Pages

Tuesday, November 29, 2011

Sesler, Renkler, Sözcükler

Klasik Batı Müziği'nde çok büyük besteciler eserler verdiler ama Bach'ın yeri bir başkadır bende. Mozart bir dahidir; olağanüstüdür. Kendisinin gerçek hikayesi olan Amadeus filmini unutamam. Beethoven'in 9 tane senfoni ile müziği sarsıcı eserler vermiş olması hayranlık uyandırıcıdır. Fakat, müziğin modern formlarına ulaşmasında Klasik Batı Müziği'nin Barok Dönem gibi erken çağına isabet eden bir dönemde Bach'ın muazzam eserler vermiş olması yatıyor benim Bach hayranlığımın temelinde. Nikolas Forkel ve Philipp Spitta'nın Bach'ı anlatan kitapları okuma listemde. Fakat, bu eserleri okumadan önce Bach hakkında okuduklarımdan ve eserlerinden aklımda kalan melodilerin etkisiyle birşeyler yazmak geçti içimden. Yani, formatlanmış, düzgün bir Bach araştırması okumadan ifade etmek istedim kendimi.

Gönlümde, Matthaus Passion adlı Bach eserinin ayrı bir yeri vardır. Barok Dönem eserleriyle ilk temasımı sağlamış eserdir zira. Ayrıca, İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nde gençlik korosunda Şamil Gökberk'in arkasında bu eseri seslendirmiş olmamızın da etkisi kuşkusuz ki çok büyük üzerimde. "Ich will bei meinem Jesu wachen" diye başlayan bölümde Şamil Gökberk'i sahnede dinlemek heyecan verirdi bana. Müthiş bir coşkuyla, notaların üzerinde adeta dalgalandığımı hissederdim. Muazzam bir eserdir ve pekçok Barok Dönem eseri gibi dini içeriklidir. Bugünlerde televizyonlarda bol bol izlediğimiz Mesut Yar ile yan yana ses uyumlarını yakalamakla bolca meşgul olduğumuzu da keyifle hatırlıyorum.

Bach'ın çağdaşları arasında yer alan Handel ve Telemann gibi bestecileri de seviyorum ama Bach'ı farklı kılan, Bach'ın müziğinin resim ve edebiyatta da derin yansımalar yaratmış olması. Diğer sanatlar üzerinde en derin etkiler yaratmış Bach eserinin Füg Sanatı olduğunu ifade etmek pek yanlış olmaz sanırım. Füg, Latince'de kaçma anlamına geliyor. Eserde de notalarla işlenen bir tema, eserin devamında temanın başlangıcı olan notanın kontrapunktu olan bir notayla temanın yeniden işlenmesi ve bu tema işlemenin tekrar etmesi şeklinde kendini gösteriyor.

Nazım'ın "Sebastian Bach'ın 1 Numaralı Do Minör Konçertosu" şiirinde "Tekrardaki mucize gülüm/Tekrarın tekrarsızlığı" ifadeleri Füg Sanatı'nın etkilerini gösteriyor. Enis Batur'un Acı Bilgi romanının alt başlığı "Fugue Sanatı Üzerine Bir Roman Denemesi" adını taşıyor. Romanın biçimsel kurgusunda Füg Sanatı'nın etkileri var. Notaların matematiği bir romanın ya da şiirin içeriğini, biçimini bir matematiksel düzlem içinde etkileyebiliyor. Dürrenmatt, Hildesheimer, Celan gibi yazarların da ilgi alanında oluyor Füg Sanatı bir dönem.

Resimde ise, notaların ve renklerin birbirine geçişinin harmonisine tanık oluyoruz. Bir resme bakarak, renkleri nota gibi algılayarak bir eser seslendirmek bile mümkün olacak neredeyse. Picasso'da, Gris'de, Braque'da Füg Sanatı'nın etkileri bariz. Renkler ve ses tonlamaları, notaların ve renklerin tonlarıyla iç içe geçiyor tuvallerin üzerinde. Mekan, ritm, kontrapunktual düzenlemeler, biçimsel kurgulamalar Füg Sanatı'nı anlatıyor. Veronesi, Weder gibi sanatçılardaki Bach etkilerini göz ardı etmemek lazım. Özellikle Veronesi, uzun bir süre Bach analizleri yaptıktan sonra Bach'ı renklere aktarıyor. Weder de bir renk klavyesi çalışması sonucu Bach'ın orkestra süitlerinin resmini yapıyor. Heykelde çok bilgim yok ama mesela Chillida'nın baştan aşağı Bach olduğunu biliyorum.

Bach'ın önemli etkilerini 1919'da Weimar'da doğan Bauhaus Okulu eserlerinde de görüyoruz. Bach'ı Bauhaus Okulu'nda öenmli kılan isim Feininger. Uzun süre müzik çalışmaları yapıyor. Bir dönem karikatüre merak salıyor. 35 yaşında Paris'e gidip resim yapmaya karar veriyor. Kandinsky, Klee, Schlemmer, Moholy-Nagy gibi sanatçılar da Bauhaus Okulu havası içinde Bach'ın notalarından esinlenerek veriyorlar eserlerini.

Bach'tan etkilenen başka sanatçılar da Bach'ı kurgu, vurgu, düzlem, düşünsel çözümleme, v.b. kavramlar çerçevesinde algılayarak notaları renklere, sözcüklere taşıdılar. Bir nevi, Bach'ın matematiğini kavrayıp bu matematiği kendi ruhları ve sanatlarıyla harmanlayıp eserler çıkarttılar ortaya.

Ne gariptir ki Mendelssohn, Matthaus Passion'un notalarını bir kasap dükkanının paket kağıtları arasında bularak ortaya çıkardı. Bach, pekçok büyük sanatçının ortak kaderi gibi yaşadığı dönemde hak ettiği değere sahip olamadı.

Matthaus Passion, Füg Sanatı ve Goldberg Çeşitlemeleri'ni bolca dinleyip cazdaki Bach yansımalarını da Pekinel kardeşlerin J. Loussier ile çıkarttıkları "Take Bach" albümünü dinleyerek içime sindireceğim. Bach'sız olmuyor yani.

