Pages

Thursday, December 29, 2011

İtalya'nın 28 Aralık 2011 Tarihli Kamu Borçlanmasının Sonuçları

Kriz içinde olan, resesyona girmek üzere olan bir bölgenin bir ülkesinde kamu borçlanma maliyeti bir anda 6 ay için %6.501'den %3.251'e ve 2 yıl için %7.814'ten %4.853'e düşerse, o ülke adına olumlu bir ekonomik gelişme var demektir değil mi? Hele ki sözkonusu ülkenin borçlarının milli gelirine oranı %120 seviyesindeyken. Üstelik de o ülkenin bir yıl içinde gerçekleştirmesi gereken borç servisi €450 milyar ise. Bu ülkenin adı İtalya. Euro alanında kriz ve resesyon kelimeleri konuşulmaya başladığından beri bono ve tahvilleri yaklaşık %7'den işlem gören Euro alanı ülkesi.

İtalya, 28 Aralık 2011 tarihinde 6 ay ve 2 yıl için piyasaya borçlanmaya çıktı. İki ihalede toplam €10.7 milyar borçlanma gerçekleştirdi. Faizler, 6 ay ve 2 yıl için sırasıyla %3.251 ve %4.853 seviyelerinde oluştu. İtalya'nın borçlanma faizlerinin bir anda sert bir düşüş göstermesi elinizde başka hiçbir veri yoksa kuşkusuz ki gayet olumlu karşılanır. Ancak, bugünkü ihaleleri ve yarın gerçekleşecek olan 10 yıl vadeli tahvil ihalesini geçen haftaki E.C.B. fonlamasının bir devamı olarak değerlendirmek zorundayız. Aksi takdirde, gelişmeler hakkında yanlış bir kanıya varırız.

İtalya'da faizlerin sert bir şekilde düşmesinin ardında, bütçede kemer sıkmak için alınan önlemler var. Piyasa, bütçe disiplini konusunda atılan adımları olumlu karşılıyor ve buna prim veriyor. Bu konu, tamamen apayrı ve derin bir iktisadi tartışma konusu. Ancak daha önemli olan sebep, E.C.B.'nin geçen hafta içinde Avrupa bankalarına sağlamış olduğu 3 yıl vadeli kredi imkanı. Bu kredinin faizi %1. İtalya'daki ihale öncesinde dikkatle izlenmesi gereken bir veri var: Avrupa bankalarının E.C.B.'de tuttukları mevduat. İhale öncesinde bu rakam €412 milyar gibi rekor bir düzeyde seyrediyor. Yani, Avrupa bankaları ne kendi aralarında kredi işlemleri yapıyorlar ne de reel kesime kredi imkanı tanımak niyetindeler. Bankalar, E.C.B.'den sağladıkları 3 yıllık ve son derece ucuz fiyatlı kredileri bono-tahvil piyasasında kullanmak için saklıyorlar. Amaç, %1 oranında maliyeti olan fonları 3 yıldan kısa vadelerde %3-5 arası bir orandan plase ederek 3-4 puanlık karlı işlem yapmak.

Yukarıdaki rakamların ve geçen haftadan bu yana Avrupa'da meydana gelen gelişmelerin bize verdiği önemli mesajlar var. Avrupa'da güven mekanizması çökmüş durumda. Özel kesim, bankacılık kesimi üzerinden kredi mekanizmasını çalıştırmıyor. Her ne kadar zaman zaman ülkeler için iflasın eşiğinde ya da iflas etti gibi ifadeler kullansak da ülkeler iflas etmiyorlar, edemezler. Dolayısıyla, kamu kağıtlarına yatırım yapmak, özel kesimin kendi içinde işlemlerinin adeta durma noktasına geldiği bir ortamda mantıklı bir çözüm. Bunun da anlamı, Avrupa'daki bankaların asli fonksiyonlarından kopmasıdır. Yani, bir bankanın mevduat toplamak yoluyla fon oluşturup, bu fonları verimli gördüğü projelere kredi desteği olarak kullanmak yerine kamu kağıtları üzerinden kar elde etmeye çalışmasıdır.

Yazımın ilk cümlesindeki sorumu aradaki açıklamalardan sonra soracak olursak sizce cevabı ne olur ya da olmalıdır?

28 Aralık 2012 tarihli İtalyan kamu borçlanmasının arkasındaki gelişmeleri bu yazıda özetlemeye çalıştım. Tüm bu gelişmeler de €/$ paritesini 1.2910 seviyesine kadar çekti. Paritedeki bu gelişme, $/TL kurunun 1.92 seviyesine kadar çıkmasına neden oldu. Yani, kurdaki yükselmenin Türkiye'deki herhangi bir olumsuzlukla ilgisi yok. Bu açıdan paniğe, endişeye yer olmamalı. Esas merak edeceğimiz nokta, sürekli piyasanın aklını karıştıran ve piyasayla son derece kötü bir biçimde iletişimde olan T.C.M.B.'nin tutumu. T.C.M.B. ve E.C.B. başlıklı yazımda bu konuya değinmiş ve T.C.M.B.'nin para ve döviz kuru politikasını iktisadın kuralları çerçevesinde anlamakta güçlük çektiğimizi dile getirmiştim.

2011'in sonu her cephede ilginç bir hal alıyor. Son 2 gün daha nelere gebe acaba?

Arda Tunca
(İstanbul, 29.12.2011)

Monday, December 26, 2011

T.C.M.B. ve E.C.B.

2011 yılının son haftasındayız. Ancak, 2012 yılını heyecanla beklemiyoruz. Daha çok, dikkatle ve temkinli olarak bekleme psikolojisi içindeyiz. Türkiye’yi de dünya ekonomisindeki gelişmelere paralel olarak iyi bir yıl beklemiyor. Bu konularla ilgili bazı görüşlerimi son haftalarda diğer yazılarımda paylaştım. Ancak, yılı kapatırken özellikle Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (T.C.M.B.) uygulamakta olduğu politikalara ilişkin kısa bir 2011 değerlendirmesi yapmak ve Avrupa Merkez Bankası’nın (E.C.B.) geçen hafta içinde uygulamaya aldığı fonlama konusuna değinmek istiyorum.

