Pages

Monday, December 26, 2011

T.C.M.B. ve E.C.B.

2011 yılının son haftasındayız. Ancak, 2012 yılını heyecanla beklemiyoruz. Daha çok, dikkatle ve temkinli olarak bekleme psikolojisi içindeyiz. Türkiye’yi de dünya ekonomisindeki gelişmelere paralel olarak iyi bir yıl beklemiyor. Bu konularla ilgili bazı görüşlerimi son haftalarda diğer yazılarımda paylaştım. Ancak, yılı kapatırken özellikle Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (T.C.M.B.) uygulamakta olduğu politikalara ilişkin kısa bir 2011 değerlendirmesi yapmak ve Avrupa Merkez Bankası’nın (E.C.B.) geçen hafta içinde uygulamaya aldığı fonlama konusuna değinmek istiyorum.

T.C.M.B., 2011 yılını birbiriyle zıt politikaları uygulamaya koyduğu bir yıl olarak tarihine yazdı. Global ekonomik gelişmeleri dikkate alarak, önce faiz indirimine gitti. Amaç, hem A.B.D. hem de Euro alanında beliren resesyon tehlikesine karşı Türkiye açısından önlem almaktı. Nitekim, önlemleri dünya ekonomisi üzerine yaptığı analizlere dayandırdığını açıklamıştı. Para politikasını bir miktar gevşetme ihtiyacı vardı. Daha sonra, faizleri arttırma yolunu tercih etti. Bu defa amaç, yükselme eğilimine girmekte olan enflasyonu dizginlemekti. Ancak, Türkiye Ekonomisi için büyük tehlike arz etmeye başlayan cari açığa karşı da faiz arttırılarak önlem alınmış olunuyordu. T.C.M.B., bir yandan kendi kontrolündeki Türk Lirası’nın faizleriyle oynayarak para politikası yürütmeye çalışırken, diğer yandan döviz kurlarında meydana gelen ani sıçramalara karşı da önlem alma yoluna gitti. Yani, piyasaya Dolar satarak yükselen Dolar fiyatını belli bir seviyede tutmaya çalıştı. O seviyenin ne olduğunu hiç telaffuz etmedi ama döviz piyasasına müdahale etmeye başladığı ilk günlerde 1.85 seviyesini hedeflemiş gibi gözükürken, daha sonra 1.88’de razı olurmuş gibi bir hava yarattı.