Arda Tunca
(İstanbul, 28.11.2011)

Bir Aile Hikayesi: Dedede

Hepimizin hayatlarında, geçmişinde derin hikayelerimiz vardır. Bazılarını tek başına yaşar, anlatır dururuz etrafa sonra. Bazıları ise ailelerimizin içinde nesilden nesile anlatılır durur. Bizim Türk aile geleneğinde sürekli anıları anlatmak vardır ama yazmak yoktur. Batı toplumlarında, sayısı önemsenecek kadar fazla olan pekçok ailede yazılı anılar, günlükler, hatıratlar vardır. O yazılı metinlere daldığınızda bazen kendinizden birşeyler bulursunuz. Size günün koşullarında hiç ilginç ya da yeteri kadar heyecan verici gelmeyen pekçok şeyin aslında yıllar sonra, sadece zamanın değişimiyle ne kadar ilginç bir hal aldığına şaşar durursunuz. Bazen, yaşadığım hiçbir şeyin tarihsel bir özelliği olmadığından yakınırım. Çok kuru hikayeler gibi gelir günlük hayatımda yaşadıklarım. Ama, ne zamanki başka insanların anılarını okurum, o zaman bugün yaşadıklarımı ileride anlatmanın ilginçliği ve heyecanı sarar kalbimi. İşte, böyle bir aile hikayesini yıllar önce okudum babamın kaleminden. Babaannesini anlatmış.

Babamın babaannesi ama benim hitap şeklimle Dedede. Gördüm çünkü babamın babaannesini. 1975'te, ben 4 yaşındayken vefat etti. Benim babaannem Ayşe Tunca ve dedem Orhan Tunca İstanbul'da Yeşilyurt semtinde otururlardı. Hemen yanlarındaki küçük bir müstakil evde yaşardı Dedede. Anormal derecede titizdi. Evine girebilen tek kişi bendim. Muazzam bir ayrıcalıktı benim o eve girebilmem. Dedemin annesi diye dede kelimesine bir "de" ekleyerek bir üst nesili kendimce tanımlayabildiğimi düşünerek Dedede demişimdir çocuk aklımla kendisine herhalde. Fakat, neden sadece benim o eve girebilip de kimsenin giremediğini hiç bilmezdim. Öyle ya, Dedede'nin evine gittiğimde benden başka kimse olmazdı. Benden başka hiç kimseyi hayal meyal de olsa hatırlamıyorum evin içinde misafir olarak. 1970'lerdeki 20 TL'lik banknotları hatırlayanlar bilirler banknotun kırmızı rengini. Arada bana harçlık verdiğinde illaki o kırmızı parayı alacağım diye tuttururdum. Çok küçük yaşıma rağmen hatırlıyorum. Elini öptürdüğü zaman, ellerinin üzerinde  iyice dışarı çıkmış kemiklerinin yüzüme dokunuşlarını bile hatırlıyorum. İlginç ama hatırlıyorum.

Babamın kaleminden işte Dedede'nin hikayesi:

"Keskin hatları, mavi gözleri, çıkık elmacık kemikleri, zayıf mı zayıf, ama en belirgin özelliği dirseğine kadar çatlamış elleri ve kolları ile titiz Makbule hanım. Babaannem. Babam rahmetli bir keresinde saymış evde Kırklareli’nde on beş musluk varmış. Korkardım O'ndan.

Alt katta geniş bir hol, sağda misafir odası. Temiz kırlentler sedirlerin üstünde, dantelli perdeler, minderler sakız gibi üstünde gazete kâğıtları, minderler kirlenmesin diye. Solda iç içe üç oda bir iki basamak merdivenle çıkılan. Perdeler hep kapalı. Yazın o sıcağında insanın içine yine de huzur veren garip bir loşluk ve serinlik.

Girişte sağdaki misafir odasının hemen arkasında bir koridor sağ tarafta büyük bahçeye çıkıyor. Tuvalet bu bahçede. Bu bahçede bir de havuz ve çamaşırhane var. Havuzu dedem yaptırmış. Tulumba ile su çekermiş depoya. Sonra salarmış suyu. Havuzun fıskiyesi varmış ve fıskiyenin üstünde zıplayan pinpon topları. Saat tam beşte fasıl başlarmış radyoda o zamanlar. Kırklareli’nde iki radyo varmış, biri dedemde. Açarmış fıskiyeyi, sonra da radyoyu. Başlarmış rakısını içmeye. Bahçede ağaçlar şeftali, dut, kayısı. Ön tarafa bakan bahçedeki ağaçlardan bir tanesinin fidanını babam Bursa’da Işıklar Askeri Lisesi'nde okurken, oradan getirmiş. Çok güzel bir şeftali ağacı. Şeftali gibi şeftaliler, tatlı mı tatlı. Ön taraftaki bahçede bir de veranda var. Dümdüz şap dökülmüş bir veranda. Korkardım babaannemden. Arkadaşım Ersan üç metre yükseklikteki bahçe duvarının arkasında sokakta beklerdi, ben şeftali ağacına çıkardım. Şeftalileri duvarın üstünden Ersan’a atardım. Ben yesem kızmayacak. Belki Ersan’la birlikte yiyeceğiz desem yine kızmayacak. Ama korkuyorum ya! Atardım şeftalileri duvarın üstünden. Ersan dışarıda tutardı, sonra beraber yerdik. Halamı çok az gördüm ama çok severdim onu. Çocukken konuşurlardı büyükler, güya birisini sevmiş, babaannem vermemiş halamı, o da çok, çok ilaç içmiş bir gece ve bir daha hiç uyanmamış. Neydi O'nu yaşamından ayıran? Hiçbir zaman öğrenmek mümkün olmadı.

Evin bir de üst katı vardı. Ahşap merdivenlerle çıkılır. Yukarıda geniş bir holün sağında ve solunda iki veya üç oda. Bir iki kez çıktım meraktan. Her çıkışımda babaannem “Haydi aşağıya” derdi. Niçin öyle derdi? Anıları mı vardı? Kimsenin karışmasını, karıştırmasını istemediği, bilmiyorum, ama öyle derdi, ben de inerdim aşağıya.

Dedem de subaymış. Zaten bu yüzden ne kadar savaş olduysa hepsine girmiş çıkmış. Balkan Harbi'nde, Birinci Dünya Savaşı'nda Bağdat’ta, Kurtuluş Savaşı'nda Arıburnu'nda, isyan sırasında hep savaşmış. Birkaç kez yaralanmış sonra Kırklareli’ne yerleşmiş havası sağlığına iyi geldiği için. Belki de rüzgâr sık, sık Balkanlardan esiyor diye…

Madalyası var “İstiklal Madalyası”, babam onu oğluma hediye etti. Ben madalyaya hiç sahip olamadım.

