kalkınma olacak. Bu kavramlar, kaynakların yenilenebilirliği noktasında kendini ön plana çıkartıyor. Su, enerji, açlık sınırı, kalkınmışlık kriterleri gibi konular 21. y.y.'nin ana başlıkları olacak. Ön plana çıkan insanlar ve ülkeler, değer yaratanlar olacak. Artık herkes teknoloji kullanabiliyor, her yerle iletişime geçiyor ve her konuda son derece kısa sürede bilgi sahibi olabiliyor. Fark yaratanlar, değer yargılarını günümüze adapte edenler olacak bundan böyle.

Dünyanın süratli değişimi karşısında Türkiye de kendisine bir yer biçmeye çalışıyor. Bu coğrafyada, doğuda İran, Irak ve Suriye ile çevrelenmiş bir bölgede hem ekonomik hem de politik konularda vizyon sahibi politikacılara ihtiyacımız olduğu kesin. Bizim de kendi alternatiflerimizi yaratmamız ve bölgesel risklerimizi asgariye indirmemiz şart. Yeni ticaret yolları, yeni iş olanakları yaratacak hamleleri yapmamız lazım. Bu konularda attığımız adımlar ve takip ettiğimiz politikalarımız var. Ancak, bunların detaylarını başka yazılarda sırası geldikçe ele almaktayım. Bunların detaylarına bu yazıda girmek istemiyorum. Bizim için en büyük engelin kendi iç sorunlarımız olduğunu mutlaka görmek zorundayız. Bu kriz ortamında kendimizi çölde vaha ya da parlayan bir yıldız gibi görerek varacağımız hiçbir nokta yok. Bu ülkenin, uzun zaman iyi giden ekonomisinin dönem dönem girdiği krizlerle yıllar içinde elde ettiği kazanımlarını bir anda kaybedebildiği gerçeğini ve bu durumun yapısal nedenleri olduğunu gözden ırak tutmayalım. Bunu, krize girmemizi gerektirecek önemli sebepler gördüğüm ya da kriz beklentisi içinde olduğum için söylemiyorum. Üstelik Türkiye, göreceli olarak dünyadaki pekçok ülkeden daha olumlu bir ekonomik performas sergilemektedir. Ancak, "Türkiye'nin artık cari açık gibi bir sorunu kalmamıştır" diye başlayan ve devam eden konuşmaları sevmiyorum. O cari açığın neden düştüğünü biliyoruz ve ortada pek gurur duyulacak bir durum olmadığını da biliyoruz.

Ekonomi, duygusallık kaldıracak bir konu değildir. Gayet materyalist yaklaşımlarla bireylerin, toplumların, ülkelerin çıkarlarından söz edebilirsiniz ve bu çıkarlar asla kalıcı olmayabilir. Hele ki içinde bulunduğumuz çağda. Değişen dünya düzeninde Türkiye'nin kendini nerede konumlandırdığı çok önemlidir. Fakat, bu konumlandırmayı yaparken enerji bağımlılığımızın düzeyini, ekonomik yapımızın kırılganlıklarını, demokrasimizin nasıl işlediğini, sanattaki ilerlemelerimizin bizi dünyaya nasıl gösterdiğini, kuvvetler ayrılığı ilkesinin işleyişini, yaşamımızın kalitesinin nereden nereye gitmekte olduğunu da göz ardı edemeyiz. Kalitatif değerler de kantitatif olanlar kadar önemli. Dünyadaki konumumuzu biz belirlemeye çalışırken bu değerler üzerinden dış dünya ile ilişkilerimizin kurulduğunu aklımızdan lütfen çıkarmayalım. Pekçok konuda daha çok uzun yolumuz var.

Arda Tunca
(İstanbul, 29.06.2012)