Pages

Friday, June 10, 2011

Beat Jenerasyonu

1950’ler dünya genelinde sakin yıllardır. Dünya büyük bir savaştan çıkmıştır ve her tarafta büyük yıkımın yaralarını sarma çabaları hakimdir. Almanya başta olmak üzere tüm Avrupa, Amerika ve Japonya kendi içlerine dönmüş, sosyal, ekonomik ve psikolojik açıdan kendilerini toplama sürecindedirler. Bu nedenle de ortada ne yeni bir savaş ihtimali vardır ne de dünya ülkelerinin aralarındaki ilişkiler yeni şanssız sürece sebebiyet verecek durumdadır. Her yerde sakinlik ve sessizlik hakimdir. Amerikalı hocam Marvin Jones da hayatı boyunca yaşadığı en güzel yılların 1950’ler olduğunu söylerdi II. Dünya Savaşı’nda savaşmış bir insan olma özelliğiyle.

1950’lerin bu sessiz ve sakin atmosferinde Life dergisi “ortalıktaki tek devrimci hareket” nitelemesiyle atıfta bulunur bir grup şaire. San Francisco ve civarında yaşamaktadırlar bu şairler. Temsil ettikleri akımın adı da Beat Jenerasyonu’dur. Jack Kerouac, Keneth Rexroth, Gary Snyder, Michael Mcclure, Alan Ginsberg, Lawrence Ferlinghetti, v.s. önde gelen Beat temsilcileridir. Akıma temel teşkil eden San Francisco Rönesans’ı, Evergreen Review adlı bir edebiyat dergisinde ilan edilir önce.

Beat şairlerinin son derece bohem bir hayat tarzı vardır ve içlerinde uyuşturucu ile başı dertte olanlar azımsanmayacak bir çoğunluktadır. İdeolojik olarak komünisttirler ve ağırlıklı olarak Budizm’e inanan bir toplulukturlar. İnançları, yaşama tutunmak ve yaşamla aralarında ayrılmaz bir bağ kurmak ekseninde şekillenmektedir. Şiiri, yazmak anlamında kişinin kendisiyle yüzleşmesi, okumak anlamında ise dünyayla yüzleşmesi olarak algılamaktadırlar. Yaşamda ayakta kalmanın yolunun yaşama daha içinden çıkılması zor yüzleşmeler (bir nevi isyan, kabullenmeme) göndererek insanın kendisini ifade etmesinden geçtiğini düşünmektedirler. Collingwood’un sanatın felsefesi üzerine denemelerinden özellikle etkilenmişlerdir. Düşünmekte ve kendilerini her yolla ve yöntemle ifade etmekte sınır tanımamaktadırlar.

Alan Ginsberg “Howl” adlı şiiriyle Amerika’yı yerden yere vurur ve bu şiirin yasaklanmasıyla beraber hukuki anlamda başı derde girer. Michael Mcclure, Dark Brown kitabıyla erotik içerikli şiirler yayınlar. Beat şairleri herşeyden önce kendileriyle barışmayı ve uzlaşmayı reddederler ki dünyaya meydan okuyabilsinler. Bu nedenle de anarşist tavırlıdırlar. Kropotkin ve Enrico Malatesta gibi anarşizmin teorisyenlerine ilgi duyarlar ve Retort adlı üç aylık bir anarşizm içerikli dergiye ve derginin temsil ettiği fikirlere son derece yakındırlar. Beat üyelerinden Keneth Rexroth San Francisco’nun neredeyse Paris Komünü seviyesine ulaştığını dile getirir.

Beat üyelerinin yukarıda sıralanan ideolojik ve edebi bazı özellikleri 1950’lerin ve 60’ların dünya düzenine ilişkin yorumlarına yansır ve özellikle Lawrence Ferlinghetti’nin o yılların dünya düzenine ilişkin yorumları 2010’ların dünya koşulları da düşünülerek değerlendirildiğinde son derece ilgi çekicidir.

Beat üyeleri, 1960’ların kapitalist düzeni içinde dünyanın ekolojik dengesinin süratle bozulacağını ve ekolojik dengenin bu ekonomik koşulları kaldırmasının mümkün olmadığını söylerler. Plansız bir ekonomik düzenin, “bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar” felsefesinin ve sürekli daha fazla üretmeye ve tüketmeye dayalı bir düzenin teşvik edildiği bir dünyada doğal kaynakların ve atmosferin süratle kirleneceğini ve zaten de kirlenmekte olduğunu ileri sürmektedirler. Kapitalist düzenin doğanın kaynaklarına adeta pisliğini attığını ve bu durumdan geri dönüşün imkansız hale gelmekte olduğunu söylemektedirler. Nüfus artışının önüne geçilmesinin çok önemli olduğuna ve ülkeler üstü bir apolitik merkezi planlama kurumu oluşturmanın hayati önemine dikkat çekmektedirler. Tüm bu fikirleriyle Beat Jenerasyonu’nun ilk çevreci edebiyat akımı olduğu da iddia edilmektedir.

Beat şairlerinin 1950’ler ve 60’ların dünya düzeni için tespitleri ve sorunlara çözüm önerileri bir sanatçı tepkisi niteliğindedir. Fikirlerinin özünde insan doğası vardır. İnsan, doğası gereği yıkıcı olduğu fikriyle oluştururlar politik fikirlerini. Şiirle ilgili felsefelerinde politik görüşleri ön plana çıkar. Doğru bir düzende oluşturulmuş bilginin öğretiyi, doğru bir düzende oluşturulmuş öğretinin ise aklı ürettiğini düşünürler.

Beat temsilcilerinin fikirlerini yoğun olarak dünyaya tanıttıkları yıllardan bu yana yarım yüzyıldan fazla zaman geçmiş durumda. O tarihlerde küresel ısınmadan insanlığın gayet de haberdar olduğunu, çevresel felaketlerin düzensiz bir kapitalizmin sonucu ortaya çıktığını ve bütün bunları da o zamanın önde gelen kapitalist temsilciler tarafından bilindiğini de biliyoruz. Bu bilgilerin bilinçli olarak ört pas edildiğini de sonradan öğrendik. Beat temsilcileri o yıllarda cesaretle dile getiriyorlar tüm bunları.

San Francisco’da Steps of Rome adlı kafede City Lights adlı kitabevinden ve Lawrence Ferlinghetti’nin elinden satın aldığım kitapları okurken sıkça düşünürdüm bu konuların üzerinde. San Francisco ve Berkeley’in kültürel ve ideolojik atmosferi büyük ölçüde Beat fikirleriyle şekillenmişti. Berkeley’de, pekçok Amerikalı’dan A.B.D. başkanlığının her dört yılda bir para ile alınıp satıldığını ifade ettiklerini defalarca dinlemiştim. Böyle fikirler zaten yerel bir benzetmeyle “Peoples’ Republic of Berkeley’den” çıkabilirdi.

Beat üyelerinin günlük hayatını ve yaşam tarzlarını en başarılı anlatan kitap sanırım Jack Keouac’ın Dharma Bums’ıdır. Beat üyelerinin gerçek adları hayali adlarla değiştirilerek bu romana adapte edilmiştir. Romanda anlatılanlar gerçek hikayeler üzerine kurulmuştur. Beat ve o dönemin Beat temsilcileri arasında yaşananlarla ilgilenenler için kesinlikle tavsiye edilecek bir kitap. Ben de kendi fikirsel yakınlıklarım nedeniyle özel ilgi duymaktayım Beat Jenerasyonu’na.

Arda Tunca
(İstanbul, 15.05.2011)