Bazen çok ısrar ederdim. Babaanneme anlatsana derdim, o da anlatırdı Diyar-ı Bekir’den Suruç’a nasıl gittiklerini, oradan da Bağdat’a. Babamın yüzündeki çıban izi de oradan hatıra imiş. Pislikten şark çıbanı çıkarmış. Kimbilir neler yaşamış babaannem. Titiz Makbule Hanım'ın oğlu pislikten şark çıbanı çıkarıyor. Olacak iş değil. Belki de koşullar onu titiz yapmıştır. Bilmem ki.

Cümle kapısının girişindeki üç basamak taş merdivenlerden birine bir çocuk işedi diye merdiven basamağını değiştirmiş babaannem. Neden? Neler geldi aklına kimbilir yaşadıklarından. Sonra Serencebey’e gelmiş akrabalarının yanına, büyükbabam yine savaşa gitmiş. Babam 5-6 yaşlarında imiş ilk kez bilinçli olarak babasını gördüğünde ve çok korkmuş, ağlamış. Pala bıyıklı asker üniformalı, omuzlardan sağdan sola, soldan sağa bele kadar inen fişeklikler, çok korkmuş kucaklamak istediğinde. Anlatırdı bazen gülerek, bazen gözleri dolu, dolu büyükbabam öldükten sonra. O çocukken silahtan korkan adam sonra topçu zabiti olmuş. Bir gün emekli olduktan sonra teğmen iken çalıştığı birliğe gitmişti. O gece hem içti, hem de ağladı. “Benim üzerine titrediğim, gözüm gibi baktığım toplarımın namlularından su boruları, oluklar yapmışlar” diye. Teknoloji tabii. Ama babam silahtan çocukken korkan babam, topları için böyle ağladı bir gece.

Şimdi düşünüyorum da, neler çekmiş o nesil. Dedem neler yaşamış. İki çocuğu ile babaannem, kocası sürekli savaşta olan o zamanların genç, çaresiz, ama güçlü olmak zorunda olan zabit karısı. Neler yaşamış babaannem. Belki de haklıydı titiz olmakta.

Zafer TUNCA"


Arda Tunca
(İstanbul 29.11.2011)

Thursday, November 17, 2011

Euro Alanı Yanıyor

Çok ümitsiz bir tablo ortaya koymak istemem ama hem geçmiş hem de mevcut koşullar altında Euro alanı için ümit vaad eden herhangi bir ifade kullanabilmek pek mümkün görünmüyor. 1 Ocak 1999’da kaydi olarak işlem görmeye başlayan Euro, 1 Ocak 2002’de de madeni para ve banknot olarak tedavüle girdi. 2011’in son günlerinde ise daha ne kadar yaşayıp yaşamayacağı tartışılır hale geldi.

Yunanistan’ın borç kriziyle başlayan Euro alanı kriz süreci, kısa sürede sahneyi İtalya’nın almasıyla devam etti. İtalyan bono faizleri bir anda %7 civarlarında seyretmeye başladı. Hemen ardından, Fransa, Hollanda, Avusturya gibi ülkelerin bono faizlerinde sert yükselişler izlendi. Yani, Avrupa’ya borç veren yatırımcılar yüksek risk/yüksek faiz şeklinde ifade edebileceğimiz en temel finans kuralını devreye soktu.

Krizin bulaşıcılığının temelinde, borçluluğu yüksek olan ülkelerin borçlarının bu ülkeler dışındaki yatırımcılar tarafından finanse edilmiş olması yatmaktadır. Yabancı yatırımcıların borç finanmanındaki payı sırasıyla Italya’da %44.4, Yunanistan’da %57.4, Portekiz’de %60.5 ve Fransa’da %62.5’tir. Borç finansmanı, ağırlıklı olarak bankacılık sistemi üzerinden yapılmıştır. Euro alanı bankalarının piyasa değerlerinin defter değerlerinin dahi altına inmiş olmasındaki ana neden, bu bankaların portföylerinde tuttukları borçluluğu yüksek olan ülkelerin bono ve tahvil cinsi varlıklarının değerlerinin erozyona uğramış olmasıdır. Krizin bulaşıcı etkisi Avrupa içinde sırada hangi ülkelerin olacağı endişesinin oluşmasına neden olmuş ve İspanya, Fransa gibi ülkelerin adları da sıklıkla anılmaya başlanmıştır. Bu endişe ortamı, süratle ekonomik krizi siyasi bir krize dönüştürmüş ve Yunanistan ve İtalya’da hükümetlerin düşmesine sebep olmuştur.

Borç krizinin ortaya çıkışı, Euro alanı içinde “merkez” ve “çevre” ülke kavramlarının ön plana çıkmasına ve merkezin çevreyi nasıl ayakta tutacağı tartışmalarının açılmasına neden olmuştur. Geleneksel olarak, AB’yi kuran ülkeler merkez olarak nitelenirken, kriz koşullarında merkez ve çevre kavramları da kriz koşullarının ülke bazında hissedilirlik derecesine bağlı olarak iç içe geçmiştir. Tartışmanın bir sonraki boyutunda, “çift hızlı bir parasal alan” fikri ortaya atılmış, Almanya başbakanı Merkel tarafından A.B.’nin ekonomik ve siyasi anlamda daha entegre olması gerektiği fikri ileri sürülmüş ve “yeni Avrupa“ gibi bir kavramdan söz edilmiştir. Çift hızlı parasal alan kavramıyla da kastedilen, krizden çıkış için merkez ülkelerin lokomotif görevi üstlenip krizin sebebi olan ülkeleri kriz otamından çıkarmasıdır. Euro alanındaki kriz, bir nevi “A.B./Euro alanı ayrışmasının” ortaya çıkmasına sebep olduğu gibi, fikirsel ve kurumsal anlamda A.B.’nin ciddi bir “yönetim krizinde” olduğunu da netleştirmiştir. Nitekim, Avrupa Merkez Bankası (A.M.B.)’nın son borç verme mercii (Lender of Last Resort) rolüne kanuni anlamda sahip olmaması ama krizin derinleşmesiyle A.M.B.’nin bono-tahvil piyasalarına müdahele ederek yüklü varlık alımı yapması Bundesbank başkanı Jens Weidmann tarafından eleştirilmiştir. Fransa cephesi ise A.M.B.’nin bu tavrını pratikte doğru bulmaktadır. Avrupa, krizin en hararetli anında ekonomi biliminin temel felsefi prensiplerini tartışır durumdadır. Bu da, Euro bölgesinin yönetsel prensiplerini belirlerken Avrupa’nın olası bir kriz ortamını pek dikkate almamış olduğunu ve Maastricht kriterleriyle zaten kriz koşullarının ortadan kaldırıldığını düşündüğünü göstermektedir. Oysa, Maastricht kriterlerinin özellikle çevre olarak adlandırılan ülkeler tarafından tutturulamaması Euro’nun 1999’daki doğuşundan bu yana sürekli canlı bir tartışma olarak gündemdeki yerini korumuştur.

