Pages

Friday, April 6, 2012

Not Defterimden Alıntılar - IV

2012 itibariyle 12 Eylül 1980 ihtilali yargılanıyor. Türkiye ile çok da ilgili olmayan bir yabancıya başlıklar halinde bu ülkede son 32 yılda neler yaşandığını anlatsanız muhtemelen bu yargılama süreciyle ilgili olarak çok olumlu bir tepki verir. Ancak, bu yargılamaya neler yaşayarak geldiğimizi anlatırsanız muhtemelen aklı karışır. Çünkü, toplum olarak büyük bir çelişkinin yansımaları var bu yargılamanın arkasında.

12 Eylül 1980'de çocuktum. Hergün onlarca insanın ülkenin her yerinde anarşi ortamı nedeniyle hayatını kaybettiğini çok çok iyi hatırlıyorum. 9 yaşındaki bir çocuğun gözünde, sadece ve sadece anarşinin sona ermesi önemliydi. İstanbul'da, Tünel Yokuşu'nda, yaklaşık 20 metre kadar uzağımda patlamış olan bir bombalı pankartın üzerimdeki olumsuz etkisi henüz geçmemişti. Patlamadan birkaç saniye sonra ise elinde taramalı tüfekli bir sürü adam yanımdan geçmişti. Ya beni de öldürmek isteselerdi? Yanımdan geçerken hafifçe tetiğe dokunmaları yeterdi işimi bitirmek için. Bu korku, bir süre aklımdan gitmemişti. Babam üniversitede öğretim üyesiydi ve sürekli kötü hikayeler anlatıyordu üniversitede olan bitenlerle ilgili. Bu şartlar altında, anarşiyi kim bitirirse bitirsin ama bitirmeliydi. Bitirenin kim olduğunun, nasıl bitirdiğinin hiçbir önemi yoktu.

Bir sabah uyandık. İhtilal oldu, asker yönetime el koydu dediler. Yani, anarşi bitecek miydi? Evet cevabını alınca sevindim. Etrafımdaki bazı insanların olaylar yüzünden okuyamadıklarını, lise ya da üniversiteyi bırakmak zorunda kaldıklarını duyuyordum sürekli.

Askeri üniformasıyla, birileri sürekli meydanlarda konuşmaya başladı bir süre sonra. Meydanlar doluydu. Herkes bu adamı ve arkasında duran diğer üniformalıları alkışlıyordu. Evren Paşa diye bağırışılıyor, üniformalılar alkışlanıyordu. Herkes çok mutluydu. Anarşi bitmişti. Sıkıyönetim nedeniyle gece yarısından sonra sokağa çıkılamıyordu ama işler yoluna girecekse bir süre katlanılabilirdi bu duruma. Zaten çocuktum. Beni hiç etkilemiyordu sokağa çıkma yasağı.

Aradan zaman geçti, İhsan Doğramacı diye biri çıktı ortaya. Sonra da Y.Ö.K.. Ardından 1402 numaralı kanun. Üniversitelerde sakallı dolaşma yasağı. Aşırılık boyutunda bir Atatürk vurgusu ve sol görüşlülere karşı İslamcı kesimin ileri sürüldüğü bir süreç. Meydanlarda Kuran'dan ayetler okunması. Sonra birgün, sınıfımıza okul müdürü girdi. Atlaslarımızı çıkardık çantalarımızdan. S.S.C.B. haritasını gösteren sayfalarda, Ermenistan diye bir bölge varmış meğer. Müdür sınıfa girene kadar hiç farkında bile değildim böyle bir bölge olduğunun. Ermenistan adını haritadan sildirdi müdür. Hiçbir şey anlamamıştım. O sıralarda yaygın olan Asala terörüyle de bir bağlantı kurmak gelmemişti aklıma. Ziya-ül Hak'ın Türkiye'ye gelişini de çok net hatırlıyorum. Pakistan'ın devlet başkanı geliyor diye elimize tutuşturulan bayraklar...

1982 anayasası ve Kenan Evren'in cumhurbaşkanlığı referanduma açıldı daha sonra. Ezici bir üstünlükle geçti yeni anayasa. Sözümona demokrasiye dönülüverdi yine. Aradan yıllar geçti. Bu arada, 12 Eylül sürekli sorgulanmaya başlandı. İnsanlar, yaşadıklarını anlatmaya başladılar. Çektikleri acılar film oldu. İhtilali mutluluk ve heyecanla karşılayan koca bir toplum sırtını döndü ihtilale. Bu arada, 1980'lerin ortalarından itibaren Türkiye'nin bir gün din eksenli bir yönetim altına girebileceği endişesini duymaya başladım. 14-15 yaşlarından itibaren başladım bu korkuyu yaşamaya. Özal'ın D.P.T. müsteşarı olduğu yıllarda, komşumuz olan annesini ziyarete gelişlerini ve hangi ideolojik çerçeveden hayata baktığını gördüğüm manzaralardan dolayı değerlendirebildiğimi anımsıyordum. Takunyacılar adı verilen bir grubun devlet yönetiminde yer almaya başladığını görmek ve giderek artan din motifli bir hayat tarzının önce devlet yönetimine hakim olduğuna tanık olmak hoşuma gitmiyordu. Önce Evren, sonra da 1983 seçimleriyle iktidara gelen Özal'ın yarattığı tuhaf bir hava vardı ortada.

Aradan biraz daha zaman geçti. 12 Eylül ihtilalinin aslında çok kötü bir şey olduğuna karar verdi toplumumuz. Meydanlara çıkıp Evren Paşa diye bağıranlar, referandumda 82 anayasasına evet diyenler, asker geldi de anarşi bitti diyenler sırtını dönmüştü 12 Eylül'e. Aynı insanların bazıları, genel olarak ihtilal kötüdür derken, için için bir ihtilal daha lazım bize diyorlardı aynı zamanda. Yine referandumda evet diyenler, şimdi yerden yere vuruyordu 12 Eylül'ü. Yıllarca izledim bu manzaraları ve iyi ki çocukmuşum ihtilalde diye düşünmeye başladım. Sırf aynı çelişkiye ben de mi düşerdim korkusundan. Toplumsal değişimin daha demokratik bir yapıyı içine sindirme süreci mi bu, yoksa aslında demokrasiye inanan toplumumuzun 1980'de sivillerden umutlarını kesip can derdine düşmeleri midir meydanlarda Evren Paşa diye bağırmalarına ve referandumda evet demelerine yol açan neden? Ya da, 200 yıldır süren kimlik bunalımımızın bir tezahürü müdür bu yaşananlar? Ardından 28 Şubat ve Ak Parti'nin iktidara gelişine kadar süren serüven. Bugün, Ak Parti'ye oy veren %50'lik bir kesim, sanki zamanındaki referandumda ezici çoğunluğu sağlayanların arasında yoktu. Buyurun, bir çelişki daha!

Şimdiki durum da ayrı bir kaos. Ak Parti, 12 Eylül'ün yargılanmasının yolunu açtı. Hem de yine bir 12 Eylül günü yapılan bir referandumla. Bunların hiçbiri rövanşist yaklaşım değil (!) anladık da, "varlık sebebini" yargılayan bir "sonuç" nasıl oluyor?

Bu arada, biz demokratikleşme olgunluğuna bizden birkaç yüzyıl önce ulaşmış olan A.B. adlı ülkeler grubuna üye olmaya adaydık değil mi? Lütfen, kimse kimseyi kandırmasın! Ben bu resmin hiçbir yerinde yokum.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.04.2012)