Pages

Tuesday, January 17, 2012

Yaşam Yürüyüşü

Sarı, yeşil, kahverengi yaprakların, toprak yolu halı gibi örttüğü yumuşacık bir zeminde, sonbaharın serin, tertemiz havasını içime çeke çeke yürüdüm. Zorlukların, keyiflerin, ızdırapların, mutlulukların, pişmanlıkların ve coşkuların içinden ilerleye ilerleye yolun sonuna varmaya çalıştım. Geleni cesaretle yaşamak vardı içimde. Yolun nereye gideceğini, varacağımı, nerede sonlanacağını bilmeden yürümek ve göğüslemek vardı geleni. O an ne önyargılar, ne eskiden kalan anılar, konular ne de yolun nereye varacağını bilmek vardı. O an, sadece ve sadece ilerlemek vardı kafamda. İlerledim de. Durmadan ama hiç durmadan ilerledim. Geride kalanlar terketmişti beni ve yalnızdım artık. Bir bulut çıkıverdi karşıma. Bir an, sisin içinde buldum kendimi. Griydi, karanlıktı ve ürperticiydi bulut. Üşüdü yüreğim. Donmadım ama. Kendime sarıldım çaresizlikte. Çaresizlikten sıyrılmanın en iyi yolunun, çaresizliği düşünmemek olduğunu anladım, öğrendim. Cesareti kaybetmemekti çaresizliğin korkusunu üstünden atmanın yolu. Sıyrıldım buluttan, güneşi gördüm bir an. Gökkuşağı yoktu ama yine de her rengi vardı yeryüzünün, bize sunduğu.

Gevşedim güneşin sıcaklığıyla. Eridim, gittim. Bir an kanat açasım geldi. Yolun başındaki anlarımı, günlerimi hatırladım. Bıkmadan, usanmadan, zamana karşı aldığım yoldaki hikayelerim canlandı gözümde. O günler olmasaydı, bugünler gelmezdi diye düşündüm bir an. Çok kutsal, çok duygu yüklü geldi kendimle konuşmam. Güneşe doğru yürüdüm inatla, ama sindire sindire. Acele etmeden. Bir an durdum. Acaba yine beni ürpertecek bulutlar çıkar mıydı karşıma? Çıkarsa ne yapardım? Yine çıktı diye, tecrübeme güvenip yürür müydüm yoksa? Ya da, hiç bilmediğim bir duyguymuş gibi üşümek yine mi sıfırdan başlardı herşey? Hiç bilemiyordum bunu. Cevap da aramıyordum soruma. Bilmek istemiyordum sonunu zaten.

Yine ilerledim. Yine yürüdüm. Akşam oldu. Karanlığın gizeminde kaybolmak hoşuma gitti. Sadece ben ve gece vardı dünyada o an. Yeryüzü bir başka güzel, bir başka içine sindirilecek renkler sundu. Ne yapsam görmüyordu kimse. Düşündüklerimin yüzüme yansımalarına da aldıramıyordu kimse. Görmüyorlardı çünkü. Hoşuma gitti gece. Gecede daha bir kendimle başbaşa, daha bir dünyayla barışık ve daha az yozluk gördüm insanlara dair.

Yürümeye devam ettim. İnsanları farkettim. Her cinsini, her rengini, her türünü tanıdım insanların. Arada koluma girdi birileri. Arada da ben girdim koluna birilerinin. Arada da ayaklarıma takıldı birileri. Kolay da olmadı kurtulmak ayaklarıma takılanlardan her zaman. Zamanın hakkını vere vere, insanların da hakkını vermeyi denedim. Onca çeşidi içinde, iyisi, kötüsü, namuslusu, namussuzuyla insanın aslında insan olduğunu anladım. İnsanın sevilenini, sevilmeyenini kendim tarttım, biçtim. İnsanı insan diye sevemedim. Çiçekler, böcekler, gri bulutların ürpertisi bile bazen daha bir güvenilir geldi. Sevemedim pekçoğunu insanların. Genel bir sevginin neye dayandığını da anlamadım. Bencilce geldi bu sevgi. Bu sevgiyi de sevemedim.

Yol devam etti. Yapraklar yumuşatıyordu yolu. Hüzünlü bir hikayeydi yaşam. Yürüdükçe eskittiğim yol, bir an bir baktım ki sadece bana ait. Aslında kimse yok benden başka.


Arda Tunca
(İstanbul, 20.11.2011)