Dünya ekonomisinde, pekçok ülkenin borçluluk rasyoları Euro alanındaki pekçok ülkeden daha yüksek iken neden Euro alanı ülkelerinin borçlanma maliyetleri daha yüksektir? Bu konuda, Krugman tarafından yapılan analiz dikkat çekicidir. Krugman, Euro alanı ülkelerinin kendi dinamiklerini dikkate alarak belirleyemedikleri bir para politikasının ve kontrol edemedikleri bir para biriminin varlığını neden olarak göstermektedir. Yani, aşağıda Mundell’e atıfta bulunarak açıklamak istediğim parasal birlik koşullarının Euro alanında yerine gelmemiş olması temel sebeptir.

Net olarak söylenebilir ki Euro’nun kurgulanışında entegrasyon teorileri ve optimal para alanı kavramları çerçevesinde hatalar sözkonusudur. İktisat teorisinde Mundell tarafından geliştirilen optimal para alanı kavramında, işgücü mobilitesi, sermaye mobilitesi/fiyat ve ücret esnekliği, mali transfer mekanizmalarının etkinliği ve ülkelerin birbirlerine çok yakın konjonktürel dalgalanma seyirleri gösteriyor olmaları başarılı bir parasal alan yaratmanın koşullarıdır. Euro alanını bu perpektiften incelediğimizde, Avrupa vatandaşlarının yasal anlamda işgücü mobilitesine sahip olduklarını ama sosyal, kültürel ve geleneksel nedenlerle bu haklarını kullanmaya pek de gönüllü olmadıklarını görüyoruz. Sermayenin mobilitesinin sağlanmış olduğunu ama fiyat ve özellikle ücret esnekliklerinin zayıf olduğuna yıllardır tanık oluyoruz. Nitekim, ücret elastikiyeti konusunda A.B.’nin örneğin A.B.D.’ye kıyasla çok daha gerilerde olduğunu biliyoruz. Mali transfer konusunda ise A.B.’nin hiçbir koşulu yerine getirmediğini görüyoruz ki parasal birliğin belki de A.B. için an can alıcı noktası da bu. Para politikasını tek merkez bankasıyla yönetirken maliye politikalarını 17 farklı ülkeyle yöneterek uyumlu ekonomi politikalarını nasıl uygulamaya sokabilirsiniz? Cevabı gayet net: asla. A.B. ülkelerinin benzer konjonktürel dalgalanmalara sahip olduklarını söylemek de imkansız. Nitekim, farklı konjonktürel dalgalanmalara sahip olmaları sonucunda, ülkelerarası bono-tahvil faizleri arasındaki farklar tarhite görülmemiş noktalara ulaştı. Örneğin, Almanya’nın 10 yıllık tahvillerinin Fransa’nın ve İspanya’nın tahvilleriyle arasındaki faiz farkı sırasıyla 1.90 ve 4.70 puan gibi seviyelere ulaştı. Tek piyasa kavramı içinde böylesine farklı verilerin ortaya çıkmaması gerekirdi.

Parasal birlik, ekonomik entegrasyonun son safhasıdır ve doğru bir sırayla adım adım kurgulanması gerekir. Euro alanında bu kurgunun sıralamasının yanlış yapıldığı aşıkardır. Merkez/çevre, çift hızlı Euro alanı, yeni Avrupa gibi kavramların ağızlarda dolaştığı bir ortamda hangi birlikten söz edebilirsiniz? Mevcut yapılanmasıyla, Euro alanının yoluna devam edebilmesi mümkün değildir. Önümüzde ağır bir Euro krizi var. Euro’yu krizden çıkaracak ne kısa vadeli ne de uzun vadeli bir plan sözkonusu. Çok radikal belki ama planlı bir şekilde entegrasyonun ya da optimal para alanı kavramlarının öngördüğü tanımlamalara girmeyen ülkeler Euro’dan çıkmalı. Böyle bir durumda, önce yerel paraların tekrar kullanımıyla yüksek devalüasyonlar ve ardından çok ağır krizler yaşanacaktır. Fakat, Fransa ve Almanya gibi cesur hamleler için liderlik yapması beklenen ülkeler derin fikir ayrılıkları yaşarken ve seçim havasına girerken bu siyasi riskleri kimler alacak? Avrupa, kültürel temelleri olan bir inat ve uzlaşmazlıkla yoluna devam etmeye çalışıyor. Merkel hala “yeni Avrupa” diyor. Avrupa’yı “birleşik” bir devlet yapmaya çalışan Büyük Karl’dan bu yana 12 asır geçti. Yaşlı ve inatçı kıta hala yeni Avrupa’yı kuramadı mı?

Arda Tunca
(İstanbul, 16.11.2011)

http://www.dunya.com/euro-bölgesi-yanıyor_138754_haber.html

Monday, November 14, 2011

Dünya Ekonomisindeki Son Dönem Gelişmeleri Işığında Euro

Sakın yazının başlığına bakıp, bu yazının 2011 yılında yazıldığını düşünmeyin. Finans Dünyası dergisinin Aralık 2001 sayısında, Euro banknot ve madeni para olarak tedavüle girmeden hemen önce yazmışım bu yazıyı. Euro'nun içinde bulunduğu kriz ortamı düşünüldüğünde, Avrupa Merkez Bankası'nın yönetsel işleyişinden Avrupalı'ların Euro'ya bakış açısına ve kamuoyunun değerlendirmelerine kadar geniş bir yelpazede bugüne dair benzerlikler yok mu Aralık 2001'deki ortam düşünüldüğünde? Ben yorum yapmayıp, konuyu sizlerin değerlendirmelerine bırakıyorum. İşte 10 yıl önce yazdığım bir Euro yazısı:

1 Ocak 1999’dan bu yana kaydi olarak dünya piyasalarında işlem gören Avrupa Para Birimi Euro, 1 Ocak 2002 itibariyle baknot ve madeni para olarak tedavüle girecektir. 12 Avrupa Birliği ülkesinin üyesi olduğu Euro alanının nasıl oluştuğuna kronolojijk bir sırada göz atmak, Euro’nun bugünkü ekonomik ve politik temellerini anlamak açısından anlamlıdır.

18 Nisan 1951: Fransa, Batı Almanya, İtalya, Lüksemburg, Belçika ve Hollanda’nın katılımıyla imzalanan Paris Antlaşması Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun (European Coal and Steel Community – ECSC) kurulmasını sağladı.