T.C.M.B., 2011 yılını birbiriyle zıt politikaları uygulamaya koyduğu bir yıl olarak tarihine yazdı. Global ekonomik gelişmeleri dikkate alarak, önce faiz indirimine gitti. Amaç, hem A.B.D. hem de Euro alanında beliren resesyon tehlikesine karşı Türkiye açısından önlem almaktı. Nitekim, önlemleri dünya ekonomisi üzerine yaptığı analizlere dayandırdığını açıklamıştı. Para politikasını bir miktar gevşetme ihtiyacı vardı. Daha sonra, faizleri arttırma yolunu tercih etti. Bu defa amaç, yükselme eğilimine girmekte olan enflasyonu dizginlemekti. Ancak, Türkiye Ekonomisi için büyük tehlike arz etmeye başlayan cari açığa karşı da faiz arttırılarak önlem alınmış olunuyordu. T.C.M.B., bir yandan kendi kontrolündeki Türk Lirası’nın faizleriyle oynayarak para politikası yürütmeye çalışırken, diğer yandan döviz kurlarında meydana gelen ani sıçramalara karşı da önlem alma yoluna gitti. Yani, piyasaya Dolar satarak yükselen Dolar fiyatını belli bir seviyede tutmaya çalıştı. O seviyenin ne olduğunu hiç telaffuz etmedi ama döviz piyasasına müdahale etmeye başladığı ilk günlerde 1.85 seviyesini hedeflemiş gibi gözükürken, daha sonra 1.88’de razı olurmuş gibi bir hava yarattı.

Türkiye’nin uluslararası sermaye hareketlerine açık bir ülke olduğunu yukarıdaki paragrafta anlatılanlara ek olarak belirtelim ve hemen işin teorik temeline inelim.Kanada’lı iktisatçı Mundell, 1999 yılında Nobel ekonomi ödülüne layık görüldü. 1960’ların başında yaptığı çalışmalarla ünlü oldu ve ekonomi literatürüne İngiliz iktisatçı Fleming ile adının beraber anıldığı Mundell-Fleming Modeli’ni hediye etti. Bu model, İmkansız Üçleme (Impossible Trinity) adı verilen bir görüş ortaya koyuyor. Model, kısaca şunu söylüyor: Aynı anda, hem sabit kur rejimi uygulayıp, uluslararası sermaye hareketlerini tamamen serbest bırakıp, bağımsız bir para politikası uygulayamazsınız. Yani, bu üçlüden ikisini seçip, ona gore bir politika yürütmelisiniz. Diğer bir ifadeyle, uluslararası sermaye hareketlerini serbest bırakıyorsanız – ki Türkiye’deki durum da bu - hem döviz kurunu belli bir seviyede stabilize etmeye hem de enflasyonu kontrol altında tutmaya çalışamazsınız.
Yukarıda, 2. paragrafta anlatmaya çalıştığım T.C.M.B. uygulamalarıyla 3. paragrafta kısaca özetlediğim teorik modeli bir araya getirerek T.C.M.B.’nin ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırsak nasıl bir görüş oluşturabiliriz? Türkiye, uluslararası sermaye hareketlerine açık. Bu durumda, ya kuru ya da enflasyonu kontrol etmeye çalışacak. Her ikisini de üçüncü koşul (uluslararası sermaye hareketleri) sabit durduğuna göre, kontrol etme şansı yok. T.C.M.B., kendi icadı olan faiz koridoru gibi bir kavramı uygulayarak faizi belirlemeye çalışıyor ve bu yöntemle 2011 sonu için %5.5 olarak hedeflediği ama yılsonunda hemen hemen 2 katı bir düzeyde çıkması beklenen enflasyonu dizginlemeyi hedefliyor. Diğer yandan ise, döviz satım ihaleleriyle döviz kurunu belli bir seviyede tutmaya çalışıyor. T.C.M.B. açısından 2011 bilançosu pek hoş değil. Zira, döviz ihaleleriyle boşuna eritilen döviz rezervleri ve hedefin tutmadığı bir enflasyon verisi var ortada. Hükümetin de yapısal reform konuşmak ve uygulamak yerine ekonomiyi durdurarak cari açığı kontrol altına almaya çalıştığı ve bundan da gurur duyduğu (!) bir süreçte, T.C.M.B.’nin uygulamaları kendi bağımsızlığını sorgulatacak bir noktaya geldi.
T.C.M.B.’nin 2012’ye ilişkin yarın açıklayacağı plan ve programları yukarıda anlatmaya çalıştığım perspektiflerden bakarak değerlendirmeye çalışacağım.
Geçen hafta, Avrupa Merkez Bankası’nın (E.C.B.) da Euro krizine karşı önlem olarak uygulamaya aldığı bir politikayla karşılaştık. E.C.B., tarihinin en büyük fonlamasını yaparak, 523 bankaya 3 yıl vadeyle %1 faiz uygulayarak toplam €489 milyar verdi. Bu operasyon sonucunda, bankaların bazıları E.C.B.’ye karşı kısa vadeli yükümlülüklerini yerine getirerek E.C.B.’ye borç geri ödemesi gerçekleştirdiler. Yani, E.C.B.’ye karşı borçlarının vadesini uzatmış oldular. Böylece, E.C.B.’nin net fonlama tutarı €235 milyar oldu. E.C.B.’nin toplamda bankalara yaptığı fonlama tutarı da €1 trilyon seviyesine ulaştı. Diğer bir veriye göre, bankalar kendi borçlarını satın alarak piyasadaki borçlanma maliyetlerini düşürmeye çalıştılar. Ayrıca, bazı A.B. ülkelerinin de yine bono ve tahvillerini satın aldılar. Pekiyi, bu operasyon neye yaradı? Öncelikle, A.B. ülkelerinin bono ve tahvillerini satın alarak borçluluğu yüksek olan ülkelerin faiz oranlarını aşağıda tutmanın uzun soluklu olmadığını ifade eden E.C.B., bu operasyonu daha kısıtlı bir şekilde uygulayacağının sinyalini verdi. Üstelik, bu uygulamanın yasallığı da Euro alanı içinde zaten tartışılmakta. Bankalara da ihtiyaç duyulduğu kadar para vermeye niyetli olduğunun mesajını vermeye çalıştı. Başarılı oldu mu? Şu an için birşey söylemek zor. Ancak, Euro’nun sorunu, ortaya kararlı bir siyasi irade konmadıkça, E.C.B.’nin hangi durumda hangi politikalara kararlılıkla sarılacağı açıklanmadıkça çözülemez. Bir sonraki fonlama, Şubat sonunda. Bankalara fonlama yapılarak ve bono-tahvil alımı yavaşlatılarak risk E.C.B. üzerinden bankaların üstüne mi yığılıyor? Öyleyse, bu politikayı uygulamanın ne anlamı var? Bu yöntemlerle, kalıcı olarak hiçbir soruna çözüm bulunamayacağı açık. Ayrıca, mali politikalar sıkılaştırılırken büyümenin dayanakları da ortadan kalktığı için fonlamaların büyüyen bir miktarda gerçekleşmesi gerektiği de ortaya çıkmayacak mı? Bu da borç sarmalını daha da derinleştirmeyecek mi? Bu soruların hepsini 2012’nin özellikle ilk aylarında test ediyor olacağız.
2012’de de merkez bankacılığını çok konuşuyor olacağız. Dünyanın tüm merkez bankalarına zor geçecek olan 2012’de kolaylıklar dileyelim.

