Pages

Sunday, March 25, 2012

Türkiye Ekonomisinin Genel Görünümü

Erdem Başçı yönetimindeki T.C.M.B.'nin para politikası uygulamaları ve para politikası ile eş anlı olarak döviz kuruna müdahaleleri uzun zamandır tartışılmakta ve eleştirilmektedir. Buna karşın, T.C.M.B.'nin uygulamalarını destekleyenler de mevcut. Yapılan değerlendirmelerin, politik söylemlerden uzak olanlarına itibar etmekte fayda olduğu kuşkusuz.

İçinde bulunduğumuz 2012 yılı, belli başlı ekonomik gelişmelerin ortaya çıkmasını bekleyerek yorum yapmaya izin veren bir yıl. Tahmine dayalı iktisatçılık yapmak neredeyse imkansız. Bu nedenle, anlık değerlendirmelerin, geçmiş yıllara göre daha önemli olduğu bir ortamdayız. Tahminlerin kamuoyunu yanıltması ve yanlış yönlendirmesi kuvvetle muhtemel.

Türkiye ekonomisi, küresel ekonominin olumsuz koşullarda olduğu yıllarda da yabancı sermayeyi kendisine çekmek zorundadır. Bu durum, 2012'ye özel değildir. Çünkü, kapatamadığımız bir cari açığımız var ve bu açığın orta vadede dahi kapanması imkansız. Bunun iki temel nedeni var. Birincisi, petrol ithalatı yapmak zorunda olmamız ki dış ticaret açığımızın hemen hemen yarısı petrol kaynaklıdır. İkincisi ise, üretim yapabilmek için ara ve hammadde almak zorunda olmamız. Yaptığımız ithalatla dış aleme verdiğimiz dövizin bir kısmını ihracat ile karşılamaya çalışıyoruz. Kalanını ise ağırlıklı olarak dışarıdan gelen portföy yatırımlarıyla kapatmaya çalışıyoruz. İthal ikamesi yaratacak yapısal çözümler üretemediğimiz ve iç tasarrufları da arttıramadığımız için zorunlu olarak reel faizi yüksek tutmak ve döviz kurunu da düşük tutmak zorunda kalıyoruz. Dolayısıyla, faiz ile kur arasında, yabancı portföy yatırımcısı için yarattığımız kar makasının kapanması halinde ekonomimizin bu yatırımcılar için cazibesi kalmıyor ve ülkemizi terk ediyor. Hem de son derece süratli bir şekilde. Bu şartlar altında da, ekonomimizi cazip kılmaya devam etmenin yolu, kur ve faiz ile oynamak olarak kendini gösteriyor. İşte T.C.M.B. de bunu yapmaya çalışıyor. Ancak, bunu yaparken büyük bir riske giriyor. Hem para politikası yürütmeye çalışıyor hem de kura müdahale ediyor ve ülkemiz dışında meydana gelecek tüm risklere karşı ekonomimizi açık hale getiriyor. Nitekim, Ocak ayındaki cari açığımızın $2.8 milyarının kendi döviz rezervlerimizden karşılanmış olmasının önemsenmesi gerekir. Bu durum, dışarıdan giremeyen sermayeyi kendi kaynaklarımızdan karşıladığımız anlamına gelir.

Türkiye ekonomisi, en son sanayi üretimi, kapasite kullanım oranları, işsizlik ve bütçe verileriyle soğumaya yönelik işaretler verdi. Yani, küçülmüyoruz ama büyüme oranımız önemli ölçüde yavaşlıyor. Kamuoyu, genel olarak 2012 için %4-5 civarında bir tahmin yapıyor. Ancak, petrol fiyatlarında meydana gelen süratli ve giderek kalıcı olacağını düşündüğümüz fiyat artışı nedeniyle büyümenin %4-5 civarının altında kalması da muhtemel bir hale gelmeye başladı. Ayrıca, petrol fiyatının kontrolü bizde değil ve petrol fiyatının yüksekliği, hem cari açığımızı olumsuz etkileyecek hem de maliyet enflasyonu yaratacak bir faktör. Dolayısıyla, sonuçta yukarıdaki satırlarda sözünü ettiğim noktaya geri geliyoruz. Yani, kısa vadeli yabancı sermayeyi çekebilmeyi başarmak zorundayız.

Yukarıda belirttiğim koşullar altında, T.C.M.B. ve hükümet, dış dünyada uzun zamandır var olan belirsizlik ortamında cari açık cephesinde, büyüyen bir risk almamak için soğumayı tercih ettiler. T.C.M.B., petrol fiyatlarına ilişkin endişelerin bugün olduğu kadar yoğunlaşmadığı dönemde bile faiz koridoru uygulaması, mevduat munzam karşılıklarının arttırılması ve bankalara karşılıklarda biriken fonlar için faiz ödenmemesi, v.b. uygulamalarla ekonomiyi soğutmaya çalıştı. Amaç, dünyanın yavaşladığı bir süreçte olası bir yabancı sermaye girişi azalışı durumunda cari açık nedeniyle kriz yaşamamaktı. Bu noktada, Türkiye'nin bu denli dışa bağımlı bir konuma gelmiş olmasını eleştiriyorum ama bu konuda T.C.M.B.'ye de yüklenemiyorum. Bu anlamda sorumluluk, siyasetindir ve siyaset, üzerine düşenleri yıllardır yapmamaktadır.

