Pages

Thursday, October 20, 2011

24 Şehit

24 şehit, 24 can,

24 ananın 24 saatlik doğum sancıları,

24 saatlik sevinç çığlıkları Yozgat’ta, Bitlis’te, Kırklareli’de, Elazığ’da…

24 yıla bile varamamış kısacık hayatlar,

24 saat içinde kıyılan 24 can,

En az 24 yıldır mücadele ettiğimiz terror,

Ve 24’ünün de Çukurca’da 24 kurşunla kucaklanan kaderleri.

24 ayrı evde ağıt, 24 ayrı musalla taşında cenaze.

24’ümde de gördüm 24 cenaze, 40’ımda hala görüyorum.

Ve daha 24 yaşını görmemiş oğlum için 24 saattir çektiğim ızdırabım.

Arda Tunca
(İstanbul, 20.10.2011)

Tuesday, October 18, 2011

Cari Açık

Üzerinde o kadar çok konuşuldu ve yazıldı ki, artık söyleyecek yeni bir şey kalmadı aslında. Ama yine gündemde kalmaya devam edecek şu cari açık. Fakat, bu defa farklı bir düzlemde tartışacağız cari açığı ki bu sağlıklı bir gelişme. Eskiden herkes, konuyu sadece faiz/kur düzleminde konuşurdu. Şimdi ise yapısal değişikliklerden söz edilmeye başlandı. Sağlıklı olan gelişme de bu zaten. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, bir ara T.C.M.B. ile sürekli kur üzerinden atışır, ihracatı teşvik edici şekilde hareket edilmediğinden ve TL’nin aşırı değerlenmiş halinden şikayet ederdi. Şimdi ise, sektörel teşviklerden, analizlerden, yurtdışı pazarların araştırılıp rekabet avantajlarımızın neler olduğunun görülmeye çalışılmasının derdinde. Bu girişimler yetmez ama evet.

Cari açık her ne kadar potansiyel bir krizin sebebi olabilecekse de aslında kendisi bir sonuç. Neyin sonucu? Türkiye’de uzun yıllar hüküm süren yüksek faiz/düşük kur olgusunun bir sonucu. TL’nin aşırı değerli olması ve bu nedenle ithalatın ucuz, ihracatın uluslararası piyasalarda nispi olarak pahalı olması durumunun bir sonucu. Bu durum da yeni bir durum değil.

Madem ki serbest piyasa koşullarındayız, o halde kurun ve faizin hangi seviyede olması gerektiği tamamen arz-talep dengelerine terk edilmeli diye düşünebiliriz. Nitekim, liberal görüşler böyle bir yaklaşımı destekler. Döviz ve fon fiyatlarının piyasa koşullarında serbestçe oluşması ve oluşan fiyatların piyasanın sahip olduğu tüm piyasa enformasyonunu içerdiği ve oluşan fiyatın her koşulda doğru olduğu böyle bir yaklaşımın tezidir. Ancak, hepimiz biliyoruz ki piyasalar böyle çalışmıyor. Üstelik, tam serbestiyle çalışan piyasalar sözkonusu olsa bile bir ülkenin para biriminin aşırı değerlenmiş olması sonucu ortaya çıkabiliyor. Kur ve faiz cephesindeki bu olgunun ödemeler dengesi üzerindeki etkisi de dış ticaret açığı yoluyla cari açık olabiliyor. Bu sonucun reel ekonomi üzerindeki etkisi de o ülkenin yerli sanayisinin belli bölümlerinin hasar görmesi ya da yok olması şeklinde kendini gösterebiliyor.

Türkiye, uzun yıllardır ithalat kompozisyonunda ara malı, hammadde ve yatırım malı ithalatının en az %80-85 dolayında yer kapladığı bir yapıya sahiptir. Bu nedenle, Türkiye ekonomisinin cari açık nedeniyle gördüğü hasar temel olarak kendi yan sanayisinde kendini göstermiştir.

Yüksek cari açık kısa vadeli sermaye ile fonlanıyorsa – ki Türkiye’deki durum da sıcak para girişi yoluyla budur - bir ülkenin para değerindeki ani düşüşlere karşı o ülkenin ekonomisini duyarlı bir hale getirir. Türkiye ekonomisi, doğrudan yatırım yoluyla uzun vadeli sermayeyi yeteri kadar çekemediği için yıllardır kısa vadeli sermaye (tasarruf) ile kendi çarklarını döndürmeye çalışmıştır. Bu süreci tersine çevirecek önlemleri de almamıştır. Önlemler konusunda da yıllar süren görüş ayrılıkları sözkonusudur.