Arda Tunca
(İstanbul, 26.12.2011)

Thursday, December 22, 2011

Edebiyat ve Mekan

Bir seyahate çıkmadan önce, yanınıza kitap alacağınızda, kitaplarınızı gittiğiniz yerin atmosferine uygun olarak seçmeye özen gösterir misiniz? Bir romanın betimlemelerini okurken, yeni bir kelime öğrendiğinizde, betimlemeleri sindirmek ya da yeni kelimeyi anlamak için gösterdiğimiz çaba, hep kafamızda bir resim ya da mekan canlandırma ihtiyacı uyandırmaz mı? Örneğin, bir roman ya da şiir okurken, algınızın varabileceği en ileri noktaya gidebilme çabasıdır kafanızda bir mekan canlandırma isteği.

Bazen okuduğumuz eserlerin bize anlatmaya çalıştıkları, okunan metinler içinde giderek belirginleştikçe, beynimizde oluşmuş resimleri silip, yeni bir resim yaratma ihtiyacı hissettiğimiz de olur. Bu, eserde anlatılanlarla hayallerimizin uyumlaştırılması çabasıdır. Algımızın, bize anlatılanları en üst düzeyde kavramamıza yardımcı olabildiği noktada, artık resmin tamamı canlanmıştır beynimizde.  Algılarımızın bir izdüşümü olan hayali resim, bir sonraki adımda, duygularımızı resmin içine katmaya başlar. O anda, hayali görsel mekan, duygular, kokular, renkler okuduğumuz eserin sembolleri olmaya başlarlar. Bu nedenle, edebiyat eserlerinin bizi hayal etmeye zorladığı mekanlar önemlidir. Fakat, hepimizin algılama farklılıkları nedeniyle, hayal ettiği mekanlar, aynı eseri okuyan pekçok kişide sayısız hayali mekanın oluşmasına sebep olur. Zamanla, okuduğumuz bir edebiyat eserinin kendine has ama kişiye özel hayali mekanları, renkleri, kokuları, yaşamımızın bizim için belli bir anlam içeren kesitleri, edebiyat eseriyle aramızda bir anı oluşturur. Eserle aramızdaki duygusal ilişki, beynimizdeki algılamalarda ve duyu organlarımızın hafızasında yer eder. Yer ettiği şekilde de, bize belki keyif, belki hüzün, belki kahkaha atma ya da ağlama duygusu, belki de acı verir.

Feride Çiçekoğlu’nun, Suyun Öte Yanı adlı romanını Assos’ta okuyup, Midilli Adası’nı seyrettiğimde, romanın içeriği daha bir anlam kazanmış, duygularım daha bir derinleşmişti. Yine aynı yerde, Dido Sotiriyu’nun, Benden Selam Söyle Anadolu’ya adlı romanını okuduğumda da akşamüstü güneşiyle şarap rengine bürünen Homeros ve Halikarnas Balıkçısı’nın Ege’si ya da Arşipel’i, algılarımdaki tüm hassaslığıma nüfuz etmişti. Nazım’ın Prag’da yazdığı şiirleri Prag’da okuduğumda, Emile Zola’nın Germinal’ini bir Fransa gezisinde okuduğumda, eser-mekan ilişkisinde yakaladığım derinlik çok başka ve keyifliydi.
Betimleme, okuyucunun hayal gücünü ele geçirmenin, okuyucuyu adeta hipnotize etmenin bir yoludur. Ne kadar iyi ve hayal gücümüzü kullanmamıza yardımcı olan bir betimleme varsa okuduğumuz eserde, eserin yarattığı kalıcılık da o kadar uzun süreli ve derin olur. Betimlemenin zenginliği, algılarımızda da zenginlik yaratır. Mekanı detaylandırır. Dolayısıyla, kokular, renkler, sesler, v.s. sanki bizde anlatılan yerdeymişiz duygusunu uyandırır. Kelimelerin gücünü iyi kullanan bir eseri bitirdiğinizde, içine geri döndüğünüz gerçek mekanın hayal kırıklığı yarattığı mutlaka olmuştur bugüne kadar. Bizim edebiyatımızda betimlemeyi en başarılı yapanlardan biri Yaşar Kemal’dir. Yaşar Kemal’de tekrarın sıklığından ve betimlemelerin uzunluğundan yakınan okuyuculara da çok rastladım ama kelimelerin, anlatımın gücünü etkili bir şekilde hissettirebilen önemli örneklerden biridir Yaşar Kemal. Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana, Karıncanın Su İçtiği ve Tanyeri Horozları’nda anlattığı ada, Yaşar Kemal neşriyatının yakın geçmişteki son derece başarılı örnekleridir.

Edebiyat ve mekan: Eserlerin okuyucuda yarattığı etkilenme de olaylar, karakterler, düğüm, serim ve çözüm dizilimi kadar önemlidir. Bir esere uygun olarak betimlenmemiş, hayal edilmemiş mekan, okurken tad kaçırır. Victor Hugo da Jean Valjean’ın, farelerin cirit attığı lağım çukurlarındaki yürüyüşlerini iyi betimlemeseydi, şu an kulaklarımda, lağım sularının içinde yürüyen Jean Valjean’ın ayaklarından gelen su sesleri yankılanıyor olamazdı. Mekanı, anlatımın ve yazarın tecrübelerinin zenginliği besliyor yani. Okuyucu da mekandaki zenginliği iyi betimleyen eserlerde buluyor okumanın keyfini.

Arda Tunca
(İstanbul, 21.12.2011)

Monday, December 19, 2011

Kriz Ortamında Yatırım Araçları

Son derece karmaşık bir ekonomik dünyanın içindeyiz. Globalleşen piyasalarda artan değişken sayısı, iletişim teknolojilerinin yarattığı inanılmaz boyutlardaki bilgi üretimi ve hatta kirliliği nedeniyle herhangi bir karar alıcının doğru karar verebilmesi son derece güçleşmiş durumda. Kararlarımızın ne kadar rasyonel olduğunu psikolojik ve subjektif değer yargılarımızın süzgecinden geçirerek sorgularken, kararlarımızı etkileyen değişken sayısındaki büyük artışın da rasyonelliğimize olumlu yansıyıp yansımadığını tartışacak noktaya geldiğimiz bile söylenebilir. Oysa, tam rekabet koşullarında, bilginin homojenliği, Homo Economicus’un kararlarına olumlu katkı sağlayacaktı. Acaba öyle mi oldu? Tartışmaya değer. Ancak, bu yazıdaki niyetim bu değil.

Son haftalarda yaşanan gelişmeler ekseninde, hangi yatırım araçlarının hangi noktaya geldiğini tespit etmeye çalışmak amacını taşımaktayım bu yazıda. Tüm konuları Türkiye odaklı bir şekilde ortaya koyacağım ama dünya piyasalarındaki gelişmeleri elbette ki değerlendirmeye alarak.

