Pages

Thursday, May 17, 2012

Yaşamın Değişmeyen Kuralları Üzerine

Nazım'ın Yaşamaya Dair ve Ataol Behramoğlu'nun Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var şiirleri hep eşlik eder günlük yaşamıma. Kendimi biraz şevksiz hissettiğim günlerde sarılırım bu şiirlerin büyüsüne. Kendime gelirim bir anda. Yaşamak bir armağansa bize ve şakaya gelmiyorsa eğer, ona göre yaşamak lazım.

Yaptığım işler ve iş dışındaki faaliyetlerim gereği, çok sayıda lise ve üniversite öğrencisi ile bir araya gelme fırsatım oluyor. Türkiye'nin geleceğine dair gözlemlerim bazen umutsuzluğa sürüklüyor beni. Pekçok insanın, "bizim zamanımızda" diye başlayan cümlelerle son derece antipatik olabildiklerini gözlemlemişimdir çoğu zaman. Kimsenin zamanı muhteşem değildir. Olamaz da. İnsan, yaşadıklarından keyif almıştır sadece ve bunu anlatmaya bayılır. Buraya kadar tamam. Ancak iş ukalalığa gelince, genç insanlar için sinir bozucu olur bu tip konuşmalar. Kısaca, hiç sevmem nesiller arası kıyaslamalar yapan ve kendi dönemini öve öve bitiremeyenleri. Bu şekilde konuşmalar yapanların kendi hayatlarının çelişkilerle dolu olduğuna da çok şahit olmuşumdur.

Nesiller arasında bir kıyaslama yapmadan ama eleşirel bir gözle bakarak, hayatın hiç değişmeyen bazı kurallarından söz etmek istiyorum. Toplumda, her dönem cahiller-bilgililer, kültürsüzler-kültürlüler, ahlaksızlar-ahlaklılar olmuştur ve olacaktır. Toplum olarak amacımız, temel noktalarda ortak bir kültür oluşturmuş olmak ve temel bir ahlak düzeyine ulaşmış olmak olmalı. Ancak, son yıllarda gözlemlediğim bazı olaylar ve genç arkadaşlarımla yaptığım sohbetler moralimi ve ümidimi kırıyor. Bunun yanısıra, bazı gözlemler ve sohbetler de gurur veriyor. Örneğin, Erdal İnönü öldüğünde İsmet İnönü'nün öldüğünü sanan bir üniversite öğrencisiyle tanıştığımda içim acımıştı. Osama Bin Laden öldürüldüğünde, ölenin kim olduğu hakkında hiçbir fikri olmayan genç arkadaşların var olduğunu bilmek beni hayretler içinde bırakmıştı. Bütün bu kötü örneklerin yanısıra, 19 Mayıs'a nasıl sahip çıkacağına dair toplantılar yapan bazı genç arkadaşları tanımaktan da gurur duydum geçenlerde.

Türkiye'de eğitimin çökmeye başladığı ve toplumsal yaşamımıza ait temel ahlaki ve ortak kültürel değerlerimizin çökertilmeye başladığı yılları, Özal iktidarının yılları olarak hatırlıyorum. Benim yaşam tecrübelerim, gençlik yıllarımı geçirdiğim 1980'li yıllara gidebiliyor ancak. Süreç, belki de daha önce başlamıştı. Mesela, köy enstitülerinin kapatılmasına kadar geri gidebiliriz belki de. Sebep ne olursa olsun, ilköğretim, lise, üniversite düzeyinde perişan durumda olan bir eğitim düzenimiz var bugün. Pekçok kavramın dünya genelinde de içi boşalıyor ama beni aslen kendi ülkem ilgilendiriyor tabii ki.

Yıllar, onyıllar, yüzyıllar geçse de hayatın bazı temel kuralları asla değişmiyor. Değişen, o kuralların uygulandığı ortam sadece. Öyle, insan zekasının falan da müthiş ilerlemeler kaydettiği söylenemez. "Bugünkü nesiller çok farklı canım" diye söze başlayanların sığlıkları da çok antipatik gelmiştir hep bana. Zaman ilerledikçe, teknoloji ilerledikçe, kibrit kutularının arasına ip geçirip telefon yapan çocuklar yerine cep telefonunda oyun oynayan selülitli çocuklar yaratan nesiller ortaya çıkınca, zekada bir ilerleme tespit etme hevesine girdi insanlar nedense. Oysa, kibrit kutusundan telefon yapan çocuklar daha yaratıcıydılar bence.