Mart 1957: Belçika, Fransa, Batı Almanya, İtalya, Lüksemburg, ve Hollanda’nın katılımıyla imzalanan Roma Antlaşmaları Avrupa Ekomonik Topluluğu (European Economic Community – EEC) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’nun (European Atomic Energy Community – Euratom) kurulmasını öngördü.

Aralık 1969: Dönemin Lüksemburg Başbakanı Pierre Warner, Lahey’de düzenlenen zirve toplantısında Avrupa ülkelerinin para birimleri arasında görülen aşırı kur dalgalanmalarının nasıl giderilebileceği konusunda bir rapor hazırlamakla görevlendirildi.

Ekim 1970: Warner Raporu’nun yayınlanışı. Rapor, Avrupa için ortak bir para birimi ya da Avrupa Merkez Bankası’nın kurulması önerisini getirmekle beraber üye ülkelerinin makro ekonomik politikalarının yönetimini merkezleştirmesini önerdi. Diğer öneriler, Avrupa para birimlerinin kendi aralarındaki paritelerin sabitlenmesi ve sermaye hareketlerinin serbest bırakılması idi.

1971 – 1973: Bu dönemde döviz kurlarının sabit tutulmasını öngören Breton Woods sistemi çöktü. Ardından tüm dünyada döviz kurlarının aşırı dalgalandığı bir sürece girildi. Birbiri ardına gelen devalüasyonlar görüldü. Dünya ekonomisinin içine girdiği bu konjonktür, bir Avrupa Para Birliği’nin (European Monetary Union) kurulması konusundaki ümitleri yok etti.

Mart 1979: Avrupa Para Sistemi (European Monetary System) oluşturuldu. ECU’nun varlığı üzerinde kurulan sistemin amacı Avrupa ulusal para birimleri arasındaki kur dalgalanmalarını engellemek ve enflasyonist baskıları ortadan kaldırmak idi.

Şubat 1986: Roma Antlaşmaları’nda değişiklikler yapan ve bu değişiklikler arasında politik ve parasal dayanışmaya güç veren Tek Avrupa Yasası (Single European Act) imzalandı.

14 Haziran 1988: Hanover’de düzenlenen Avrupa Topluluğu zirve toplantısında parasal işbirliğinin üye ülkeler arasında yakınlaştırılmasını sağlayacak çeşitli çalışmalarn yapılması konusunda fikir birliği sağlandı.

7 Şubat 1992: Maastricht Antlaşması’nın imzalanması. Euro’nun doğmasında dönüm noktası niteliği taşıyan bu antlaşma, Avrupa’nın parasal entegrasyonu projesi için o güne kadar eşi görülmemiş bir kararlılık ortaya koydu.

1 Ocak 1999 tarihi, yeni bir tek ve ortak Avrupa para biriminin yaratılması için son tarih olarak belirlendi.

3 Haziran 1992: Danimarka Maastricht Antlaşması’nı onaylamayacağını açıkladı.

17 Eylül 1992: İngiltere, Sterlin’i Avrupa Para Sistemi’nden çıkarttı.

21 Eylül 1992: Fransa, Maastrich Antlaşması’nı onayladı. Ancak “evet” oylarının “hayır” oylarının çok az bir farkla üstünde çıkması politik ve parasal birlik süreci ile ilgili kuşkuların oluşmasına neden oldu.

12 Ocak 1994: Avrupa Para Enstitüsü (European Monetary Institute) kuruldu ve ilk toplantısını yaptı. Bu enstitü, Avrupa Merkez Bankası’nın temelini oluşturdu.

1 Ocak 1995: Avusturya, Finlandiya, ve İsveç’in Avrupa Birliği’ne katılması.

Aralık 1995: Avrupa para biriminin adının Euro olarak belirlenmesi destek buldu ve kamuyou desteğinin de yaratılması amacıyla Ocak 1999 tarihine kadar sürdürülecek bir kampanya başlatıldı.

1 Haziran 1998: Avrupa Merkez Bankası (European Central Bank - ECB) kuruldu. Bankanın kur politikaları henüz belli değildi. Piyasalarda, Euro’nun dalgalanmalara maruz kalacağı öngürülmekteydi.

5 Ocak 1999: Euro’nun dünya piyasalarında ilk işlem gördüğü gün. 1 Euro, Amerikan Doları karşısında 1.19 değerine yükseldi.

3 Aralık 1999: 1 Euro ilk kez 1 Amerikan Doları’nın altında işlem gördü.

25 Eylül 2000: Güçlü Amerikan Ekonomisi desteğiyle Amerikan Doları sürekli değer kazanmakta Euro ise değer kaybetmekteydi. Euro’ya destek vermek amacıyla Amerikan Merkez Bankası Federal Reserve, Avrupa Merkez Bankası ve Japon Merkez Bankası Euro’ya ortaklaşa müdahele ettiler.

29 Eylül 2000: Danimarka’da yapılan referendum sonucunda Danimarka Euro alanı dışında kalmaya karar verdi.

1 Ocak 2001: Yunanistan, Euro alanına 12. üye olarak dahil oldu.

Euro’nun Tedavüle Çıkışı Öncesinde Dünya Ekonomisi

Euro’nun kaydi olarak ortaya çıkışı Amerikan Ekonomisi’nin çok güçlü olduğu bir döneme isabet etmiştir. Amerikan Doları, özellikle 1996’dan itibaren sürekli değerlenmekteydi. Asya krizi de yeni yeni hafiflemekteydi. Bu nedenle, Euro’nun kaydi olarak ortaya çıkış tarihi Euro açısından çok da şanslı bir tarih değildir. 1 Ocak 2002 öncesinde, dünya ekonomilerinin durumuna bakıldığında yine olumlu bir ortamdan söz edilemez. G.S.Y.İ.H.’nin (Gayrisafi Yurtiçi Hasıla) bir yılın iki çeyrek döneminde üstüste düşüş göstermesi resesyon olarak kabul edilmektedir. Dünya ekonomisinin yılda yüzde 2’nin altında büyümesi de resesyon olarak tanımlanmaktadır.

Nitekim dünya ekonomisinin 1975, 1982 ve 1991 yıllarında yaşadğı resesyonlarda büyüme rakamları sırasıyla yüzde 1.9 yüzde 1.2 ve yüzde 1.4 olarak gerçekleşmiştir. 2002’ye girilirken, neredeyse resesyon olarak tanımlanabilecek konjonktür, çok ciddi bir gelişmeyi gündeme getirmektedir. Bugüne kadar, reseyona giren ülkelerin olumsuz koşullarını bertaraf edebilecek başka ekonomilerin varlığı gözlemlenmekteydi.

