Pages

Tuesday, June 14, 2011

2011 Seçimleri

12 Haziran 2011 seçimleri, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde çok partili döneme geçilen 1945 yılından bu yana elde edilmiş tüm sonuçlar değerlendirildiğinde ilk kez görülmüş bir duruma işaret etmektedir. Bu seçimle beraber ilk kez bir siyasal parti üç kez üst üste oyunu arttırarak iktidara gelmiştir. Bu sonuçla, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin siyasal yaşamdaki gelmiş geçmiş en başarılı lideri olarak da Recep Tayyip Erdoğan adını tarihe adeta kazıtmıştır. Atatürk’ü bu ülkenin yetiştirdiği liderler arasında tarihi koşullar itibariyle çok farklı bir yere koymak zorundayız. Cumhurbaşkanlığı yaptığı 1923-1938 arası dönemde Türkiye’nin o dönemdeki koşulları gereği herhangi bir siyasi rekabetin bulunmadığı bir ortamda Atatürk seçim mücadelesine girmiş bir lider değildir. Kurtuluş Savaşı’nı yönetmiş ve bu ülkenin varlığını sağlamış bir lider olarak konumu farklıdır ve partiler üstüdür. Kendisinden sonra önce cumhurbaşkanlığı yapmış ve daha sonra da siyasette inişler çıkışlar görmüş İsmet İnönü de değerlendirildiğinde Recep Tayyip Erdoğan’ınkine benzer bir seçimli siyasi zafer görülmemiştir.

2008 yılında “Aydınlanmanın Felsefi Temelleri, Laiklik ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Felsefesi” başlıklı bir yazı kaleme almış ve tarihi bir süreçte Ak Parti’nin ve temsil ettiği ideolojinin neden başarıya ulaştığını kendimce anlatmaya çalışmıştım. O yazı, konuyu daha çok ideolojik yönden ele alıyordu. AK Parti’nin bu başarısının altında yatan ideolojik nedenler yine yerli yerinde durmaktadır. Ancak, 2002’den bu yana uygulamalarını izlediğimiz bu partinin ve liderinin başka öne çıkan özelliklerini de bu başarının baş aktörleri olarak göstermek zorundayız. Bugüne kadar Türkiye’de hiçbir partinin (en azından dünyaya geldiğim 1971 yılından bu yana) bu kadar çalıştığına ve halka hizmet götürdüğüne tanık olmadım. Bu çalışkanlık ve hizmet yaratma anlayışı sağlam bir örgüt yapısı ve koordinasyonuyla da destekleniyor Ak Parti’de. Buna benzer bir durumu ne zamanının büyük partileri olarak değerlendirilen Anavatan Partisi’nde, Doğru Yol Partisi’nde ya da Sosyal Demokrat Halkçı Parti’de ya da bugünün Cumhuriyet Halk Partisi ya da Milliyetçi Hareket Partisi’nde tanık oldum. Sağlık hizmetleri, sosyal yardımlar, belediye hizmetleri, altyapı yatırımları gibi konularda bugüne kadar görülmemiş (altyapı konusunda Anavatan iktidarı hariç) hamlelere Ak Parti döneminde tanık olduk. Ak Parti’yi ister beğenin ister beğenmeyin, kamu dairelerine gittiğinizde alınan hizmetin eskiye göre farklarını görmemeniz imkansız. 1970’ler, 80’ler ve 90’lar Türkiye’sinde kronik derecede kabızlaşmış kamu hizmetlerinin değişmesi düşünülemezdi ve hatta değişim yönünde ortaya atılan söylemlere de kimse inanmazdı. Bugün, böyle bir inançsızlık ya da ümitsizlik hali ortadan kalktı.

Ak Parti’nin bugüne kadarki 9 yıllık iktidarında askerin siyasetteki müdahele şansı ciddi boyutta ortadan kaldırıldı. Çetelerin üzerine gidildi. Türkiye’nin dünyada ses getirme gücü arttı. Özellikle, Ortadoğu ve Balkanlar’da, yani Türkiye’nin yakın coğrafi bölgesinde etkinliği arttı. Her ne kadar Türkiye’de bugün var olan ekonomik düzenin temel taşları 2001 krizinden sonra göreve getirilen Kemal Derviş tarafından atılmışsa da AK Parti o yapıya en azından çok müdahil olmadı ve ekonomi yönetiminde bazı zayıflıklar olsa da istikrarlı bir süreci en azından temin edebildi. En azından geçmişte bu ülke insanının tanık olduğu koordinasyonsuz ve düzensiz bir ekonomi yönetimi sözkonusu olmadı. Bugünün sorunları daha çok ekonomi yönetiminin prensipleri ve felsefesi boyutundadır ki bu konu ayrı bir yazıyı hak edecek kadar derin ve kapsamlıdır.