Evet, zaman değişiyor ama bazı şeyler değişmiyor. Neler mi? Bazı genç arkadaşlarımın bana sordukları sorular üzerine eksiklikleri olduğunu bildiğim ama ilk aklıma gelenleri sıralamaya çalıştım. Gelen sorular, bugüne kadar daha çok iş hayatıyla ilgili olduğu için iş hayatına yönelik kurallar ağırlıkta oldu. Bakalım sizler ne düşüneceksiniz?
  • Öncelikle, beden ve ruh sağlığımıza dikkat edecek şekilde yaşamanın yollarını aramak asla elden bırakılmamalı.
  • İyi niyetli ve dürüst olmaktan, iyi niyeti ve dürüstlüğün derecesini test edecek sertlikte olaylar karşısında dahi vazgeçilmemeli.
  • İnsan ilişkilerine önem verilmeli. Her ilişki, her zaman somut bir sonuca ulaşmayabilir. Fakat, uzun vadede mutlaka dolaylı ya da dolaysız olumlu katkılar sağlayacaktır.
  • İnsanlar, eğitim, din, dil, ırk, v.b. nedenlerle küçümsenemez. Hayatta, kimse ama hiçkimse küçümsenmemeli. Fakat, kimse de üstün görülmemeli. Bilgisine ve tecrübesine güvenilen insanlarla ilişkiler pekiştirilmeli ve kişinin kendisine ve çevresindekilere katkı sağlayabileceği ortamlar yaratılmalı.
  • Başkalarının yaşamlarından ders çıkartılabilmeli.
  • Kişi, kendine özgü çalışma alışkanlıkları ve disiplini geliştirebilmeli. Alışkanlıklar ve prensipler, yeni ortamlara adapte olunabilecek esneklikler ve özellikler kazandırmalı.
  • Gelişmek, değişebilmek ve ilerlemek, adeta bir din halini almalı.
  • Sürekli sorgulayıcı olunmalı, yeniliklerden korkulmamalı. Hata yapmaktan korkmak gibi masum gözüken saçma sapan bahanelerin arkasına sığınılmamalı.
  • Mesleki yayınlar günlük, haftalık, aylık ya da yıllık bazda periyodik olarak takip edilmeli.
  • Dünyada olup bitenler hakkında en azından fikir sahibi olunmalı.
  • Yabancı dil bilinmeli. Bu dil, mutlaka İngilizce olmalı. Çok spesifik bazı alanlar dışında, her tür neşriyatın İngilizce'si mutlaka var bugün. "Bir dil, bir insan" devri sona erdi. "Bir İngilizce, bütün dünya" devrindeyiz bugün.
  • Mutlaka ama mutlaka planlama yapılmalı. Yapılan planların sonuçları çok sıkı takip edilmeli. Kimse, "geçen gün konuştuğumuz konu ne oldu" demeden, kişi o işi bitirmiş ve sonuçlarını ilgili kişiler ya da mercilerle tartışmış olmalı. Yani, benim hep "bir adım önde gitme kuralı" olarak nitelediğim kural hep çalışmalı.
  • Herşey çok boyutlu düşünülmeli ama karmaşıklaştırılmamalı.
  • Bir işin, kişiye gelmeden önceki ve kişinin elinden çıktıktan sonraki formatı hakkında temel bilgilere sahip olunmalı. Sürece hakimiyet, güven ve verimlilik getirir.
  • Dinamik olunmalı ve çözüm odaklı düşünülmeli. Soruna çözüm bulmadan sırf sorun gündeme getirmek, sorunun bir parçası haline dönüşmektir.
  • Yönetici olmak için "yönetici, müdür, koordinatör, v.s." ünvanları taşınmasına gerek yoktur. Herkes kendi işinin lideridir ve o iş ya da alan yönetilmelidir.
  • İş yerlerindeki kısır çekişmelerin ve günlük huzursuzlukların kurbanı olunmamalı. Kişinin tavrı ve yaklaşımı, bu tip ortamlara taviz vermeyeceği mesajını etrafına vermeli.
  • Son olarak, okuldan mezun olunduğunda, o meslekle ilgili herşeyin yapılabileceği fikrine kesinlikle kapılınmamalı. Okul, bir vizyon verir ama misyonun ne olacağını kişi kendi belirler. İktisat eğitimimi bitirdiğimde, bir para ya da maliye politkası yazamayacak kadar kendimi cahil hissettiğimi, inşaat mühendisliğini yeni bitirmiş bir arkadaşımla paylaşmıştım. Kendisi de bana, bir köpek kulubesinin inşaa edilmesini dahi beceremeyecek durumda olduğunu söylemişti. Yani üniversite, kişinin kendini geliştireceği bir ufuk açar. Ama, sadece ufuk açar. Meslek, yaşamın içinde öğreniliyor.
Genç arkadaşlarla sohbetler yazdırdı bu yazıyı bana. O kadar çok konuda o kadar çok tartışıyoruz ki, zaman zaman moralim bozuluyor. Bazen de ümidim artıyor. Fakat, genel itibariyle durum pek iç açıcı değil. Hayatın değişmezlerini hatırlamakta fayda var arada. En azından bize verilen armağanı iyi kullanmak ve yaşamayı ciddiye almak için. Tabii ki yaşamak sanatının mizahi tarafını da hiç ama hiç unutmadan.

Arda Tunca
(İstanbul, 17.05.2012)