Ancak bügün, Kuzey Amerika, Avrupa, Latin Amerika ve Asya ekonomilerinin tamamı durgunluk içindedir. Bugüne kadar hiçbir durgunluk, böylesine geniş bir coğrafyada ve aynı anda yaşanmamıştır.

Amerikan Ekonomisi’nin artan ithalat talebi ile dünya ekonomisindeki hacmi büyümektedir. A.B.D. Ekonomisi’nde görülecek bir olumsuzluğun dünya ekonomilerindeki olumsuz etkileri de büyüyen bu hacme parallel olacaktır. Solomon Smith Barney tarafından yapılan bir çalışmaaya göre, A.B.D. 1992’de yatırım mallarının yüzde 25’ini ithal ederken bugün yüzde 40’nın ithal etmektedir. A.B.D.’nin yıllık ithalatının dünya ekonomisinin toplam G.S.Y.İ.H’ne oranı 1990’da yüzde 3 iken, bugün yüzde 6’dır.

ABD’nin 2000’in 2. çeyreğinde yüzde 20 oranında artan ithalat talebi, 2001’in aynı döneminde yüzde 10 düşmüştür. ABD’nin bilgi tekonolojisi sektöründeki ithalat talebi 2000 ‘nin 2. çeyreğinde yüzde 20 arttmışken 2001’in 2. çeyreğinde yüzde 50 azalmıştır. Sonuçta, bilgi teknolojisi ihracatında önde gelen Singapur’da 2001 başından Ağustos’a kadar imalat sanayi üretimi yüzde 21.4 oranında düşmüştür.

Dünya imalat sanayi, 2001’in ilk yarısında yıllık yüzde 6 daralmıştır. Amerikan ekonomisi, 2001’in 3. çeyreğinde yıllık yüzde 0.4 küçülmüştür.

ABD’de işsizlik, Eylül’de yıllık yüzde 4.9’dan Ekim’de yüzde 5.4’e yükselmiştir. Almanya’nın önde gelen ekonomik araştırma enstitüleri, 2001 sonuna ilişkin Almanya’da büyüme tahminlerini yüzde 0.7’ye çekmişlerdir. Japonya Merkez Bankası’nın tahminleri, Japon Ekonomisi’nin Mart 2003’e kadar küçüleceğine işaret etmektedir. İş ve tüketici güven endeksleri tüm gelişmiş ve gelişen ülkelerde düşmektedir.

Avrupa’nın en büyük ekonomisine sahip olan Almanya son yıllarda sermaye malları ihracatına giderek daha bağımlı hale gelmiştir. Euro’nun değer kaybı, Almanya’nın sermaye malları ihraç eden endüstrilerine olumlu yansımıştır. Ancak, hem Arjantin kaynaklı bir durgunluk ile Latin Amerika’da hem de son 10 yılda 4 kez resesyona giren Japon Ekonomisi’nin etkileriyle Asya’da yatırım ve sermaye malları talebi daralmaktadır.

Böylesine olumsuz koşullarda, Avrupa Merkez Bankası’nın ve Avrupa ekonomilerini yakından ilgilendiren Amerikan Merkez Bankası’nın para politikaları, hassas dengeler üzerinde önemli rol oynamaktadır.

Avrupa Merkez Bankası ve Para Politikası Prensipleri

Euro alınında, para politikasının oluşturulmasında görülen etkinsizliğin temelinde Avrupa Merkez Bankası’nın kurumsal işleyişi yatmaktadır. Avrupa Merkez Bankası Yönetim Konseyi (Governing Council) 12 Euro alanı ülkesi temsilcilerinin katılımıyla 18 üyeden oluşmaktadır. Her ülkenin farklı enflasyon ve büyüme oranlarına sahip olmaları bu konseyde karar alınmasını zorlaştırıcı bir unsurdur.

Avrupa Merkez Bankası Başkanı, Yönetim Konseyi’nde ortaya atılan görüşleri bir konsensüse bağlama görevi üstlenmektedir.

Amerikan Merkez Bankası Başkanı ise, faiz oranlarını olağanüstü gelişmeler dışında yılda 8 kere değerlendirmeye alan Açık Piyasa Komitesi (Federal Open Market Committee)’nin karar alma sürecinde çok daha baskın bir rol üstlenebilmektedir. Bu anlamda, her iki merkez bankası başkanlarının faiz oranları üzerindeki etkileri ciddi bir farklılık göstermektdir.

Maastricht Antlaşması gereği, Avrupa Merkez Bankası’nın ana görevi fiyat istikrarını sağlamaktadır. Bir Euro alanı üyesi ülkenin ulaşabileceği en yüksek enflasyon oranı yıllık yüzde 2’dir. Euro’ya geçiş öncesinde Euro alanına dahil olmak isteyen ülkeler, İstikrar ve Büyüme Antlaşması (Stability and Growth Pact) gereği bazı makro ekonomik kriterleri yerine getirmek durumundadırlar.

Buna göre yıllık en yüksek yüzde 2 enflasyon ve en yüksek yüzde 3 Bütçe Açığı/G.S.Y.İ.H. oranlarını tutturmuşlardır. Sözkonusu oranlar birer hedef olmayıp izin verilen en yüksek seviyeleri ifade etmektedir.

Yüzde 3’lük Bütçe Açığı/G.S.Y.İ.H. oranının aşılması durumunda ilgili ülke yıllık G.S.Y.İ.H.’sinin yüzden 0.5’i oranında cezaya tabidir.

Ancak bu ceza, oranın aşılması durumunda kendiliğinden işlememekte, Avrupa Komisyonu ve tüm üye ülkelerin katılımını gerektiren uzun bir onay süreci sonunda karara bağlanmaktadır. Oranın üye bir ülkede aşılmasına izin verilmesinin koşulu, o ülkenin yıllık yüzde 0.75 küçülmesidir.

Avrupa Merkez Bankası, enflasyon odaklı bir para politikası uygulamakta, büyümeyi ikinci planda tutmaktadır. Euro alanından Eylül 2001 itibariyle yıllık enflasyon yüzde 2.5’tir. Büyüme rakamı ise 2001 yılı ikinci çeyreği itibariyle yıllık yüzde 0.2’dir ve 2000 yılı beklentilerinin çok altında seyretmektedir.