Son aylarda, genel olarak faiz cephesindeki gelişmelere kilitlenmiş durumdayız. Tüm tedbirlere rağmen, bir türlü kamu otoritelerinin ve T.C.M.B.’nin soğutamadığı bir ekonomi var ortada. Bu nedenle, önümüzdeki aylarda T.C.M.B.’nin sıkı para politikası uygulamalarına tanık olmaya devam edeceğiz. Bu günlerde bankalar bono piyasasında çok işlem yapmaya gönüllü değiller. Yılsonu bilançoları için hazırlık var zira. Tahvil tarafında bir miktar yabancı girişleri oldu ve faizler bir hayli dar bir aralıkta seyretti. Bu durumda, kısa vadede faizin %10-11 seviyelerinde gideceğini tahmin etmek mantıklı görünüyor. Üstelik, Aralık ayında yüksek miktarlı bir kamu borçlanması da yok takvimde.
Döviz cephesine baktığımızda, sepet 2.15 civarlarında bir seyir izliyordu. Ancak, Amerikan Doları’nın içinde bulunduğumuz konjonktürde güçlenme eğilimi sepet kuru 2.20 civarlarına yaklaştırdı. Bunun anlamı, Euro/Dolar paritesinin 1.30 civarlarında ve Dolar/TL kurunun 1.90’a yakın seviyelerde seyretmesidir. Mevcut koşullar altında, sepet kurun 2.17-2.19 arasında seyretmesi pek şaşırtıcı olmayacaktır. Hatta, Euro/Dolar paritesinin 1.20 civarlarına gelmesi ihtimali de piyasalarda sıkça konuşuluyor ki aslında olması gerekenin ben de 1.20 olduğunu düşünenlerdenim. Belli ki Euro’ya olan güveni bir anda çökertmemek için Avrupa, Euro’ya bağlı varlıklardan çıkamadı. Politika da rol oynamış olabilir bu noktada. Orta ve uzun vadede Dolar’ın rezerv para olma durumu devam edecek. Bu konuda şüpheye yer yok. Döviz konusunu kapatmadan, TL’nin diğer gelişen piyasa para birimlerine yakın bir hareket seyri izlediği de bir kenara not edilmeli.

İ.M.K.B. tarafında ise, talebin zayıf olduğunu görüyoruz. 49,000 seviyesinin altına inmeyen ama üstüne de pek çıkamayan bir endeks hareketi sözkonusu. Yurtdışından gelen Türkiye aleyhine ekonomik raporlar, hisse senedi piyasasındaki havayı olumsuz etkiledi.

Altın, rekor üstüne rekor kırdıktan sonra ani bir zayıflama sürecine girdi. Kısa sureli, anlık yukarı yönlü hareketler olabilir ama Dolar güçlenme eğilimine girmişken altının güçlenmesi olası değil. Altın fiyatlarını, A.B.’nin ekonomik göstergelerindeki durum ve buna karşın Dolar tarafındaki arz/talep dengeleri belirleyecek. Şu an için altın fiyatının pek yükseleceğini beklemek iyimserlik olur. Ancak, geçici çıkışlar görülebilir.
Petroldeki gelişmelere geçtiğimiz hafta O.P.E.C. toplantısı damgasını vurdu. Üretimini günlük 30 milyon varilde tutmayı öngördü. Brent petrol, 105-110 Dolar arasında kısa vadede seyretmeye büyük olasılıkla devam eder.
Türkiye’de büyüme rakamı 3. çeyrek için %8.2 geldi. Eylül ayında işsizlik oranının %8.8 olduğu açıklandı. Son çeyrekte veriler ne olabilir sorusunun bence cevabı büyük bir değişme olmayacağı yönünde. Kısaca, 2011’i yüksek bir büyüme ve son zamanlarda düşen bir işsizlik oranıyla kapatmış olacağız. Bu ortamda da faizlerin aşağı ineceğini ve T.C.M.B.’nin para politikasını gevşeteceğini beklememeliyiz. Nitekim, B.D.D.K.’nın da kredi kartlarına ilişkin düzenlemelere gitmesi, tüketimin frenlenmesi konusundaki tutumu sergiliyor. Kanımca, B.D.D.K. haklıdır. Ancak, bu olumlu gözüken havanın 2012’de de devam edeceği düşünülmemeli. 2012 çok zor olacak.

Dünya piyasalarında, A.B.’nin Euro’yu hangi yöntemle kurtaracağına dair bir türlü net bir karar alamadığı bir süreçten geçmeye devam ediyoruz. Kısa vade için çözüm önerileri gelmiyor A.B. cephesinden. Mali sıkılaştırma ve parasal cephede atalet içindeki tutum, Euro krizini derinleştiriyor. Kısa vade için alınmış en önemli önlem, Avrupa Merkez Bankası’nın Avrupa’daki bankalara 3 yıl için kolay borçlanma imkanı sunması oldu. Fakat, yapısı gereği bu sistemin nasıl verimli çalışacağını merak edenlerdenim. Diğer adım da I.M.F.’ye 150 milyar Euro verilerek, bu paranın Euro alanı için kullanılması kararı oldu. Bu fonların, kısa vadeli olarak büyük fırtınaların atlatılmasına yardımcı olabileceğini söylesek de ihtiyaç duyulan toplam para miktarının son derece altında kaldığını ifade edebiliriz. 2012’nin ilk çeyreğinde Euro alanı ülkelerinde ve özellikle de yüksek borcu olanlarda yüksek borç geri ödemeleri var. Bu borç çevrilebilecek mi? Bunu göreceğiz. Net bir tablo yok ortada. Ayrıca, Yunanistan’ın 130 milyar Euro’luk ek yardım paketinin uygulanması öngörülen politikalarda sapma olması nedeniyle belirsizliğe girmesi de bir risk unsuru olarak belirdi.
Her ne kadar F.E.D., 3. bir  parasal genişlemeye gitmeyeceğini söyleyerek piyasaları birkaç günlüğüne üzmüşse de uluslararası yatırımcılar Euro alanındaki son derece olumsuz koşullar nedeniyle yine Dolar cinsinden varlıklara sarıldılar. Bu da, Euro/Dolar paritesini neredeyse 1.29’a kadar getirdi. Ayrıca, A.B.D. Kongresi 915 milyar Dolar’lık harcama tasarısını kabul etti ve federal hükümeti kurtardı.

