Pages

Monday, December 12, 2011

Zirve Sonrası Euro ve Dünya

9 Aralık tarihli tarihi olarak nitelenen Avrupa zirvesi sonrasında Euro alanının geleceği ve Euro krizinin hem dünya hem de Türkiye üzerine olası etkileri netleşti. Netleşenin ne olduğuna dair görüş ayrılıklarının ortaya çıkması doğaldır. Ancak, bazı konularda ortak kanı oluşmuş durumda. Cevabı alınamayan sorularla ilgili ise spekülasyonlar üretilmeye devam edilecektir. Zirveyi, kısa ve uzun vadede atılacak adımlar ekseninde okuyabilmek gerekiyordu. Zira, Euro alanındaki sorunların kısa ve uzun vade için çözüm alternatifleri farklıydı. Sunulacak çözümler, her iki vadeyi de kapsayacak öğeler taşımalıydı. Fakat, zirvenin birkaç gün öncesinde ortaya çıkan manzara, çözümün sadece uzun vade için ortaya konacağına işaret etti ki zirvenin sonucu öyle de oldu.

Uzun vadede, Euro alanı içinde mali birliğin kurulmasına ilişkin net mesajlar verilmesi ve bu yönde siyasi iradenin ortaya konması gerekiyordu. Parasal birliğin, artık sadece Maastricht kriterleriyle götürülemeyeceğinin anlaşılmış olması ümit ediliyordu. Avrupa'nın, daha Euro'ya geçerken yanlış bir kurgulama içinde olduğu ve Euro'nun mimari yapısının hatalı olduğu ortadaydı. Dolayısıyla, sadece yıllık enflasyonu %2 ile sınırlayan, bütçe açığını %3'te ve kamu açıklarını %60'ta kilitlemeye çalışan bir kriterler bütününün yeterli olmadığı ve mali birliğin kurulmasına yönelik planların ya da plan yapma hedeflerinin sunulması arzu ediliyordu. Bu arzu edilen ama zirve öncesinde beklentilerinin dahi oluşturulamadığı hedefler uzun vadeye yönelikti.

Euro alanının kısa vadeli hedefler ortaya koyması uzun vadeli hedeflerin ortaya konabilmesi kadar önemliydi. Zira sorun, bugünkü ateşin düşürülememesiydi. Kısa vadede ise mali önlemlerden çok parasal önlemler devrede olmalıydı. Avrupa'daki bankaların ihtiyaç duydukları sermayenin ne kadar olduğunu net olarak bilemiyoruz. Ortada telaffuz edilen pekçok rakam var ama bu rakamlar birbirlerinden çok farklı oldukları için hangisine güvenebileceğimizi bilemiyoruz. Ayrıca, önümüzdeki aylarda başta İtalya olmak üzere Euro alanı ülkelerinin borç geri ödeme takvimleri yoğun ve yüklü. Kısa vadedeki bu sorunların çözümleri de kısa vadede olabilmeliydi. Avrupa Merkez Bankası (E.C.B.), A.B. kuralları gereği piyasadan bono alım ve para basma yetkilerine sahip değil. Bu yetkileri elde edememiş bir merkez bankasının piyasaya bu araçlarla müdahale etmesi zorunlu olduğunda müdahale etme şansı kalmıyor. Yani, "son borç verme mercii" rolünü üstlenemiyor. Başta Bundesbank olmak üzere Almanya cephesi, E.C.B.'nin bu rolü üstlenmesine karşı. Ayrıca, E.C.B.'nin piyasadan bono alarak bazı ülkelerin borçlanma faizlerini düşürme çabalarına da yasal olmadığı gerekçesiyle yine Almanya itiraz etmişti. Kısaca, sorunların kısa vadedeki çözümlerinin ortaya konabilmesi açısından E.C.B.'nin eli kolu bağlı durumda.

Zirveden çıkan sonuç, Maastricht kriterlerinin sert bir şekilde uygulanmasının kararının alınması oldu. E.C.B.'nin temel merkez bankası fonksiyonlarına sahip olması üzerine hiçbir plan gündeme gelmedi. Sadece, A.B. üyelerinin I.M.F. üzerinden Avrupa'daki borcu yüksek ülkelere 200 milyar Euro'luk bir destek vermesi planı ortaya çıktı. İngiltere, genel olarak A.B.'den büyük ölçüde koptu. Özetle, bu zirve bugünkü sorunları kısa vadede çözmeye ve uzun vadede varılmak istenen planları ekonomi öğretisinin ve entegrasyon teorilerinin öngördüğü şekilde ortaya koymaya yönelik elle tutulur hiçbir öneri getiremedi. Tersi de beklenmiyordu zaten. Avrupa'nın karar alma mekanizmalarının ne kadar zayıf ve inelastik olduğunu, bugün sahip olduğu liderlerin ne kadar çözüm odaklı olmaktan ve nitelikli yönetim uygulayabilmekten uzak olduklarını biliyoruz. Fakat, bu durumun dünya ekonomisi ve Türkiye açısından zorlukları olacak.

Euro alanı derin bir resesyona giriyor. Ortada, sadece ve sadece bütçe açıklarını uzun vadede kısmayı bugüne kadar bir temenni olarak sunabilmekten öteye gidememiş ve 1992'de imzalanmış Maastricht Antlaşması var. Büyümeyi ayakta tutamayan, maliye politikalarını ekonomiyi daraltıcı yönde kullanan Avrupa ekonomileri vergi toplamakta da zorlanarak bütçe açıklarını muhtemelen büyütecekler. Zaten yüksek seyreden borçlanma maliyetleri önümüzdeki dönemde daha da yükselirse pek şaşırmamak gerek. Avrupa liderlerinin derinleşmekte olan krize bir çare bulamadıkları ortada. Euro krizi, dünyanın önde gelen bazı ekonomilerinde zaten kendini hissettirmeye başladı. En son büyüme verileri Brezilya'da %0 olarak geldi. Ekonomilerini canlı tutmak adına Çin, mevduat munzam karşılıklarını indirdi, Avustralya Merkez Bankası faiz indirimine gitti. Dünyanın pekçok bölgesinde soğumaya işaret eden sadece birkaç örnek bunlar.

Türkiye ise, ekonomisine bir bütün olarak bakmak yerine sadece cari açık cephesinden bakarak ve soğuyan bir ekonomiyle cari açığı düşürmeye heves edinmiş bir söylemle yoluna devam ediyor. Yapısal önlemleri alabilmek için fırsatların olabileceği bir ortamdayız ve zaman aleyhimize işliyor. Kriz, bir gün sona erdiğinde cari açığımızın yeniden artmasını istemiyorsak önlemleri acilen alacak çalışmalara başlamamız lazım. A.B. ile Türkiye arasındaki en sıkı ilişkiler dış ticaret ve bankaların sendikasyon kredileri bazında kurulmuş durumda. Cari açığımızın finansmanında da çok sayıda Avrupa'lı kuruluşun önemli payı olduğunu düşünürsek, önümüzdeki günler bizim için de çok parlak değil. Nitekim, Türkiye için de büyüme tahmini yapmanın bir hayli zor olduğu bir süreçten geçiyoruz. Fakat, ne kadar büyürsek büyüyelim, 2012 dünyayı olduğu gibi bizi de hiç tatmin etmeyecek.

Arda Tunca

(İstanbul, 12.12.2011)