Faiz Oranlarının Belirlenmesi

Avrupa Merkez Bankası’nın büyüme ve istihdam desteklemekle ilgili bir yasal zorunluluğu yoktur. Oysa, Amerikan Merkez Bankası, fazi oranlarını belirlerken fiyat istikrarı yanında büyüme ve istihdamı da para politikası belirleyen unsurların içine dahil edilmektedir.

Avrupa Merkez Bankası’nın faiz oranlarını indirmemekte direnmesi uluslararası finans çevrelerince eleştirilmektedir. Oysa Amerikan Merkez Bankası fazi oranlarını yıllık yüzde 2.5 seviyesine kadar indirmiştir. Avrupa Merkez Bankası’nın en son belirlediği faiz oranı yüzde 3.75’tir. Faiz oranı indirmenin A.B.D.’de Avrupa’ya oranla daha etkili olacağı açıktır. Bunu nedeni, A.B.D.’de finans piyasalarının Avrupa’ya gore çok daha derin olması ve milli gelirde daha yüksek paya sahip olmasıdır.

Ayrıca, Avrupa ekonomilerinde kamu kesiminin payı, A.B.D.’ye oranla daha yüksektir. Avrupa’da iş kanunlarının A.B.D.’deki iş kanunlarına gore katı olması da büyüme ve istihdam üzerinde özellikle kriz dönemlerinde olumsuz etkiler yapabilmektedir.

Ancak, iş kanununları ile ilgili tartışmaların temelinde, A.B.D. ile Avrupa arasınsaki refah devleti, sosyal devlet gibi kavramların farklı yorumu ve ideolojik faktörlerin etkisi de unutulmamalıdır.

Parasal Stratejiler

Avrupa Merkez Bankası’nın para politikası stratejilerini belirlerken kullandığı iki temel unsur, geniş tanımlı para arzı M3 ve enflasyonist beklentileri etkileyen temel değişkenlerin değerlendirilmesidir. M3 para arzında yılda yaklaşık yüzde 4.5’lik bir genişleme öngürülmektedir.

Enflasyonist beklentileri etkileyen genel ücret düzeyi, döviz kurları, bono fiyatları, iş ve tüketici güven endeksleri v.b. değişkenler yakından izlenmekte ve bu değişkenlerde meydana gelen değişmeler, Avrupa Merkez Bankası’nın para politikasına yön vermektedir.

2001’in Mayıs–Temmuz döneminde M3 para arzında yıllık ortalama artış yüzde 5.9’dur. Hedeflenenden daha yüksek gerçekleşen bu oran üzerinde, Avrupa Merkez Bankası’nın yorumu, genişlemenin hisse senetleri piyasasında son dönemde görülen zayıflamayı yansıttığı ve “geçici” olduğu yönündedir. Enflasyonist beklentiler ise içinde bulunulan dünya ekonomisi koşullarında talep yönlü olmayacaktır.

A.B.D.’deki yavaşlama ve Japonya’daki resesyon etkisiyle dış talepte görülen düşüş ve Euro alanında tüketici fiyatlarında geçmiş dönemde meydanana gelen artış nedeniyle reel kullanılabilir gelirde meydana gelen azalış bu yorumu destekler niteliktedir. Nitekim, 2001’de Euro alanı G.S.Y.İ.H. rakamına ilişkin beklentiler tüm uluslararası ekonomi kuruluşlarınca aşağı çekilmiştir. Bu ortam, önümüzdeki dönemde yatırım harcamalarındaki artış beklentisini kırmaktadır.

Euro’ya İlişkin Temel Bilgiler

12 ülkede 300 milyon kişinin kullanacağı Euro, 14 milyar adet banknot ve 50 milyar adet madeni para ile tedavüle girecektir. Banknotlardaki pencere, kapı ve köprü figürleri Avrupa’nın tarih, kültür ve ortak değerlerini temsil etmektedir. Figürler açıklık ve işbirliğini vurgulamaktadır. Banknotlar, 1996 yılında Avrupa Para Enstitüsü’nün açtığı bir yarışmayı kazanan Avusturya’lı Robert Kalina tarfından dizayn edilmiştir. Banknotlar yedi ayrı kupür (5, 10, 20, 50, 100, 200, 500) olarak hazırlanmıştır.

Banknotların ve madeni paraların güvenlik unsuru büyük önem taşımaktadır. Bu amaçla, tüm kamuoyu, Euro alanı dışındaki merkez bankaları ve finans kuruluşları yeni paranın özellikleri konusunda bilgilendirilmiştir.

Euro alanında ve bu alan dışında kalan ülkelerde dönüşüme tabi olacak para birimleri cinsinden varlığı (mevduat, bono, alacak vb.) olan kişi ve kurumlar, varlıklarının değerinde ne gibi bir değişme olacağını merak etmektedirler. Dönüşüme tabi olacak para birimleri sabit bir parite ile Euro’ya çevrilecektir. Pariteler, 31 Aralık 1998’de belirlenmiştir ve değişmesi söz konusu değildir.

1 Euro

BEF 40,3399     FRF 6,55957       LUF 40,3399      PTE 200,482

DEM 1,95583    IEP 0,787564      NLG 2,20371     FIM 5,94573

ESP 166,386      ITL 1.936,27      ATS 13,7603      GRD 340,750

BEF: Belçika Frangı, DEM: Alman Markı, ESP: İspanyol Pezetası, FRF: Fransız Frangı
IEP: İrlanda Lirası, ITL: İtalyan Lireti, LUF: Lüksemburg Frangı, NLG: Hollanda Florini
ATS: Avusturya Şilini, PTE: Portekiz Esküdosu, FIM: Finlandiya Markkası, GRD: Yunan Drahmisi

Dolayısıyla, aşağıda sıralanan para birimleri cinsinden varlığı olanlar, dönüşüm nedeniyle zarara uğramayacaklardır. Portföyünde Alman Markı, Fransız Frangı, Hollanda Floroni, İtalyan Lireti, ya da yukarıdaki tabloda gösterilen para birimleri cinsinden varlığı olanlar herhangi herhangi bir bankada Euro cinsinden hesap açtırarak bu varlıklarını Euro’ya dönüştürebileceklerdir.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta, paraların 28 Şubat 2002 tarihine kadar tedavülde kalabileceği, ancak bu tarihten sonra da Euro’ya çevrilebileceğidir.

Dönüşüme tabi olan Avrupa para birimleri cinsinden hazırlanmış sözleşmelerin geçerlilik durumu da önemli bir konudur. 1 Ocak 2002’den önce Euro alanı para birimleri cinsinden düzenlenmiş tüm sözleşmeler içerdikleri tüm hükümlerle geçerliliklerini koruyacaktır. Ancak, sözleşmeler gereği bir ödeme söz konusu olduğunda, ödeme tutarı, yukarıdaki tabloda gösterilen sabit paritelerle Euro’ya çevrilecek ve ödeme gerçekleştirilecektir.