Cari açığa karşı alınacak önlemlere karşı bir cephe faiz ve kur politikalarının değişmesi gerektiğini söylerken, diğer cephe maliye politikası ve mikro politikalar ekseninde gerçekleşecek yapısal reformlarla cari açık sorunuyla baş edilmesi gerektiğini savunmaktadır. Serbest piyasa koşullarında ve küreselleşme olgusu nedeniyle giderek güçlenen piyasalar karşısında merkez bankalarının gücü zayıfladığı için kur ve faiz politikalarıyla soruna kalıcı bir çözüm bulunması kanımca imkansızdır ve imkansızdı. Devreye, yapısal reform nitelikli politikalar girmeliydi. Ancak, populist politikalar, politik beceriksizlikler, yönetim zaafiyetleri, vs. gibi nedenlerle yapısal önlemler alınamadı. Türkiye, zaten bu gibi nedenlerle 1990’ları neredeyse her alanda kaybetti. Sonuç itibariyle, yıkılan, yok olan sektörleri ölmeden ayakta tutacak, teşvik edecek çeşitli yapısal önlemler devreye sokul(a)madı. Vergide , sosyal güvenlikte, bölgesel ve sektörel kalkınmada, iç tasarrufları arttırmada hiçbir şey yapılmadan geçen yıllar sonunda cari açık Ağustos 2011 itibariyle $75 milyar seviseyine oturdu. Dış ticaret açığı da $100 milyarı geçti.

Türkiye, ithalat yapmadan üretim yapıp ihracat yapamıyor. Dış ticaret açığının da hemen hemen yarısı enerji ithalatından geliyor. Diğer alanlarda da kendi sanayisi çökmüş durumda olduğu için ithalatı ikame edemiyor.

Özetle, cari açığın çözümü ne kurda, ne faiz oranında. Yani, kısa vadede çözümü yok. Büyümeyi yavaşlatıp, cari açığı küçültmeye çalışırken yapısal önlemler alınmaz ve reformlar yapılmazsa yazık ederiz ekonomimize. Hükümetin açıkladığı orta vadeli planda once büyümeyi yavaşlatmak ve bu yolla cari açığı daraltmak ve aynı zamanda yapısal önlemler almak da var ama yapısal önlemler kısmındaki detaylar çok önemli. Bu konuda kaybedecek vakit yok. Aksi takdirde, dünya krizden çıkar, biz yine genişleyen bir cari açıkla kalırız başbaşa.

Arda Tunca
(İstanbul, 17.10.2011)

http://www.dunya.com/cari-açık-çözüm-uzun-vadade_137378_haber.html

Wednesday, October 12, 2011

Global Ekonomik Mimari

Uzunca bir ara oldu. Zor geçen yaz ayları konsantrasyon bozukluğu yarattı yazı yazmaya karşı. İstedim ama olmadı. Şimdi, yine yazılarla başbaşayım. Yeniden başlamak için tuhaf bir yerdeyim. Ekonomi Bakanlığı’nın en üst katındaki kafeteryadan Ankara manzarası seyrederek yazıyorum bu yazıyı. Madem ki Ekonomi Bakanlığı’ndayız, ekonomi yazarak başlayalım yeniden.

Global finansal krizin anlık ve gelecek ile ilgili olası etkileri Ekim 2008’de, krizin en yoğun hissedilmeye başlandığı günlerde tartışılırken, krizden çıkışın V, W, U şeklindeki haflerden hangisine benzeyeceği merak ediliyordu. Krizden çıkış, bu harflerden hiçbirine tam olarak benzemedi ama en çok W harfine benzeyen bir sürecin ortaya çıktığı ya da çıkacağı artık söylenebilir.

Konut piyasasındaki sıkıntıların su üstüne çıkmasıyla başlayan kriz, hükümet müdahaleleriyle yatıştırılmaya çalışıldı. Banka gibi çalışmaya çalışan ama bankaların regüle edildiği şekilde regüle edilmeyen ve denetlenmeyen banka dışı finansal kurumlar – ki bu kurumların oluşturduğu sektöre “gölge bankacılık sektörü” deniyor - zaten global finansal sistemin hastalıklı olan yönünü temsil ediyordu. Nitekim, Lehman Brothers adlı dev Amerikan bankasının batışına kadar krizin oluşumu sadece izlendi. Lehman’ın batışı sonrası Keynes’in geri dönüşüyle hükümetler para musluklarını açarak aniden daralan piyasalara güven getirmeye çalıştılar. Dünyanın önde gelen merkez bankaları da küresel piyasalara ortaklaşa müdahale ederek likitide pompalamaya çalıştılar.

Hem hükümetlerin hem de merkez bankalarının piyasaya müdahalelerinin özel kesimin sermaye açığını bütçe ve kamu açığına dönüştüreceği ortaydı. Riskin ya da sorunun özel kesimden kamu kesimine transfer olduğu da biliniyordu. Pekiyi, ne oldu da sıkıntının yerinin değişmesi Ekim 2008’in etkilerini ikinci bir dibe doğru sürükledi bugün?

2011’in yaz aylarında, önce A.B.D.’nin ekonomik görünümü tarihinde ilk kez olumsuz olarak değerlendirilirdi ve ardından not indirimi geldi. Amerikan Doları’nın kısa vadeli faizi sıfıra yakın bir düzeyde olmasına rağmen temel ekonomik göstergeler normale dönüşü müjdeleyemedi. Bunun üzerine F.E.D., hazine bonoları alımıyla uzun vadeli faizleri de indirmek ve piyasalara güven vermek için harekete geçti.

