Pages

Thursday, December 29, 2011

İtalya'nın 28 Aralık 2011 Tarihli Kamu Borçlanmasının Sonuçları

Kriz içinde olan, resesyona girmek üzere olan bir bölgenin bir ülkesinde kamu borçlanma maliyeti bir anda 6 ay için %6.501'den %3.251'e ve 2 yıl için %7.814'ten %4.853'e düşerse, o ülke adına olumlu bir ekonomik gelişme var demektir değil mi? Hele ki sözkonusu ülkenin borçlarının milli gelirine oranı %120 seviyesindeyken. Üstelik de o ülkenin bir yıl içinde gerçekleştirmesi gereken borç servisi €450 milyar ise. Bu ülkenin adı İtalya. Euro alanında kriz ve resesyon kelimeleri konuşulmaya başladığından beri bono ve tahvilleri yaklaşık %7'den işlem gören Euro alanı ülkesi.

İtalya, 28 Aralık 2011 tarihinde 6 ay ve 2 yıl için piyasaya borçlanmaya çıktı. İki ihalede toplam €10.7 milyar borçlanma gerçekleştirdi. Faizler, 6 ay ve 2 yıl için sırasıyla %3.251 ve %4.853 seviyelerinde oluştu. İtalya'nın borçlanma faizlerinin bir anda sert bir düşüş göstermesi elinizde başka hiçbir veri yoksa kuşkusuz ki gayet olumlu karşılanır. Ancak, bugünkü ihaleleri ve yarın gerçekleşecek olan 10 yıl vadeli tahvil ihalesini geçen haftaki E.C.B. fonlamasının bir devamı olarak değerlendirmek zorundayız. Aksi takdirde, gelişmeler hakkında yanlış bir kanıya varırız.

İtalya'da faizlerin sert bir şekilde düşmesinin ardında, bütçede kemer sıkmak için alınan önlemler var. Piyasa, bütçe disiplini konusunda atılan adımları olumlu karşılıyor ve buna prim veriyor. Bu konu, tamamen apayrı ve derin bir iktisadi tartışma konusu. Ancak daha önemli olan sebep, E.C.B.'nin geçen hafta içinde Avrupa bankalarına sağlamış olduğu 3 yıl vadeli kredi imkanı. Bu kredinin faizi %1. İtalya'daki ihale öncesinde dikkatle izlenmesi gereken bir veri var: Avrupa bankalarının E.C.B.'de tuttukları mevduat. İhale öncesinde bu rakam €412 milyar gibi rekor bir düzeyde seyrediyor. Yani, Avrupa bankaları ne kendi aralarında kredi işlemleri yapıyorlar ne de reel kesime kredi imkanı tanımak niyetindeler. Bankalar, E.C.B.'den sağladıkları 3 yıllık ve son derece ucuz fiyatlı kredileri bono-tahvil piyasasında kullanmak için saklıyorlar. Amaç, %1 oranında maliyeti olan fonları 3 yıldan kısa vadelerde %3-5 arası bir orandan plase ederek 3-4 puanlık karlı işlem yapmak.

Yukarıdaki rakamların ve geçen haftadan bu yana Avrupa'da meydana gelen gelişmelerin bize verdiği önemli mesajlar var. Avrupa'da güven mekanizması çökmüş durumda. Özel kesim, bankacılık kesimi üzerinden kredi mekanizmasını çalıştırmıyor. Her ne kadar zaman zaman ülkeler için iflasın eşiğinde ya da iflas etti gibi ifadeler kullansak da ülkeler iflas etmiyorlar, edemezler. Dolayısıyla, kamu kağıtlarına yatırım yapmak, özel kesimin kendi içinde işlemlerinin adeta durma noktasına geldiği bir ortamda mantıklı bir çözüm. Bunun da anlamı, Avrupa'daki bankaların asli fonksiyonlarından kopmasıdır. Yani, bir bankanın mevduat toplamak yoluyla fon oluşturup, bu fonları verimli gördüğü projelere kredi desteği olarak kullanmak yerine kamu kağıtları üzerinden kar elde etmeye çalışmasıdır.

Yazımın ilk cümlesindeki sorumu aradaki açıklamalardan sonra soracak olursak sizce cevabı ne olur ya da olmalıdır?