Asya cephesinde, dünya konjonktürüne bağlı olarak bir ekonomik zayıflama sözkonusu. Çin, dikkatle izlenmesi gereken bir piyasa ve ihracat rakamları olumsuz sinyaller vermeye başladı. Hindistan’da soğuma belirtileri baş göstermeye başladı. Buna ilave olarak, Endonezya, Avustralya parasal genişlemeye giderek ekonomik bozulmaya karşı önlem almaya çalıştılar. Kuzey Kore liderinin ölümü, Asya piyasalarını bir miktar dalgalandırdıysa da kalıcı bir etki yaratma ihtimali pek yok gibi. Tabii, savaş çıkmadığı sürece ki böyle bir olasılık bence yok.
Türkiye, sahip olduğu tüm özellikleriyle uluslararası yatırımları kendisine çekebilecek güce sahip. Ancak, cari açıktaki sorunu nedeniyle, arzulanan yerde değil. Derecelendirme kuruluşları tarafından Mısır ile aynı seviyelerde derecelendiriliyor. Bu derecelendirmeye katılmıyorum ama derecelendirme kuruluşları, “Mısır’ın borcu yok” diyerek kesin ve net bir cevap veriyorlar Türkiye ile Mısır’ın aynı nota neden sahip olduklarını sorduğunuzda. Bizde yapısal reformlar konuşulmuyor. Oysa, fırsat var. Cari açığa fazla girmeyeceğim. Çok konuştum ve yazdım bu konuda. Artık, denecek bir şey kalmadı. Borcumuz yüksek ve dış borcumuzun büyük bir bölümü özel sektöre ait. Kur dalgalanmalarına karşı çok hassasız. Bu da bizi potansiyel olarak riskli bir ülke yapıyor.

Kısaca, sadece ana hatlarına değinmeye çalıştığım son haftalardaki gelişmelerin yukarıdaki özetinden yatırımcılara şu mesaj çıkıyor olmalı: Bu dalgalı havada lütfen fazla açılmayın. Mevcut karlı pozisyonları koruyun. Karınızda bozulma başladığında karınızı realize edin. Spekülasyona kalkışmayın ve mevduat, bono-tahvil gibi hangi vadede ne getireceği belli olan sabit getirili yatırım araçlarına yönlenin. Bırakınız, spekülasyon yapmak kurumsal yatırımcıların işi olsun. Fazla spekülasyonun da dünya ekonomisinin başına neler açtığını tarihten gelen tecrübelerle biliyoruz ama bu konuda şimdilik yapacak birşey yok. Olgunlukla, dünyanın mevcut ekonomik yapısına katlanmak zorundayız. Yoksa, “occupy…”
Arda Tunca
(İstanbul, 19.12.2011)

Wednesday, December 14, 2011

Neden Hala Petrol Krizi Çıkmıyor?

Aşağıdaki yazı, Global Enerji dergisinin Eylül 2006 sayısında yayınlanmış. Yazının yazarları dostum Sinan Dallı ve Arda Tunca. O günler, dünyanın likiditeye boğulduğu, kredi mekanizmalarının gayet esnek şekilde çalıştığı ve paranın kolay ve ucuz maliyetlerle ulaşılabilir olduğu günler. Ancak, Mayıs 2006'da dünyada bir çalkantı oluyor ve iktisatta “Minsky Moment” diye adlandırılan krizin gelişini ifade eden gelişmeler oluyor ama zamanın F.E.D. Başkanı Greenspan dahi mesajı alamayıp Ayn Rand ve Schumpeter hayranlığından gelen yaratıcı yıkım kavramına bağlı kalarak piyasa sisteminin kendini düzelttiğini sanıyor. O günlerde de 2008’de varili 147 Dolar’a kadar çıkan petrol fiyatının nereye gittiğini Sinan Dallı dostum ile beraber değerlendirip aşağıdaki yazıyı beraber kaleme alıyoruz. Bugün için de mesajları olan bir yazı olduğunu yazıyı yine okuyunca anlıyorum.

İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatacağına yönelik söylentilerle Brent petrolün varili 111 Dolar seviyelerine geldi. Sürekli olarak A.B.D. -  İran gerginliğinin gölgesinde hareket ediyor petrol fiyatları. Dünya çalkalanıyor ama petrol fiyatlarının dünya ekonomisine tehdit oluşturacak bir hareketlenme içinde olduğu söylenemez. Kabaca, 95 ila 105 Dolar arasında bir hareketi var uzun zamandır. Bu da ne petrol geliri yüksek olan ülkeleri ne de petrolü yoğun hammadde olarak kullanan ülkeleri rahatsız etmiyor. Çünkü, fiyatlar nispeten istikrarlı bir seyir içinde. Arap Baharı’nın en sıcak günlerindeki spekülasyonlarla fiyatlar hareketlenmişti ama bunun dışında yoğun hareketlenmeler görmedik.

Petrol fiyatları, dünya ekonomisindeki çalkantıların fiyat düşüşleri beklentisi yarattığı bir ortamla İran’ın uluslararası siyasette yarattığı gerginliklerden kaynaklanan kaygılar arasında bir yerde kendi dengelerini sağlamış gözüküyor. Pekiyi, savaş çıkmamasına rağmen anormal fiyat hareketlenmeleri olursa suçu spekülatörlere mi İran’a mı yükleyeceğiz? Soruya cevabı ben vermeyeceğim. İran gerginliğini aklınızda tutun ve aşağıdaki yazının son paragrafına bakın ve kararı siz verin.

"Son dönemde tarihi rekor seviyelerinde seyretmekte olan petrol fiyatlarının, bugüne kadar tecrübe edilenin aksine, dünya ekonomilerinde petrol fiyatı kaynaklı herhangi bir krize sebep vermediği görülmektedir. Ekonomileri petrol gelirlerine bağlı ülkeler ve önde gelen petrol firmaları, fiyatlardaki yükselmelerden büyük ekonomik avantajlar sağlarken, dünya piyasaları gelişmeleri son derece temkinli izlemektedir.

Dünya ekonomisi bugüne kadar, petrol fiyatlarındaki yükselmeden kaynaklanan üç önemli kriz yaşamıştır. 1973-74 yıllarında, Ortadoğu krizinde Amerika’ın İsrail’i desteklemesine tepki olarak OPEC’in uyguladığı petrol ambargosu, 1979’daki İran Devrimi sırasında İran’ın petrol ihracatını kısması ve 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgali, bu krizleri tetikleyen unsurlar olmuştur.

Bugüne kadar her petrol krizinde dünya ekonomisi enflasyonist baskılarla karşı karşıya kalmış ve resesyona girmiştir. Geçmiş krizler değerlendirildiğinde, bugün niçin dünya ekonomilerinin büyüdüğü ve enflasyon konusunda krize sürüklenmediği sorusu akla gelmektedir. Dünyanın önde gelen iktisatçıları ve piyasalardaki karar alıcılar, aşağıdaki başlıklar altında bu sorunun cevabı olabilecek noktaları tartışmaktadırlar.