T.C.M.B. için eleştirebileceğim iki nokta var. İlki, para politikası ile eş anlı olarak döviz fiyatlarına yönelik bir politika yürütmeye çalışmasıdır. Yani, kontrol edemediği bir alanı yönetmeye çalışmasıdır. İçeride ya da dışarıda rüzgarın terse dönmesi halinde, ivedilikle vaz geçilmesi gereken bir politika yaklaşımıdır. T.C.M.B., şu ana kadar bir risk aldı ve henüz ağır bir fatura ile karşı karşıya kalmadı. Fakat, ya rüzgar terse dönerse? İkinci eleştiri noktası da, T.C.M.B.'nin piyasa ile iletişiminde yarattığı belirsizlik. Geçtiğimiz hafta içinde, T.C.M.B.'nin birbiriyle zıt iki ifadesiyle piyasaların aklı karıştı. İlk açıklama, faiz koridorunun üst tarafında bir indirim olabileceği yönündeydi. Yani, hafif bir genişleyici para politikası uygulayabileceğine yönelik bir sinyal verdi. Aynı gün, karlarının azalacağı ihtimaliyle, yabancıların bir kısmı Türkiye'yi terk etti. USD/TL kuru 1.82 civarına çıktı, gösterge faiz de %9.52 civarına geldi. Ertesi gün, T.C.M.B.'den bir açıklama daha geldi ve bankalara zarar vermeyecek bir sıkılaştırıcı para politikası uygulanacağı ifade edildi. Bu açıklamada, enflasyona vurgu yapıldı ve aynı gün likidite, repo ihalesi açılmayarak daraltıldı. İki gün üst üste yapılan ve birbiriyle tezat oluşturan açıklamalar piyasaları karıştırdı.

T.C.M.B.'nin, yaptığı açıklamaların ne anlama geldiğini bilmemesi mümkün değil. Nitekim Deniz Gökçe, kasıtlı olarak bir kafa karıştırıcı ve belirsizlik yaratıcı politika uygulandığını ifade etti ki sanıyorum haklı. Ancak, kendisinin bu politikayı desteklemesi karşısında benim aynı görüşte olmadığımı belirtmem lazım. T.C.M.B.'nin amacı, anlaşılmazlık, belirsizlik yaratmak, kafa karıştırmak olmamalı. Böyle bir politika uygulamasına tanık olmuş değilim. İktisat literatüründe de böyle bir sağ gösterip sol vurma politikası uygulamasına da rastlamadım. Kaldı ki, inandırıcılığını yitirmiş herhangi bir merkez bankası, para politikasını nasıl uygular? Bu ortamda, yatırım nasıl yapılır?

Türkiye ekonomisinin en temel sorununun eksik tasarruf olduğu da ortadadır. Bankacılık sistemimizin sermaye yeterlilik rasyosunun yüksek olduğundan söz ediyoruz ama bankacılık sisteminin aktif-pasif yönetiminde bir vade uyumsuzluğu olduğu ve bunun nedeninin de kısa vadeli mevduat kaynağı olduğunu da biliyoruz. Nitekim, bankacılık kesimi, bu soruna sürekli işaret eder hale geldi son zamanlarda. Ayrıca, sendikasyon kredilerinde de global belirsizlikler nedeniyle vade kısalması sözkonusu. Bu noktada, bankacılık sistemimizin bireysel bankacılık ürünlerini aşırı derecede pazarlaması da sorgulanması gereken bir noktadır. Tasarruf eğiliminin yükselmesi yerine, tüketim eğiliminin yükselmiş olmasında, finansal sistemimizin yarattığı yanlış kültür de büyük bir etkendir. Bankacılık sistemi, ödeme zorluğuna düşen kredi kartı sahiplerinden tahsil edecekleri gecikme faizi yerine tasarrufları arttırıcı önlemlere odaklanıp, daha uzun vadeli mevduat toplamak için önlem almak zorundadırlar. Aksi takdirde, aktif-pasif yönetimindeki vade uyumsuzluğu daha uzunca bir süre devam edecektir. Stiglitz'in bir ülkenin gelişmesinin hangi safhalarında nasıl bir finansal sistem yaratılması konusunu ele aldığı makalelerini herkesin okuması gerekiyor sanırım.

Sonuç itibariyle, cari açık nedeniyle açmazdayız. Bu nedenle, büyümek için olanaklarımızı kullanamıyoruz. T.C.M.B., yaptığı doğrular yanında, özellikle iletişimde yanlışlar yapıyor. Yaratılan belirsizlik ortamında özellikle yatırım yapma gücümüzü kırıyoruz. Dolayısıyla, zaten yetersiz olan tasarruf gücümüze katkı yapamıyoruz. Dünyadaki gelişmelere karşı soğuyarak önlem alıyoruz; dışa fazlasıyla bağımlıyız çünkü. Bankacılık kesimimizde sermaye yeterliliği sorunu yok ama vade uyumsuzluğu sorunları mevcut. Kısaca, kırılgan bir yapımız var. Bu şartlarda, 2012'de anlık verileri değerlendirmek her zamankinden daha önemli.

Arda Tunca
(24.03.2012)