28 Aralık 2012 tarihli İtalyan kamu borçlanmasının arkasındaki gelişmeleri bu yazıda özetlemeye çalıştım. Tüm bu gelişmeler de €/$ paritesini 1.2910 seviyesine kadar çekti. Paritedeki bu gelişme, $/TL kurunun 1.92 seviyesine kadar çıkmasına neden oldu. Yani, kurdaki yükselmenin Türkiye'deki herhangi bir olumsuzlukla ilgisi yok. Bu açıdan paniğe, endişeye yer olmamalı. Esas merak edeceğimiz nokta, sürekli piyasanın aklını karıştıran ve piyasayla son derece kötü bir biçimde iletişimde olan T.C.M.B.'nin tutumu. T.C.M.B. ve E.C.B. başlıklı yazımda bu konuya değinmiş ve T.C.M.B.'nin para ve döviz kuru politikasını iktisadın kuralları çerçevesinde anlamakta güçlük çektiğimizi dile getirmiştim.

2011'in sonu her cephede ilginç bir hal alıyor. Son 2 gün daha nelere gebe acaba?

Arda Tunca
(İstanbul, 29.12.2011)

Monday, December 26, 2011

T.C.M.B. ve E.C.B.

2011 yılının son haftasındayız. Ancak, 2012 yılını heyecanla beklemiyoruz. Daha çok, dikkatle ve temkinli olarak bekleme psikolojisi içindeyiz. Türkiye’yi de dünya ekonomisindeki gelişmelere paralel olarak iyi bir yıl beklemiyor. Bu konularla ilgili bazı görüşlerimi son haftalarda diğer yazılarımda paylaştım. Ancak, yılı kapatırken özellikle Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (T.C.M.B.) uygulamakta olduğu politikalara ilişkin kısa bir 2011 değerlendirmesi yapmak ve Avrupa Merkez Bankası’nın (E.C.B.) geçen hafta içinde uygulamaya aldığı fonlama konusuna değinmek istiyorum.

T.C.M.B., 2011 yılını birbiriyle zıt politikaları uygulamaya koyduğu bir yıl olarak tarihine yazdı. Global ekonomik gelişmeleri dikkate alarak, önce faiz indirimine gitti. Amaç, hem A.B.D. hem de Euro alanında beliren resesyon tehlikesine karşı Türkiye açısından önlem almaktı. Nitekim, önlemleri dünya ekonomisi üzerine yaptığı analizlere dayandırdığını açıklamıştı. Para politikasını bir miktar gevşetme ihtiyacı vardı. Daha sonra, faizleri arttırma yolunu tercih etti. Bu defa amaç, yükselme eğilimine girmekte olan enflasyonu dizginlemekti. Ancak, Türkiye Ekonomisi için büyük tehlike arz etmeye başlayan cari açığa karşı da faiz arttırılarak önlem alınmış olunuyordu. T.C.M.B., bir yandan kendi kontrolündeki Türk Lirası’nın faizleriyle oynayarak para politikası yürütmeye çalışırken, diğer yandan döviz kurlarında meydana gelen ani sıçramalara karşı da önlem alma yoluna gitti. Yani, piyasaya Dolar satarak yükselen Dolar fiyatını belli bir seviyede tutmaya çalıştı. O seviyenin ne olduğunu hiç telaffuz etmedi ama döviz piyasasına müdahale etmeye başladığı ilk günlerde 1.85 seviyesini hedeflemiş gibi gözükürken, daha sonra 1.88’de razı olurmuş gibi bir hava yarattı.