Fiyatların değişim hızı  ve reel petrol fiyatları

Petrol fiyatlarındaki artışın ne kadarlık bir zaman aralığında , ne oranda gerçekleştiğinin analizi önemlidir. Dünya ham petrol fiyatları Haziran 1973-Ocak 1974 arasındaki 7 aylık dönemde 2 kat artış kaydetmiştir. Oysa içinde bulunduğumuz dönemde, fiyatların 18 aylık bir süreçte 2 katına çıktığı görülmektedir. Bu durum , ekonomik karar birimlerine daha geniş bir süreçte değişen fiyatlara kendilerini uyarlama olanağı sunmuştur. Böylece, piyasalar artan petrol fiyatlarına karşı çok kısa vadede şok niteliğinde bir tepki vermemiştir.

Reel fiyatlar temel alındığında, bugünkü petrol fiyatları seviyesi, örneğin 1979 krizindeki fiyatların altındadır. Bazı istatistiki çalışmalar, Amerikan tüketici fiyatları temel alınarak, 1979 fiyatlarının reel olarak bugünkü değerinin 90-100 USD aralığında seyrettiğini göstermektedir. Yani, bugünkü fiyatların 1979 değerleriyle ifadesi 90-100 USD fiyat aralığındadır.

Petrolün üretimde kullanım ağırlığındaki değişim

Gelişmiş ülkelerin geçmiş dönemlere göre çok daha fazla insan sermayesine ve bilgi teknolojilerine bağımlı hale gelmiş olmas , petrolün bu ülkelerde kriz yaratıcı etki alanının eskiye göre daralmış olduğu iddiasını gündeme getirmektedir. Buna göre, petrol fiyatındaki 1 dolarlık artışın gelişmiş ülke ekonomileri üzerindeki etkileri, geçmişe göre çok daha sınırlıdır. Gelişen ülkelerde ise petrol fiyatlarının etki alanı halen geniştir. Gelişmiş ülkeler her ne kadar artan petrol fiyatlarına karşı daha dayanıklı olsalar da, gelişen ülkelerde ekonomik kırılganlık yüksek düzeydedir. Nitekim, Mayıs 2006’da özellikle gelişen piyasalarda yaşanan çalkantılar bu durumun ispatıdır.

Arz  ve talep yönlü baskıların etkisi

Artan petrol fiyatlarının, içinde bulunduğumuz dönemde dünya ekonomilerinde kriz yaratmamasının temel nedeni, arz yanlı şoklar yerine talep baskısının gündemde olmasıdır. Çin’in başını çektiği Asya ekonomilerindeki ve A.B.D.’deki yüksek talep artışı, petrol fiyatları üzerinde baskı oluşturmaktadır. Talep yönlü bir fiyat artışının da kısa bir süre sonra duracağını ve fiyatların düşeceğini öngörmek mümkün değildir.

Dünya petrol arzı, uzun zamandır yeni petrol kaynakları arayışına yönelinmediği ve rafineri kapasitelerinin arttırımı için yatırımlar yapılmadığı için kapasite sınırında bulunmaktadır. Yüksek seyreden fiyatlar, yeni petrol kaynaklarına yönelimi ve fosil bazlı enerji kaynaklarına alternatiflerin yaratılması sürecini hızlandıracak, enerji arzında artışa neden olacak ve fiyatlarda düşüşü de beraberinde getirecektir. Ancak bu süreç uzundur ve hiçbir ekonomik analiz böylesi uzun dönemli bir gelişmeyi dikkate alarak öngörüde bulunamaz.

Artan rekabet koşulları ve merkez bankalarının para politikaları

Geçmiş dönemlere ait istatistiki veriler, petrol fiyatlarında meydana gelen 10 dolarlık artışın, dünya ekonomilerinin yıllık gayri safi yurtiçi hasıla rakamını 1 puan aşağı çektiğini göstermektedir. Oysa, IMF’nin  Nisan 2006 Dünya Ekonomisi Görünümü Raporu, dünya ekonomisinin 2006 ve 2007 sonu itibariyle sırasıyla %4.9 ve %4.7 büyüyeceğini öngörmektedir. Trendde şu sıralarda yaşanmakta olan bu kırılmanın sebebi, özellikle Çin ve Hindistan kaynaklı büyümedir. Ancak büyümenin yan unsuru olarak beklenmesi gereken enflasyon, rekabet koşullarından dolayı artan verimlilik nedeniyle yükselmemektedir. Daha rekabetçi bir piyasa, üretim girdilerinin petrol dışındaki maliyetlerini düşürmekte ve petrol fiyatlarındaki artışın neden olacağı enflasyonist baskıları absorbe etmektedir.

Enflasyonun kontrol altına tutulmasında dünyanın belli başlı merkez bankalarının para politikası kararları ve uyguladıkları faiz oranları önemli rol oynamıştır. Geçmişteki petrol krizlerinde enflasyon oranları yükselmiş ve merkez bankaları şok nitelikli ve yüksek oranlı faiz arttırımlarına yönelmişlerdir. Oysa bu kez, özellikle Amerikan ve Avrupa merkez bankaları dünya piyasasındaki yüksek likiditeyi çekmek amacıyla, düşük oranlı (%0.25’lik) faiz arttırımlarını benimsemişlerdir.

Mayıs 2006’da, dünya piyasalarında yaşayan çalkantılara karşı tüm merkez bankaları doğru politikalarla karşılık vermişler ve piyasaların yüksek enflasyon beklentileri sonucu ortaya çıkan paniğini bertaraf etmişlerdir. Temmuz 2005 itibari ile Euro alanı, yıllık ortalama enflasyon oranı %2.2 seviyesindeyken Temmuz 2006’ da %2.5 seviyesine gelmiştir. A.B.D.’ de ise Haziran 2005'te % 2.5 oranı,  Haziran 2006’da %4.3'e çıkmıştır ki, dünya piyasalarının içine düştüğü panikte A.B.D.’deki bu yükseliş son derece etkili olmuştur. Beklentiler, Euro alanında 2006 sonu itibari ile oranın %2.2 seviyesine geleceği ve 2007’de de %2.1 olarak gerçekleşeceği yönündedir. A.B.D.’de ise beklentiler 2006 sonu için %3.5 ve 2007 için %2.6’dır.

Görüldüğü üzere, rekor seviyelerdeki petrol fiyatlarına rağmen, büyüme ve enflasyon cephesinde dönemsel olumsuzluklar dışında bir kriz havası bulunmamaktadır. Bunun temelinde, de arz yanlı şoklar yerine, talep yanlı fiyat baskılarının ekonomileri canlı tutması ve merkez bankalarının piyasalara yerinde müdahele etmesi yatmaktadır.

