Pages

Tuesday, March 6, 2012

Doğrudan Yabancı Sermaye

Bir önceki yazımda, bir ülkenin dış dünya ile ilişkilerinin dış ticaret, doğrudan yatırımlar ve portföy yatırımları ile şekillendiğini belirtmiş ve dış ticaret konusuna odaklanmıştım. Bu yazıda da doğrudan yatırımlara odaklanmak istiyorum. Temel olarak, yukarıda adı geçen üç kanaldan hangisi sözkonusu olursa olsun, nicelik kadar niteliğin önemli olduğunu vurgulamalıyım. Nasıl ki dış ticaretin bir ekonomide yarattığı katma değeri sektörel bazda akademik çalışmalarla ölçmek durumundaysak, doğrudan yabancı sermaye girişlerini de aynı yaklaşımla ele almak durumundayız. Bu noktada, her zaman hayali kurulan devlet-üniversite işbirliği ekonomi alanında rahatlıkla gerçekleştirilebilir. Ekonomi ile ilgili tüm bakanlık ve diğer kamu kuruluşlarının görevi yüksek katma değer üreten bir ekonomi yaratmak olduğuna göre ve matematiksel modellere dayalı sektörel analizleri üniversitelerimizin yapması gerektiğine göre, ortaklaşa yapılacak çalışmalarla öncelik vermemiz gereken sanayilerimizi belirlememiz mümkün olamaz mı? Bu çalışmalar sonucunda oluşturulacak bir verimli teşvik yapısıyla yabancı sermayeyi ekonomimize yüksek katma değer ve yeni iş sahaları yaratacak şekilde davet etme rüyamız gerçekleşemez mi? Bence gerçekleşir. Fakat, tamamen tarafsız, çıkar gruplarının etki alanına girmemiş kafalarla iyi organize edilirse tabii.

2011 yılındaki cari açık rakamımız $77 milyar. Bu açığı, hepimizin malumu olduğu gibi ağırlıklı olarak sıcak para, yani portföy yatırımlarıyla finanse ediyoruz. Bu durum, ekonomimizde kırılganlık yaratıyor. Çünkü sıcak para, bir bankaya vereceğiniz basit bir talimatla bir günde ülkeyi terk edebiliyor. Yani, ekonominize hiç sadakati olmayan bir sermaye türü. Uluslararası faiz ve kur hareketlerinde meydana gelen değişimlere bağlı olarak çıkarları nerede olmayı gerektiriyorsa, hızlıca o noktaya doğru yönelebiliyor. Oysa, doğrudan yabancı sermaye adını verdiğimiz yatırım türü, ülkenize üretim yapmaya geliyor. Makina ve teçhizat ya ithal ediliyor ya da yerli piyasadan satın alınıyor ve üretim yapılmaya başlanıyor. Tesisin inşaatını da yerli ya da yabancı bir firma üstlense de yatırım yapılan ülkenin inşaat malzemeleri de kullanılıyor. Tesis çalışmaya başlayınca da istihdam, yani işgücü kullanımı başlıyor. Dolayısıyla, işsizlik sorununun çözümüne katkı sağlanmış oluyor. Çok basit bir anlatımla, doğrudan yabancı sermayenin neden önemli olduğunu sanıyorum ki prensipte ortaya koymuş oldum.

Şimdi biraz istatistiki verilerin arasında dolaşıp, doğrudan yabancı sermayenin Türkiye'ye katkı yapıp yapmadığına dair mütevazi bir analiz yapalım.

International Institute of Finance verilerine göre, 2011 yılında gelişmekte olan ülkelere toplam $430 milyar doğrudan yabancı sermaye girişi gerçekleşiyor. Bu tutarın, yaklaşık $185 milyarı Asya'daki gelişmekte olan ülkelere yönelirken, $129 milyarlık kısmı Latin Amerika'nın gelişmekte olan ülkelerine yöneliyor. Türkiye'nin içinde yer aldığı grup ise toplam $73 milyarlık bir pay alıyor. Türkiye ise $13 milyarlık bir doğrudan yabancı sermaye girişi sağlıyor. 2011 yılında, sıcak para ve banka kredileri girişi ise $20'şer milyar.

Türkiye, 2006-2011 yılları arasında toplam $76 milyarlık yabancı sermayeyi çekebilmiş. Bu süreci 2006-2008 ve 2009-2011 olarak iki ayrı dönemde analiz edecek olursak, 2006-2008 döneminde yılda ortalama $16 milyar ve 2009-2011 döneminde ise yılda ortalama $8 milyarlık doğrudan sermaye girişi gerçekleşiyor. 2006-2008 dönemi, özellikle özelleştirmeler yoluyla halihazırda kurulu olan tesislerin ve kuruluşların satışıyla ortalama $16 milyar noktasına ulaşıyor. Sözkonusu dönemde, Petkim, Türk Telekom ve pekçok özel bankanın yabancılara satışı gerçekleşmişti. Yani, yeni yatırımlar yoluyla yeni üretim tesislerinin kurulması, yeni teknolojilerin ekonomiye kazandırılması, yeni sektörler ya da alt sektörler yaratılması yoluyla istihdama katkı yapan doğrudan yabancı sermayenin Türkiye'ye girişi değil, kendi kurduğumuz kuruluşları satmak yoluyla sınırlı katkı yapan bir doğrudan yabancı sermaye girişi sözkonusu olmuştu.

Doğrudan yabancı sermaye girişi çok ama çok önemli. Ancak, gelen sermayenin hangi koşullarda ve nasıl geldiği bir o kadar önemli. $736 milyarlık bir ekonomide $13 milyarın çok önemli olmadığını ve bu konuda atılacak çok adım olduğunu düşünüyorum. 2006-2011 döneminde, Türkiye'ye gelen doğrudan yabancı sermayenin %76.4'ünün A.B. kaynaklı olduğu ve bu bölgenin resesyonda olduğunu düşünürsek, işimiz bir hayli güç.

Küresel ekonomide daha iyi rekabet etmemizi sağlayacak hangi sektörlerde doğrudan yabancı sermayeyi ülkemize çekeceğimize karar verebilmeliyiz. Doğru teşhislerle doğru çözümlere ulaşmak için var olan analizlerden çok daha derin olanlarına ihtiyacımız var. Daha derin analiz ise politik motivasyondan uzak, tarafsız ve bilimsel bakış açılarıyla mümkün olabilir. Analizler, vizyonumuzu geliştirmeli, bizleri anlamsız politik tartışmaların içine sürüklememeli.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.03.2012)