Türkiye’nin uluslararası sermaye hareketlerine açık bir ülke olduğunu yukarıdaki paragrafta anlatılanlara ek olarak belirtelim ve hemen işin teorik temeline inelim.Kanada’lı iktisatçı Mundell, 1999 yılında Nobel ekonomi ödülüne layık görüldü. 1960’ların başında yaptığı çalışmalarla ünlü oldu ve ekonomi literatürüne İngiliz iktisatçı Fleming ile adının beraber anıldığı Mundell-Fleming Modeli’ni hediye etti. Bu model, İmkansız Üçleme (Impossible Trinity) adı verilen bir görüş ortaya koyuyor. Model, kısaca şunu söylüyor: Aynı anda, hem sabit kur rejimi uygulayıp, uluslararası sermaye hareketlerini tamamen serbest bırakıp, bağımsız bir para politikası uygulayamazsınız. Yani, bu üçlüden ikisini seçip, ona gore bir politika yürütmelisiniz. Diğer bir ifadeyle, uluslararası sermaye hareketlerini serbest bırakıyorsanız – ki Türkiye’deki durum da bu - hem döviz kurunu belli bir seviyede stabilize etmeye hem de enflasyonu kontrol altında tutmaya çalışamazsınız.
Yukarıda, 2. paragrafta anlatmaya çalıştığım T.C.M.B. uygulamalarıyla 3. paragrafta kısaca özetlediğim teorik modeli bir araya getirerek T.C.M.B.’nin ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırsak nasıl bir görüş oluşturabiliriz? Türkiye, uluslararası sermaye hareketlerine açık. Bu durumda, ya kuru ya da enflasyonu kontrol etmeye çalışacak. Her ikisini de üçüncü koşul (uluslararası sermaye hareketleri) sabit durduğuna göre, kontrol etme şansı yok. T.C.M.B., kendi icadı olan faiz koridoru gibi bir kavramı uygulayarak faizi belirlemeye çalışıyor ve bu yöntemle 2011 sonu için %5.5 olarak hedeflediği ama yılsonunda hemen hemen 2 katı bir düzeyde çıkması beklenen enflasyonu dizginlemeyi hedefliyor. Diğer yandan ise, döviz satım ihaleleriyle döviz kurunu belli bir seviyede tutmaya çalışıyor. T.C.M.B. açısından 2011 bilançosu pek hoş değil. Zira, döviz ihaleleriyle boşuna eritilen döviz rezervleri ve hedefin tutmadığı bir enflasyon verisi var ortada. Hükümetin de yapısal reform konuşmak ve uygulamak yerine ekonomiyi durdurarak cari açığı kontrol altına almaya çalıştığı ve bundan da gurur duyduğu (!) bir süreçte, T.C.M.B.’nin uygulamaları kendi bağımsızlığını sorgulatacak bir noktaya geldi.
T.C.M.B.’nin 2012’ye ilişkin yarın açıklayacağı plan ve programları yukarıda anlatmaya çalıştığım perspektiflerden bakarak değerlendirmeye çalışacağım.
Geçen hafta, Avrupa Merkez Bankası’nın (E.C.B.) da Euro krizine karşı önlem olarak uygulamaya aldığı bir politikayla karşılaştık. E.C.B., tarihinin en büyük fonlamasını yaparak, 523 bankaya 3 yıl vadeyle %1 faiz uygulayarak toplam €489 milyar verdi. Bu operasyon sonucunda, bankaların bazıları E.C.B.’ye karşı kısa vadeli yükümlülüklerini yerine getirerek E.C.B.’ye borç geri ödemesi gerçekleştirdiler. Yani, E.C.B.’ye karşı borçlarının vadesini uzatmış oldular. Böylece, E.C.B.’nin net fonlama tutarı €235 milyar oldu. E.C.B.’nin toplamda bankalara yaptığı fonlama tutarı da €1 trilyon seviyesine ulaştı. Diğer bir veriye göre, bankalar kendi borçlarını satın alarak piyasadaki borçlanma maliyetlerini düşürmeye çalıştılar. Ayrıca, bazı A.B. ülkelerinin de yine bono ve tahvillerini satın aldılar. Pekiyi, bu operasyon neye yaradı? Öncelikle, A.B. ülkelerinin bono ve tahvillerini satın alarak borçluluğu yüksek olan ülkelerin faiz oranlarını aşağıda tutmanın uzun soluklu olmadığını ifade eden E.C.B., bu operasyonu daha kısıtlı bir şekilde uygulayacağının sinyalini verdi. Üstelik, bu uygulamanın yasallığı da Euro alanı içinde zaten tartışılmakta. Bankalara da ihtiyaç duyulduğu kadar para vermeye niyetli olduğunun mesajını vermeye çalıştı. Başarılı oldu mu? Şu an için birşey söylemek zor. Ancak, Euro’nun sorunu, ortaya kararlı bir siyasi irade konmadıkça, E.C.B.’nin hangi durumda hangi politikalara kararlılıkla sarılacağı açıklanmadıkça çözülemez. Bir sonraki fonlama, Şubat sonunda. Bankalara fonlama yapılarak ve bono-tahvil alımı yavaşlatılarak risk E.C.B. üzerinden bankaların üstüne mi yığılıyor? Öyleyse, bu politikayı uygulamanın ne anlamı var? Bu yöntemlerle, kalıcı olarak hiçbir soruna çözüm bulunamayacağı açık. Ayrıca, mali politikalar sıkılaştırılırken büyümenin dayanakları da ortadan kalktığı için fonlamaların büyüyen bir miktarda gerçekleşmesi gerektiği de ortaya çıkmayacak mı? Bu da borç sarmalını daha da derinleştirmeyecek mi? Bu soruların hepsini 2012’nin özellikle ilk aylarında test ediyor olacağız.
2012’de de merkez bankacılığını çok konuşuyor olacağız. Dünyanın tüm merkez bankalarına zor geçecek olan 2012’de kolaylıklar dileyelim.