Avrupa ise, krizin somut , rakamsal yansımalarını banka bilançoları ve kamu açıklarının milli gelire oranındaki yansımalarla görmeye başladı ve Yunanistan’ın borç yükümlülüğünü yerine getiremeyeceği ve bu riskin Yunan devlet tahvili ve bonosu taşıyan Alman, Fransız ve İtalyan bankalarını zora sokacağı korkusu sardı piyasaları.

A.B.D. ve Avrupa’daki sorunlar aslen Avrupa’nın giderek olumsuzlaşan ekonomik gelişmelere cevap verecek iradeyi ortaya koyamaması noktasında yoğunlaştı. The Economist dergisinin Ekim ayındaki bir sayısında kapağına taşıdığı konu da buydu. Küresel piyasalardaki olumsuz gelişmeler konusunda politikacıların hiçbirşey yapmaması durumunun devam etmesi halinde, gelişmelerden korkun diye bir mesaj veriliyordu derginin kapağında.

Şimdi, bütün bu gelişmelerden çıkarılacak felsefi tartışmalar var. Bu tartışmaları yapabilmek için önce sorunları/tespitleri felsefi yönden sıralamak lazım:

1. Piyasalardaki hareketlenmeler spekülatörlerin iştahını kabartıyor ve özeliikle finanasal derinliği olan piyasalarda spekülasyon saikiyle hareket eden aktörleri ön plana çıkartıyor. Spekülasyon, engellenmesi gereken bir ekonomik davranış biçimi mi olmalı? Evet ise, nasıl?

2. Hiçbir ekonomik model para ve maliye politikalarının uyumsuzluğunu desteklemezken, 17 üyeli Euro alanının tek bir merkez bankası ama 27 tane farklı hükümete sahip olması, para-maliye politikalarının A.B. içinde uyumlu bir şekilde yönetimini nasıl mümkün kılar? Üstelik, her bir Euro alanı ülkesinin merkez bankalarının bile Avrupa Merkez Bankası ile tam anlamıyla uyumlu olduğu söylenemezken.

3. Kürselleşmeyle beraber piyasaların çok güçlendiği bir süreç yaşanıyor. A.B. ile ilgili para-maliye politikaları uyumunun öneminden söz ederken dünya ekonomisi genelinde bırakınız para-maliye politikaları uyumunu, sadece para politikası açısından bile merkez bankalarının birbirleriyle uyumlu hareket etmesi kalıcı olarak nasıl sağlanacak? Böyle bir ortak harekete ihtiyaç var mı?

4. Merkez bankacılığının işlevleri, bağımsızlığı ve piyasalara yerinde ve zamanında müdahaleleri üzerine yıllarca yazılan ekonomik makalelerle geniş bir neşriyat oluşmuştu. Pekiyi piyasalar derinleşirken, merkez bankalarının müdahaleleri piyasaları etkileme gücünü kaybedecekse, merkez bankalarının bağımsızlığının ne anlamı kalacak?

5. Küreselleşmeyle güçlenen piyasaların ulusal ölçekteki kurumlarla yönetilmesi imkansızlığa doğru giderken ve mevcut uluslararası kuruluşların (Dünya Bankası, I.M.F., I.D.B., E.B.R.D., vs.) organizsyon şekilleri ve üstlendikleri misyon global düzeydeki ekonomik sorunlara çözüm bulamazken, yeni küresel ekonomik düzen nasıl bir uluslararası organizasyon şekli ve yeni misyonlar üstlenmiş uluslararası organizasyonlarla ele alınmalı?

John Maynard Keynes, 1. Dünya Savaşı sonrasında kendimizi ellerinde bulduğumuz uluslararası fakat bireyselci olan kapitalizmin bir başarı hikayesi olmadığını ve bu sistemi sevmediğimizi ama onun yerine ne koyacağımızı düşündüğümüzde aklımızın iyice karıştığını ifade etmişti 1933’te. Şimdi ise aklımız her zamankinden daha karışık ve 1933’tekinden çok daha kompleks olan global finansal mimarinin yerine neyin inşa edileceği sorusuna cevap bulmak çok çok daha zor. Üstelik de bu mevcut yapıyla 1802’de 1 milyar olan dünya nüfusu 1927’ye kadar geçen 125 yılda 2 milyara ve 1927’den 2011’e kadar geçen 84 yıllık sürede 7 milyara fırlamışken, ozon tabakasındaki delik büyürken, küresel ısınma nedeniyle pekçok canlı türü tehdit altındayken, 21. y.y.’nin sonunda dünya nüfusunun 14 milyar olması bekleniyorken ve hem gezegenimizi hem de medeniyetleri tehdit eden bunca olumsuzluğun ardında kapitalizmin çok önemli bir rolü varken yeni bir ekonomik düzen kurup küresel ekonomik sorunlara çözüm bulmak bugün çok çok daha zor ve kişisel kanaatimce imkansız. Ya mevcut kapitalizm başka bir şekilde ele alınacak ya da hiç bilmediğimiz bir alternatif yaratılacak. Bu olanların hepsi Das Kapital’de galiba anlatılmıştı.

Arda Tunca
(Ankara, 10.10.2011)

www.dunya.com/global-ekonomik-mimari_135770_haber.html