Fiyatlarla ilgili geleceğe yönelik kaygıları asıl olarak son dönemdeki politik gelişmeler belirleyecektir. ABD ve İran arasındaki nükleer gerginlik, şimdilik yatışmış gibi görünen İsrail-Lübnan savaşı, Nijerya’daki petrol boru hatlarına yönelik terörist saldırı girişimleri, Irak’ta süregelen siyasi belirsizlikler, Venezuella’daki istikrarsız bir yönetimin varlığı gibi nedenler, petrol fiyatlarının gelecekte daha da artacağı yönündeki kaygıları arttırmaktadır.”

Sinan Dallı - Arda Tunca"

Arda Tunca

(İstanbul, 14.12.2011)

Monday, December 12, 2011

Zirve Sonrası Euro ve Dünya

9 Aralık tarihli tarihi olarak nitelenen Avrupa zirvesi sonrasında Euro alanının geleceği ve Euro krizinin hem dünya hem de Türkiye üzerine olası etkileri netleşti. Netleşenin ne olduğuna dair görüş ayrılıklarının ortaya çıkması doğaldır. Ancak, bazı konularda ortak kanı oluşmuş durumda. Cevabı alınamayan sorularla ilgili ise spekülasyonlar üretilmeye devam edilecektir. Zirveyi, kısa ve uzun vadede atılacak adımlar ekseninde okuyabilmek gerekiyordu. Zira, Euro alanındaki sorunların kısa ve uzun vade için çözüm alternatifleri farklıydı. Sunulacak çözümler, her iki vadeyi de kapsayacak öğeler taşımalıydı. Fakat, zirvenin birkaç gün öncesinde ortaya çıkan manzara, çözümün sadece uzun vade için ortaya konacağına işaret etti ki zirvenin sonucu öyle de oldu.

Uzun vadede, Euro alanı içinde mali birliğin kurulmasına ilişkin net mesajlar verilmesi ve bu yönde siyasi iradenin ortaya konması gerekiyordu. Parasal birliğin, artık sadece Maastricht kriterleriyle götürülemeyeceğinin anlaşılmış olması ümit ediliyordu. Avrupa'nın, daha Euro'ya geçerken yanlış bir kurgulama içinde olduğu ve Euro'nun mimari yapısının hatalı olduğu ortadaydı. Dolayısıyla, sadece yıllık enflasyonu %2 ile sınırlayan, bütçe açığını %3'te ve kamu açıklarını %60'ta kilitlemeye çalışan bir kriterler bütününün yeterli olmadığı ve mali birliğin kurulmasına yönelik planların ya da plan yapma hedeflerinin sunulması arzu ediliyordu. Bu arzu edilen ama zirve öncesinde beklentilerinin dahi oluşturulamadığı hedefler uzun vadeye yönelikti.

Euro alanının kısa vadeli hedefler ortaya koyması uzun vadeli hedeflerin ortaya konabilmesi kadar önemliydi. Zira sorun, bugünkü ateşin düşürülememesiydi. Kısa vadede ise mali önlemlerden çok parasal önlemler devrede olmalıydı. Avrupa'daki bankaların ihtiyaç duydukları sermayenin ne kadar olduğunu net olarak bilemiyoruz. Ortada telaffuz edilen pekçok rakam var ama bu rakamlar birbirlerinden çok farklı oldukları için hangisine güvenebileceğimizi bilemiyoruz. Ayrıca, önümüzdeki aylarda başta İtalya olmak üzere Euro alanı ülkelerinin borç geri ödeme takvimleri yoğun ve yüklü. Kısa vadedeki bu sorunların çözümleri de kısa vadede olabilmeliydi. Avrupa Merkez Bankası (E.C.B.), A.B. kuralları gereği piyasadan bono alım ve para basma yetkilerine sahip değil. Bu yetkileri elde edememiş bir merkez bankasının piyasaya bu araçlarla müdahale etmesi zorunlu olduğunda müdahale etme şansı kalmıyor. Yani, "son borç verme mercii" rolünü üstlenemiyor. Başta Bundesbank olmak üzere Almanya cephesi, E.C.B.'nin bu rolü üstlenmesine karşı. Ayrıca, E.C.B.'nin piyasadan bono alarak bazı ülkelerin borçlanma faizlerini düşürme çabalarına da yasal olmadığı gerekçesiyle yine Almanya itiraz etmişti. Kısaca, sorunların kısa vadedeki çözümlerinin ortaya konabilmesi açısından E.C.B.'nin eli kolu bağlı durumda.

Zirveden çıkan sonuç, Maastricht kriterlerinin sert bir şekilde uygulanmasının kararının alınması oldu. E.C.B.'nin temel merkez bankası fonksiyonlarına sahip olması üzerine hiçbir plan gündeme gelmedi. Sadece, A.B. üyelerinin I.M.F. üzerinden Avrupa'daki borcu yüksek ülkelere 200 milyar Euro'luk bir destek vermesi planı ortaya çıktı. İngiltere, genel olarak A.B.'den büyük ölçüde koptu. Özetle, bu zirve bugünkü sorunları kısa vadede çözmeye ve uzun vadede varılmak istenen planları ekonomi öğretisinin ve entegrasyon teorilerinin öngördüğü şekilde ortaya koymaya yönelik elle tutulur hiçbir öneri getiremedi. Tersi de beklenmiyordu zaten. Avrupa'nın karar alma mekanizmalarının ne kadar zayıf ve inelastik olduğunu, bugün sahip olduğu liderlerin ne kadar çözüm odaklı olmaktan ve nitelikli yönetim uygulayabilmekten uzak olduklarını biliyoruz. Fakat, bu durumun dünya ekonomisi ve Türkiye açısından zorlukları olacak.

Euro alanı derin bir resesyona giriyor. Ortada, sadece ve sadece bütçe açıklarını uzun vadede kısmayı bugüne kadar bir temenni olarak sunabilmekten öteye gidememiş ve 1992'de imzalanmış Maastricht Antlaşması var. Büyümeyi ayakta tutamayan, maliye politikalarını ekonomiyi daraltıcı yönde kullanan Avrupa ekonomileri vergi toplamakta da zorlanarak bütçe açıklarını muhtemelen büyütecekler. Zaten yüksek seyreden borçlanma maliyetleri önümüzdeki dönemde daha da yükselirse pek şaşırmamak gerek. Avrupa liderlerinin derinleşmekte olan krize bir çare bulamadıkları ortada. Euro krizi, dünyanın önde gelen bazı ekonomilerinde zaten kendini hissettirmeye başladı. En son büyüme verileri Brezilya'da %0 olarak geldi. Ekonomilerini canlı tutmak adına Çin, mevduat munzam karşılıklarını indirdi, Avustralya Merkez Bankası faiz indirimine gitti. Dünyanın pekçok bölgesinde soğumaya işaret eden sadece birkaç örnek bunlar.