Arda Tunca
(İstanbul, 26.12.2011)

Thursday, December 22, 2011

Edebiyat ve Mekan

Bir seyahate çıkmadan önce, yanınıza kitap alacağınızda, kitaplarınızı gittiğiniz yerin atmosferine uygun olarak seçmeye özen gösterir misiniz? Bir romanın betimlemelerini okurken, yeni bir kelime öğrendiğinizde, betimlemeleri sindirmek ya da yeni kelimeyi anlamak için gösterdiğimiz çaba, hep kafamızda bir resim ya da mekan canlandırma ihtiyacı uyandırmaz mı? Örneğin, bir roman ya da şiir okurken, algınızın varabileceği en ileri noktaya gidebilme çabasıdır kafanızda bir mekan canlandırma isteği.

Bazen okuduğumuz eserlerin bize anlatmaya çalıştıkları, okunan metinler içinde giderek belirginleştikçe, beynimizde oluşmuş resimleri silip, yeni bir resim yaratma ihtiyacı hissettiğimiz de olur. Bu, eserde anlatılanlarla hayallerimizin uyumlaştırılması çabasıdır. Algımızın, bize anlatılanları en üst düzeyde kavramamıza yardımcı olabildiği noktada, artık resmin tamamı canlanmıştır beynimizde.  Algılarımızın bir izdüşümü olan hayali resim, bir sonraki adımda, duygularımızı resmin içine katmaya başlar. O anda, hayali görsel mekan, duygular, kokular, renkler okuduğumuz eserin sembolleri olmaya başlarlar. Bu nedenle, edebiyat eserlerinin bizi hayal etmeye zorladığı mekanlar önemlidir. Fakat, hepimizin algılama farklılıkları nedeniyle, hayal ettiği mekanlar, aynı eseri okuyan pekçok kişide sayısız hayali mekanın oluşmasına sebep olur. Zamanla, okuduğumuz bir edebiyat eserinin kendine has ama kişiye özel hayali mekanları, renkleri, kokuları, yaşamımızın bizim için belli bir anlam içeren kesitleri, edebiyat eseriyle aramızda bir anı oluşturur. Eserle aramızdaki duygusal ilişki, beynimizdeki algılamalarda ve duyu organlarımızın hafızasında yer eder. Yer ettiği şekilde de, bize belki keyif, belki hüzün, belki kahkaha atma ya da ağlama duygusu, belki de acı verir.