Zaman içinde Türkiye’de aydınlar ve halkın gündemi farklılaştı. Aydınlar, Ak Parti iktidarına ideolojik yönden bakarken halk, aldığı hizmetlerle, ekonomik durumuyla, iktidarın kendisine sağladığı mutluluğuyla – ki zaten her koşulda mutlu olmaya meyilli bir toplumuz – değerlendirdi Ak Parti’yi. İktidarın uygulamalarına bakış açısındaki bu ayrışma da aydınlar ve halk arasında şöyle bir farklılığa neden oldu: Aydınlar, adeta ceza hükümlerine dönüşen tutukluluk sürelerine, Erdoğan’ın giderek ortaya koyduğu totaliter tavıra, kuvvetler ayrılığı ilkesinin ve dolayısıyla hukukun üstünlüğü ilkesinin çiğnenmesine karşı bir siyasi eleştiriye odaklanırken, halk ise hastane köşelerinden artık geri dönmediği için, köyüne en yakın şehirle bağlantıyı bir duble yol sağladığı için, traktörüne mazotunu koyabildiği için duyduğu memnuniyete odaklandı. Yani halk, birilerinin kendisini adam yerine koyması karşısında mutlu oldu. 2011’in seçim sonuçları da böyle ortaya çıktı.

Halkın ortaya koyduğu iradenin ve Ak Parti’nin aldığı %50 gibi bir oy oranının eleştirilecek ya da yadırganacak bir tarafı olamaz yukarıda açıklamaya çalıştığım koşullar atında. Ak Parti bugün böyle bir başarı ortaya koyabiliyorsa, bunun arkasında Ak Parti’nin başarısı kadar Mesut Yılmaz’ın, Süleyman Demirel’in, Tansu Çiller’in, Turgut Özal’ın, Bülent Ecevit’in de başarısızlığı vardır. Bu nedenlerledir ki Türk halkı çok temel ihtiyaçlarına odaklanarak ne ideolojiyi taktı kafasına ne de tutukluluk sürelerini, çiğnenen kuvvetler ayrılığı ilkesini, v.s. Çünkü, en temel ihtiyaçlarını karşılayan bir muhatabı karşısında bulamadı on yıllarca.

Halk her zaman haklıdır ve kullanılan oy kutsaldır. Türk siyasal hayatının en büyük başarısıyla karşı karşıyayız. Bu başarıyı gölgelemeye çalışanın kendisi kalır o gölgenin ardında. Fakat, aydınların ortaya attığı görüşler, eleştiriler haksız mıdır, yersiz midir? Tabii ki değildir. Fakat, Türkiye halkı henüz bunları düşünmeye vakit harcayacak durumda değildir. Gayet de haklıdır ve kendi için yerinde bir tercih kullanmıştır.

Bundan sonra iktidara oynayacak bir partinin öncelikle Ak Parti’nin devrim niteliğindeki halka hizmet etme anlayışına ayak uydurması gerekir. Recep Tayyip Erdoğan’ın bundan sonra yazılacak tarih kitaplarına başlık olarak girmesini beklediğim “balkon konuşmalarını” bile yapmak için partinin genel merkez binasını nasıl yaptırdığına bakacak olursak, Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçim gecesi elma sandıkları üzerinden halka hitap etmiş olması bile aradaki farkın görsel boyutlarını ortaya koyuyor. Verecek yüz tane oyum olsa birini bile Ak Parti için vermeyecek olan ben ise Türk siyasetini mümkün olabildiğince objektif bir perspektifle analiz etmeye çalışıyor ve ne Ak Parti teşkilatının ne de liderlik özellikleriyle Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısına ciddi bir rakip çıkamamasını hem sahip olduğum ideolojik görüşlerim hem de ülkem ve demokrasi adına üzüntü ile karşılıyorum.

Arda Tunca
(İstanbul, 14.06.2011)