Türkiye’nin uluslararası sermaye hareketlerine açık bir ülke olduğunu yukarıdaki paragrafta anlatılanlara ek olarak belirtelim ve hemen işin teorik temeline inelim.Kanada’lı iktisatçı Mundell, 1999 yılında Nobel ekonomi ödülüne layık görüldü. 1960’ların başında yaptığı çalışmalarla ünlü oldu ve ekonomi literatürüne İngiliz iktisatçı Fleming ile adının beraber anıldığı Mundell-Fleming Modeli’ni hediye etti. Bu model, İmkansız Üçleme (Impossible Trinity) adı verilen bir görüş ortaya koyuyor. Model, kısaca şunu söylüyor: Aynı anda, hem sabit kur rejimi uygulayıp, uluslararası sermaye hareketlerini tamamen serbest bırakıp, bağımsız bir para politikası uygulayamazsınız. Yani, bu üçlüden ikisini seçip, ona gore bir politika yürütmelisiniz. Diğer bir ifadeyle, uluslararası sermaye hareketlerini serbest bırakıyorsanız – ki Türkiye’deki durum da bu - hem döviz kurunu belli bir seviyede stabilize etmeye hem de enflasyonu kontrol altında tutmaya çalışamazsınız.
Yukarıda, 2. paragrafta anlatmaya çalıştığım T.C.M.B. uygulamalarıyla 3. paragrafta kısaca özetlediğim teorik modeli bir araya getirerek T.C.M.B.’nin ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırsak nasıl bir görüş oluşturabiliriz? Türkiye, uluslararası sermaye hareketlerine açık. Bu durumda, ya kuru ya da enflasyonu kontrol etmeye çalışacak. Her ikisini de üçüncü koşul (uluslararası sermaye hareketleri) sabit durduğuna göre, kontrol etme şansı yok. T.C.M.B., kendi icadı olan faiz koridoru gibi bir kavramı uygulayarak faizi belirlemeye çalışıyor ve bu yöntemle 2011 sonu için %5.5 olarak hedeflediği ama yılsonunda hemen hemen 2 katı bir düzeyde çıkması beklenen enflasyonu dizginlemeyi hedefliyor. Diğer yandan ise, döviz satım ihaleleriyle döviz kurunu belli bir seviyede tutmaya çalışıyor. T.C.M.B. açısından 2011 bilançosu pek hoş değil. Zira, döviz ihaleleriyle boşuna eritilen döviz rezervleri ve hedefin tutmadığı bir enflasyon verisi var ortada. Hükümetin de yapısal reform konuşmak ve uygulamak yerine ekonomiyi durdurarak cari açığı kontrol altına almaya çalıştığı ve bundan da gurur duyduğu (!) bir süreçte, T.C.M.B.’nin uygulamaları kendi bağımsızlığını sorgulatacak bir noktaya geldi.
T.C.M.B.’nin 2012’ye ilişkin yarın açıklayacağı plan ve programları yukarıda anlatmaya çalıştığım perspektiflerden bakarak değerlendirmeye çalışacağım.
Geçen hafta, Avrupa Merkez Bankası’nın (E.C.B.) da Euro krizine karşı önlem olarak uygulamaya aldığı bir politikayla karşılaştık. E.C.B., tarihinin en büyük fonlamasını yaparak, 523 bankaya 3 yıl vadeyle %1 faiz uygulayarak toplam €489 milyar verdi. Bu operasyon sonucunda, bankaların bazıları E.C.B.’ye karşı kısa vadeli yükümlülüklerini yerine getirerek E.C.B.’ye borç geri ödemesi gerçekleştirdiler. Yani, E.C.B.’ye karşı borçlarının vadesini uzatmış oldular. Böylece, E.C.B.’nin net fonlama tutarı €235 milyar oldu. E.C.B.’nin toplamda bankalara yaptığı fonlama tutarı da €1 trilyon seviyesine ulaştı. Diğer bir veriye göre, bankalar kendi borçlarını satın alarak piyasadaki borçlanma maliyetlerini düşürmeye çalıştılar. Ayrıca, bazı A.B. ülkelerinin de yine bono ve tahvillerini satın aldılar. Pekiyi, bu operasyon neye yaradı? Öncelikle, A.B. ülkelerinin bono ve tahvillerini satın alarak borçluluğu yüksek olan ülkelerin faiz oranlarını aşağıda tutmanın uzun soluklu olmadığını ifade eden E.C.B., bu operasyonu daha kısıtlı bir şekilde uygulayacağının sinyalini verdi. Üstelik, bu uygulamanın yasallığı da Euro alanı içinde zaten tartışılmakta. Bankalara da ihtiyaç duyulduğu kadar para vermeye niyetli olduğunun mesajını vermeye çalıştı. Başarılı oldu mu? Şu an için birşey söylemek zor. Ancak, Euro’nun sorunu, ortaya kararlı bir siyasi irade konmadıkça, E.C.B.’nin hangi durumda hangi politikalara kararlılıkla sarılacağı açıklanmadıkça çözülemez. Bir sonraki fonlama, Şubat sonunda. Bankalara fonlama yapılarak ve bono-tahvil alımı yavaşlatılarak risk E.C.B. üzerinden bankaların üstüne mi yığılıyor? Öyleyse, bu politikayı uygulamanın ne anlamı var? Bu yöntemlerle, kalıcı olarak hiçbir soruna çözüm bulunamayacağı açık. Ayrıca, mali politikalar sıkılaştırılırken büyümenin dayanakları da ortadan kalktığı için fonlamaların büyüyen bir miktarda gerçekleşmesi gerektiği de ortaya çıkmayacak mı? Bu da borç sarmalını daha da derinleştirmeyecek mi? Bu soruların hepsini 2012’nin özellikle ilk aylarında test ediyor olacağız.
2012’de de merkez bankacılığını çok konuşuyor olacağız. Dünyanın tüm merkez bankalarına zor geçecek olan 2012’de kolaylıklar dileyelim.

Arda Tunca
(İstanbul, 26.12.2011)