Feride Çiçekoğlu’nun, Suyun Öte Yanı adlı romanını Assos’ta okuyup, Midilli Adası’nı seyrettiğimde, romanın içeriği daha bir anlam kazanmış, duygularım daha bir derinleşmişti. Yine aynı yerde, Dido Sotiriyu’nun, Benden Selam Söyle Anadolu’ya adlı romanını okuduğumda da akşamüstü güneşiyle şarap rengine bürünen Homeros ve Halikarnas Balıkçısı’nın Ege’si ya da Arşipel’i, algılarımdaki tüm hassaslığıma nüfuz etmişti. Nazım’ın Prag’da yazdığı şiirleri Prag’da okuduğumda, Emile Zola’nın Germinal’ini bir Fransa gezisinde okuduğumda, eser-mekan ilişkisinde yakaladığım derinlik çok başka ve keyifliydi.
Betimleme, okuyucunun hayal gücünü ele geçirmenin, okuyucuyu adeta hipnotize etmenin bir yoludur. Ne kadar iyi ve hayal gücümüzü kullanmamıza yardımcı olan bir betimleme varsa okuduğumuz eserde, eserin yarattığı kalıcılık da o kadar uzun süreli ve derin olur. Betimlemenin zenginliği, algılarımızda da zenginlik yaratır. Mekanı detaylandırır. Dolayısıyla, kokular, renkler, sesler, v.s. sanki bizde anlatılan yerdeymişiz duygusunu uyandırır. Kelimelerin gücünü iyi kullanan bir eseri bitirdiğinizde, içine geri döndüğünüz gerçek mekanın hayal kırıklığı yarattığı mutlaka olmuştur bugüne kadar. Bizim edebiyatımızda betimlemeyi en başarılı yapanlardan biri Yaşar Kemal’dir. Yaşar Kemal’de tekrarın sıklığından ve betimlemelerin uzunluğundan yakınan okuyuculara da çok rastladım ama kelimelerin, anlatımın gücünü etkili bir şekilde hissettirebilen önemli örneklerden biridir Yaşar Kemal. Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana, Karıncanın Su İçtiği ve Tanyeri Horozları’nda anlattığı ada, Yaşar Kemal neşriyatının yakın geçmişteki son derece başarılı örnekleridir.

Edebiyat ve mekan: Eserlerin okuyucuda yarattığı etkilenme de olaylar, karakterler, düğüm, serim ve çözüm dizilimi kadar önemlidir. Bir esere uygun olarak betimlenmemiş, hayal edilmemiş mekan, okurken tad kaçırır. Victor Hugo da Jean Valjean’ın, farelerin cirit attığı lağım çukurlarındaki yürüyüşlerini iyi betimlemeseydi, şu an kulaklarımda, lağım sularının içinde yürüyen Jean Valjean’ın ayaklarından gelen su sesleri yankılanıyor olamazdı. Mekanı, anlatımın ve yazarın tecrübelerinin zenginliği besliyor yani. Okuyucu da mekandaki zenginliği iyi betimleyen eserlerde buluyor okumanın keyfini.

Arda Tunca
(İstanbul, 21.12.2011)

Monday, December 19, 2011

Kriz Ortamında Yatırım Araçları

Son derece karmaşık bir ekonomik dünyanın içindeyiz. Globalleşen piyasalarda artan değişken sayısı, iletişim teknolojilerinin yarattığı inanılmaz boyutlardaki bilgi üretimi ve hatta kirliliği nedeniyle herhangi bir karar alıcının doğru karar verebilmesi son derece güçleşmiş durumda. Kararlarımızın ne kadar rasyonel olduğunu psikolojik ve subjektif değer yargılarımızın süzgecinden geçirerek sorgularken, kararlarımızı etkileyen değişken sayısındaki büyük artışın da rasyonelliğimize olumlu yansıyıp yansımadığını tartışacak noktaya geldiğimiz bile söylenebilir. Oysa, tam rekabet koşullarında, bilginin homojenliği, Homo Economicus’un kararlarına olumlu katkı sağlayacaktı. Acaba öyle mi oldu? Tartışmaya değer. Ancak, bu yazıdaki niyetim bu değil.

Son haftalarda yaşanan gelişmeler ekseninde, hangi yatırım araçlarının hangi noktaya geldiğini tespit etmeye çalışmak amacını taşımaktayım bu yazıda. Tüm konuları Türkiye odaklı bir şekilde ortaya koyacağım ama dünya piyasalarındaki gelişmeleri elbette ki değerlendirmeye alarak.