Ve Bazı Zorluklar

1 Ocak 2002’den sonra mal ve hizmet fiyatlarındaki dalgalanmalara ilşkin değişik görüşler bulunmaktadır. Avrupa Bankacılık Federasyonu’nun görüşleri, ticari mallarda homojenliğin daha yüksek olmasının dönüşüm nedeniyle bu malların fiyat oluşumlarında büyük hareketlilikler yaşanmayacağını ortaya koymaktadır. Hizmet sektörlerinde ise ürünlerin değerlerinin ölçülmesi bazı zorluklar yaratabilecektir. 1 Ocak 1999’dan bu yana, Euro alanı ülkelerinde mal ve hizmet fiyatları Euro cinsinden de etiketlenmektedir. Avrupa Komisyonu’nun yaptığı bir çalışma, Avrupalı’ların yüzde 64’ünün 1 Ocak 2002’den sonra fiyat artışı beklediğini göstermektedir.

Euro’nun diğer para birimleri karşısında değerinin ne olacağı da merak konusudur. 1 Ocak 2002’nin Euro’nun Amerikan Doları, Japon Yeni ya da İngiliz Sterlini karşısında alacağı değer ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Euro, tüm dünya para birimleri karşısında 1 Ocak 1999’dan bu yana zaten işlem görmekte ve piyasa koşulları içinde değerini bulmaktadır.

Ancak, Euro’nun Amerikan doları karşısındaki değeri özellikle izlenmektedir. Euro’nun değeri, Avrupa Merkez Bankası’nın kamuoyundan destek alabilmesi açısından önemli görülmektedir. Anketler, Euro’yu kullanacak 300 milyon Avrupalı’nın Euro hakkında pek bilgi sahibi olmadığını ortaya koymaktadır. Ayrıca, Alman vatandaşlarının 2. Dünya Savaşı’nın ardından güçlenen Alman Ekonomisi’nin sembolü olarak gördükleri Deutsche Mark’tan vazgeçmek istememeleri gibi milli ve duygusal faktörler Euro’nun arkasındaki kamuoyu desteğini zayıflatmaktadır.

Nitekim, İngiltere gibi Avrupa Birliği’nde büyük öneme sahip bir ülkenin Euro’ya girmek istememesi ve Danimarka’nın Euro’yu reddetmesi de Euro’ya desteği zayıflatmıştır.

Euro ve Türkiye

Türkiye’nin Euro ile ilgili ciddi bir değişiklik yaşaması söz konusu değildir. Avrupa Merkez Bankası, diğer merkez bankalarına Euro banknot ve madeni para dağıtımı kapsamında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’na da Aralık ayında gerekli miktarda Euro banknot ve madeni para gönderecektir.

Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’in bir süre önce gündeme getirdiği Türkiye’nin Euro kullanıcısı bir ülke konumuna gelmesi de olgunlaşmış bir tartışma değildir. 15 üyeli Avrupa Birliği ülkelerinin 12’si Euro kullanmaktadır ve Avrupa Birliği üyesi olmak Euro alanına dahil olma zorunluluğunu getirmemektedir. Türkiye’nin Euro ile ilgisini tartışmak yerine Avrupa Birliği ile ilişkilerini özetlemek gündemi tartışmak adına daha yararlı bir yaklaşımdır.

Türkiye’nin Avrupa ile ilişkileri son dönemde sorunlu şekilde yoğunlaşmıştır. Genişleme sürecindeki Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı tutumu, Türkiye’nin demokratikleşmesi, Avrupa’nın NATO’dan bağımsız bir akeri güç yaratma stratejisi ve Kıbrıs sorunu üçgeninde belirlilik kazanmaktadır.

Avrupa Birliği, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni Kıbrıs’ın tek hükümeti olarak görmektedir. Bu nedenle, Kıbrıs’ın tümünü Avrupa Birliği’ne dahil etmek istemektedir. Türkiye, Avrupa Birliği’nin NATO’nun asgari olanaklarından yararlanma isteğini NATO’da veto edeceğini her fırsatta dile getirmektedir.

Avrupa Birliği de Kıbrıs sorunu çözülmeden Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin genişleme sürecine dahil olamayacağını belirtmektedir. Özetle, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri tam bir taktik savaşına sahne olmaktadır. Bu taktik savaşının ilişkilerde bir kriz yaratacağı kesindir.

11 Eylül saldırılarının Avrupa’nın yeni savunma stratejisine etkileri de önemlidir. Avrupa’nın bu konuda bir adım atması, Amerika’nın desteği olmadan mümkün değildir. Bugünkü siyasi konjonktrürde, Avrupa’nın savunma stratejisi konusunda ısrarlı olması, kendi çıkarları açısından olumlu sonuçlar ortaya koymayacaktır. Dolayısıyla, A.B.D. Afganistan’daki savaşa odaklanmışken ve Türkiye savaşa asker gönderen 3. ülke konumundayken bu konu kısa vadede gündeme gelmeyecektir. Diğer bir ifadeyle, Türkiye- Avrupa Birliği ilişkilerinde doğabilecek bir kriz, 11 Eylül 2001 itibariyle ertelenmiştir.

Acguis Communautarie

Avrupa Birliği’nin demokratikleşmeden çevre konularına, temel ekonomik prensiplerden iş kanunlarına kadar tüm kurallarını içeren ve “acquis communautarie” adı veilen 31 bölümlük ve 80 bin sayfalık bir kurallar kitabı bulunmaktadır.

Avrupa Birliği adayı ülkeler, 31 bölüm üzerinde müzakerelere vararak Avrupa Birliği normlarına uygun gerekli düzenlemeleri yapmak ve yasaları çıkartmak zorundadır. Avrupa Birliği ile üyelik görüşmelerinin başlaması, asıl olarak bu sürecin başlamasını ifade etmektedir. Türkiye ise bu süreçten bir hayli uzaktadır.

Kısaca, 1 ocak 2002 tarihi Türkiye için pek bir anlam ifade etmemektedir. Ancak, konuya bir iktisatçı gözüyle yaklaşılınca, makro ekonomi, para teorisi, entegrasyon teorileri ve dünya ekonomi tarihi adına bu yazıda özetlemeye çalışıldığı üzere analiz edilecek pek çok konu başlığı bulunmaktadır.