Türkiye ise, ekonomisine bir bütün olarak bakmak yerine sadece cari açık cephesinden bakarak ve soğuyan bir ekonomiyle cari açığı düşürmeye heves edinmiş bir söylemle yoluna devam ediyor. Yapısal önlemleri alabilmek için fırsatların olabileceği bir ortamdayız ve zaman aleyhimize işliyor. Kriz, bir gün sona erdiğinde cari açığımızın yeniden artmasını istemiyorsak önlemleri acilen alacak çalışmalara başlamamız lazım. A.B. ile Türkiye arasındaki en sıkı ilişkiler dış ticaret ve bankaların sendikasyon kredileri bazında kurulmuş durumda. Cari açığımızın finansmanında da çok sayıda Avrupa'lı kuruluşun önemli payı olduğunu düşünürsek, önümüzdeki günler bizim için de çok parlak değil. Nitekim, Türkiye için de büyüme tahmini yapmanın bir hayli zor olduğu bir süreçten geçiyoruz. Fakat, ne kadar büyürsek büyüyelim, 2012 dünyayı olduğu gibi bizi de hiç tatmin etmeyecek.

Arda Tunca

(İstanbul, 12.12.2011)

Monday, December 5, 2011

Avrupa Liderleri Zirvesi: 9 Aralık 2011

Bütün dünya 9 Aralık 2011’de gerçekleşecek A.B. liderleri zirvesine odaklanmış durumda. Euro alanı krizinin tüm dünyayı beraberinde çok büyük bir buhrana sürükleme riskine karşı Avrupa’nın ne gibi önlemleri devreye sokacağı merak ediliyor. Euro krizi gün yüzüne çıktığından bu yana Avrupalı politikacıların pek birşey yaptıkları söylenemez. Sadece konuştular ve kendi aralarındaki fikir ayrılıklarını teyit ettiler.
Dünya piyasası ve başta Avrupa, umut bağlanacak gelişmelere aç durumda. 2011 yılı kötü geçti. 2012’nin nasıl geçeceğini anlamaya çalışıyor herkes. Pek iyi geçmeyeceği kesin ama ne kadar iyi geçmeyeceği ölçülmeye çalışılıyor. Avrupa’nın ılımlı bir resesyon yaşayacağı ve %0.2 oranında küçüleceğini söylüyor Avrupa Merkez Bankası’nın yeni başkanı Draghi. Bu tahminin büyük ölçüde doğru olduğuna katılırım ama belli varsayımlar altında.
Merkel’in 2 Aralık tarihli açıklamalarının 9 Aralık için belli mesajlar verdiğini söyleyebiliriz. Merkel, mali birliğin oluşturulması gerektiğini söylüyor ve Euro krizinin çözümünü bir maratona benzetiyor. Bu sözlere kesinlikle katılıyorum ama Merkel’in kısa vadede ne yapılacağını söylememesini korku ve endişeyle karşılıyorum. İktisatta, kısa ve uzun vadeli analiz ayrımı çok önemlidir ve uzun vadede olacakları belirlemek için kısa vadeli olanları ortaya koymak zorundasınızdır.
Daha önce yazdığım yazılarda mali birlik olmadan parasal birliğin olamayacağını ve para ve maliye politiklarının uyumunun öneminin çok büyük olduğunu anlatmıştım. Hatta, Mundell’e atıfta bulunarak parasal birliğin mevcut koşullarda çökmeye mahkum olduğunu da belirtmiştim. Bu anlamda, mali birliğin önemini ve yaratılması gerektiğini düşünüyorum. Ancak, kısa vadede de Avrupa Merkez Bankası’nın son borç verme mercii olması konusunda A.B. içindeki gerekli kural değişikliklerinin gerçekleşmesi gerektiğni düşünüyorum. Parasal genişlemeye gidemeyen bir merkez bankası kriz dönemlerinde etkisiz kalır. Hele bir de büyük bir şanssızılıkla başında Trichet oturmuş ve 2011'de işleri iyice içinden çıkılmaz bir hale getirmişse. A.B., yönetim beceriksizliklerinin de etkisiyle %2’lik enflasyon hedefine kilitlenince Nisan 2011’de faizleri yukarı çekti ve krizi bu noktaya getirdi. Oysa, piyasanın temel verileri henüz daraltıcı bir para politikası için sağlıklı sinyaller vermiyordu.
Merkel, uzun vadeyi konuştu ama kısa vadeye girmedi. Ancak, geçen hafta içinde kısa vade için Avrupa Merkez Bankası’nın IMF’ye para aktarması ve IMF’nin borçluluğu çok yüksek olan A.B. ülkelerini desteklemesi gündeme geldi. Yani, A.B. kurallarının kenarından bir yol açılmaya çalışılıyor. Bu planın detaylarına henüz hakim değiliz ama bu uygulamanın prensibi, ihtiyaç halinde ihtiyaç duyulduğu kadar fonun devreye sokulabilmesine gerekli imkanı yaratmak olmalı. Kısa vadede, krizin daha da derinleşmesini önlemenin başka çaresi yok. Uzun vade içinse belirli makro ekonomik rasyo kriterleriyle mali disiplini sağlayacak önlemler devreye sokulmalı. Mali birlik, eğer A.B. var olmaya devam etmek istiyorsa bir zorunluluk. Gerçi, bu noktada çok ciddi şüphelerim var. Yani, yaşlı ve inatçı kıtanın kültürel olarak kendi içinde konsensüs kurmakta zorlandığını düşünürsek, mali birliğe dair vuslata ne zaman ve hangi koşullarda varabileceğini merak ediyorum.
Piyasa, olumlu gelişmelere aç ve heyecanla 9 Aralık zirvesini bekliyor. Uzun vadede mali birlik, kısa vadede ise daha önemli rollere soyunmuş bir Avrupa Merkez Bankası’nın oluşması siyasi iradenin altını çizerek vereceği bir mesaj olursa tünelin ucundaki ışığı görmeye en azından heves edilecek hale gelebiliriz. Böyle bir durumda, meşhur yılbaşı rallisi de gelir. “Aksi takdirde ise” diyorum ve Avrupa’yı, dünyayı bekleyen felaketi tekrar anlatmak istemiyorum.
Geçtiğimiz hafta içinde dünyanın önde gelen altı merkez bankası ortak bir müdahaleyle uzun zamandır Dolar likiditesine aç olan piyasaları destekledi. Piyasaya mesaj şuydu: Biz işimizin başındayız ve ne zaman ne gerekiyorsa da yapmaya hazırız. Bu müdahalenin Avrupalı siyasetçilere de mesajı vardı: 9 Aralık için size olumlu bir hava yaratttık; biz işimizi yaptık ama şimdi sıra sizde!
9 Aralık için ben de ümitlenmek istiyorum.
Arda Tunca
(İstanbul, 03.12.2011)