Son aylarda, genel olarak faiz cephesindeki gelişmelere kilitlenmiş durumdayız. Tüm tedbirlere rağmen, bir türlü kamu otoritelerinin ve T.C.M.B.’nin soğutamadığı bir ekonomi var ortada. Bu nedenle, önümüzdeki aylarda T.C.M.B.’nin sıkı para politikası uygulamalarına tanık olmaya devam edeceğiz. Bu günlerde bankalar bono piyasasında çok işlem yapmaya gönüllü değiller. Yılsonu bilançoları için hazırlık var zira. Tahvil tarafında bir miktar yabancı girişleri oldu ve faizler bir hayli dar bir aralıkta seyretti. Bu durumda, kısa vadede faizin %10-11 seviyelerinde gideceğini tahmin etmek mantıklı görünüyor. Üstelik, Aralık ayında yüksek miktarlı bir kamu borçlanması da yok takvimde.
Döviz cephesine baktığımızda, sepet 2.15 civarlarında bir seyir izliyordu. Ancak, Amerikan Doları’nın içinde bulunduğumuz konjonktürde güçlenme eğilimi sepet kuru 2.20 civarlarına yaklaştırdı. Bunun anlamı, Euro/Dolar paritesinin 1.30 civarlarında ve Dolar/TL kurunun 1.90’a yakın seviyelerde seyretmesidir. Mevcut koşullar altında, sepet kurun 2.17-2.19 arasında seyretmesi pek şaşırtıcı olmayacaktır. Hatta, Euro/Dolar paritesinin 1.20 civarlarına gelmesi ihtimali de piyasalarda sıkça konuşuluyor ki aslında olması gerekenin ben de 1.20 olduğunu düşünenlerdenim. Belli ki Euro’ya olan güveni bir anda çökertmemek için Avrupa, Euro’ya bağlı varlıklardan çıkamadı. Politika da rol oynamış olabilir bu noktada. Orta ve uzun vadede Dolar’ın rezerv para olma durumu devam edecek. Bu konuda şüpheye yer yok. Döviz konusunu kapatmadan, TL’nin diğer gelişen piyasa para birimlerine yakın bir hareket seyri izlediği de bir kenara not edilmeli.

İ.M.K.B. tarafında ise, talebin zayıf olduğunu görüyoruz. 49,000 seviyesinin altına inmeyen ama üstüne de pek çıkamayan bir endeks hareketi sözkonusu. Yurtdışından gelen Türkiye aleyhine ekonomik raporlar, hisse senedi piyasasındaki havayı olumsuz etkiledi.

Altın, rekor üstüne rekor kırdıktan sonra ani bir zayıflama sürecine girdi. Kısa sureli, anlık yukarı yönlü hareketler olabilir ama Dolar güçlenme eğilimine girmişken altının güçlenmesi olası değil. Altın fiyatlarını, A.B.’nin ekonomik göstergelerindeki durum ve buna karşın Dolar tarafındaki arz/talep dengeleri belirleyecek. Şu an için altın fiyatının pek yükseleceğini beklemek iyimserlik olur. Ancak, geçici çıkışlar görülebilir.
Petroldeki gelişmelere geçtiğimiz hafta O.P.E.C. toplantısı damgasını vurdu. Üretimini günlük 30 milyon varilde tutmayı öngördü. Brent petrol, 105-110 Dolar arasında kısa vadede seyretmeye büyük olasılıkla devam eder.
Türkiye’de büyüme rakamı 3. çeyrek için %8.2 geldi. Eylül ayında işsizlik oranının %8.8 olduğu açıklandı. Son çeyrekte veriler ne olabilir sorusunun bence cevabı büyük bir değişme olmayacağı yönünde. Kısaca, 2011’i yüksek bir büyüme ve son zamanlarda düşen bir işsizlik oranıyla kapatmış olacağız. Bu ortamda da faizlerin aşağı ineceğini ve T.C.M.B.’nin para politikasını gevşeteceğini beklememeliyiz. Nitekim, B.D.D.K.’nın da kredi kartlarına ilişkin düzenlemelere gitmesi, tüketimin frenlenmesi konusundaki tutumu sergiliyor. Kanımca, B.D.D.K. haklıdır. Ancak, bu olumlu gözüken havanın 2012’de de devam edeceği düşünülmemeli. 2012 çok zor olacak.

Dünya piyasalarında, A.B.’nin Euro’yu hangi yöntemle kurtaracağına dair bir türlü net bir karar alamadığı bir süreçten geçmeye devam ediyoruz. Kısa vade için çözüm önerileri gelmiyor A.B. cephesinden. Mali sıkılaştırma ve parasal cephede atalet içindeki tutum, Euro krizini derinleştiriyor. Kısa vade için alınmış en önemli önlem, Avrupa Merkez Bankası’nın Avrupa’daki bankalara 3 yıl için kolay borçlanma imkanı sunması oldu. Fakat, yapısı gereği bu sistemin nasıl verimli çalışacağını merak edenlerdenim. Diğer adım da I.M.F.’ye 150 milyar Euro verilerek, bu paranın Euro alanı için kullanılması kararı oldu. Bu fonların, kısa vadeli olarak büyük fırtınaların atlatılmasına yardımcı olabileceğini söylesek de ihtiyaç duyulan toplam para miktarının son derece altında kaldığını ifade edebiliriz. 2012’nin ilk çeyreğinde Euro alanı ülkelerinde ve özellikle de yüksek borcu olanlarda yüksek borç geri ödemeleri var. Bu borç çevrilebilecek mi? Bunu göreceğiz. Net bir tablo yok ortada. Ayrıca, Yunanistan’ın 130 milyar Euro’luk ek yardım paketinin uygulanması öngörülen politikalarda sapma olması nedeniyle belirsizliğe girmesi de bir risk unsuru olarak belirdi.
Her ne kadar F.E.D., 3. bir  parasal genişlemeye gitmeyeceğini söyleyerek piyasaları birkaç günlüğüne üzmüşse de uluslararası yatırımcılar Euro alanındaki son derece olumsuz koşullar nedeniyle yine Dolar cinsinden varlıklara sarıldılar. Bu da, Euro/Dolar paritesini neredeyse 1.29’a kadar getirdi. Ayrıca, A.B.D. Kongresi 915 milyar Dolar’lık harcama tasarısını kabul etti ve federal hükümeti kurtardı.

Asya cephesinde, dünya konjonktürüne bağlı olarak bir ekonomik zayıflama sözkonusu. Çin, dikkatle izlenmesi gereken bir piyasa ve ihracat rakamları olumsuz sinyaller vermeye başladı. Hindistan’da soğuma belirtileri baş göstermeye başladı. Buna ilave olarak, Endonezya, Avustralya parasal genişlemeye giderek ekonomik bozulmaya karşı önlem almaya çalıştılar. Kuzey Kore liderinin ölümü, Asya piyasalarını bir miktar dalgalandırdıysa da kalıcı bir etki yaratma ihtimali pek yok gibi. Tabii, savaş çıkmadığı sürece ki böyle bir olasılık bence yok.
Türkiye, sahip olduğu tüm özellikleriyle uluslararası yatırımları kendisine çekebilecek güce sahip. Ancak, cari açıktaki sorunu nedeniyle, arzulanan yerde değil. Derecelendirme kuruluşları tarafından Mısır ile aynı seviyelerde derecelendiriliyor. Bu derecelendirmeye katılmıyorum ama derecelendirme kuruluşları, “Mısır’ın borcu yok” diyerek kesin ve net bir cevap veriyorlar Türkiye ile Mısır’ın aynı nota neden sahip olduklarını sorduğunuzda. Bizde yapısal reformlar konuşulmuyor. Oysa, fırsat var. Cari açığa fazla girmeyeceğim. Çok konuştum ve yazdım bu konuda. Artık, denecek bir şey kalmadı. Borcumuz yüksek ve dış borcumuzun büyük bir bölümü özel sektöre ait. Kur dalgalanmalarına karşı çok hassasız. Bu da bizi potansiyel olarak riskli bir ülke yapıyor.

Kısaca, sadece ana hatlarına değinmeye çalıştığım son haftalardaki gelişmelerin yukarıdaki özetinden yatırımcılara şu mesaj çıkıyor olmalı: Bu dalgalı havada lütfen fazla açılmayın. Mevcut karlı pozisyonları koruyun. Karınızda bozulma başladığında karınızı realize edin. Spekülasyona kalkışmayın ve mevduat, bono-tahvil gibi hangi vadede ne getireceği belli olan sabit getirili yatırım araçlarına yönlenin. Bırakınız, spekülasyon yapmak kurumsal yatırımcıların işi olsun. Fazla spekülasyonun da dünya ekonomisinin başına neler açtığını tarihten gelen tecrübelerle biliyoruz ama bu konuda şimdilik yapacak birşey yok. Olgunlukla, dünyanın mevcut ekonomik yapısına katlanmak zorundayız. Yoksa, “occupy…”
Arda Tunca
(İstanbul, 19.12.2011)

Wednesday, December 14, 2011

Neden Hala Petrol Krizi Çıkmıyor?

Aşağıdaki yazı, Global Enerji dergisinin Eylül 2006 sayısında yayınlanmış. Yazının yazarları dostum Sinan Dallı ve Arda Tunca. O günler, dünyanın likiditeye boğulduğu, kredi mekanizmalarının gayet esnek şekilde çalıştığı ve paranın kolay ve ucuz maliyetlerle ulaşılabilir olduğu günler. Ancak, Mayıs 2006'da dünyada bir çalkantı oluyor ve iktisatta “Minsky Moment” diye adlandırılan krizin gelişini ifade eden gelişmeler oluyor ama zamanın F.E.D. Başkanı Greenspan dahi mesajı alamayıp Ayn Rand ve Schumpeter hayranlığından gelen yaratıcı yıkım kavramına bağlı kalarak piyasa sisteminin kendini düzelttiğini sanıyor. O günlerde de 2008’de varili 147 Dolar’a kadar çıkan petrol fiyatının nereye gittiğini Sinan Dallı dostum ile beraber değerlendirip aşağıdaki yazıyı beraber kaleme alıyoruz. Bugün için de mesajları olan bir yazı olduğunu yazıyı yine okuyunca anlıyorum.

İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatacağına yönelik söylentilerle Brent petrolün varili 111 Dolar seviyelerine geldi. Sürekli olarak A.B.D. -  İran gerginliğinin gölgesinde hareket ediyor petrol fiyatları. Dünya çalkalanıyor ama petrol fiyatlarının dünya ekonomisine tehdit oluşturacak bir hareketlenme içinde olduğu söylenemez. Kabaca, 95 ila 105 Dolar arasında bir hareketi var uzun zamandır. Bu da ne petrol geliri yüksek olan ülkeleri ne de petrolü yoğun hammadde olarak kullanan ülkeleri rahatsız etmiyor. Çünkü, fiyatlar nispeten istikrarlı bir seyir içinde. Arap Baharı’nın en sıcak günlerindeki spekülasyonlarla fiyatlar hareketlenmişti ama bunun dışında yoğun hareketlenmeler görmedik.

Petrol fiyatları, dünya ekonomisindeki çalkantıların fiyat düşüşleri beklentisi yarattığı bir ortamla İran’ın uluslararası siyasette yarattığı gerginliklerden kaynaklanan kaygılar arasında bir yerde kendi dengelerini sağlamış gözüküyor. Pekiyi, savaş çıkmamasına rağmen anormal fiyat hareketlenmeleri olursa suçu spekülatörlere mi İran’a mı yükleyeceğiz? Soruya cevabı ben vermeyeceğim. İran gerginliğini aklınızda tutun ve aşağıdaki yazının son paragrafına bakın ve kararı siz verin.

"Son dönemde tarihi rekor seviyelerinde seyretmekte olan petrol fiyatlarının, bugüne kadar tecrübe edilenin aksine, dünya ekonomilerinde petrol fiyatı kaynaklı herhangi bir krize sebep vermediği görülmektedir. Ekonomileri petrol gelirlerine bağlı ülkeler ve önde gelen petrol firmaları, fiyatlardaki yükselmelerden büyük ekonomik avantajlar sağlarken, dünya piyasaları gelişmeleri son derece temkinli izlemektedir.

Dünya ekonomisi bugüne kadar, petrol fiyatlarındaki yükselmeden kaynaklanan üç önemli kriz yaşamıştır. 1973-74 yıllarında, Ortadoğu krizinde Amerika’ın İsrail’i desteklemesine tepki olarak OPEC’in uyguladığı petrol ambargosu, 1979’daki İran Devrimi sırasında İran’ın petrol ihracatını kısması ve 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgali, bu krizleri tetikleyen unsurlar olmuştur.

Bugüne kadar her petrol krizinde dünya ekonomisi enflasyonist baskılarla karşı karşıya kalmış ve resesyona girmiştir. Geçmiş krizler değerlendirildiğinde, bugün niçin dünya ekonomilerinin büyüdüğü ve enflasyon konusunda krize sürüklenmediği sorusu akla gelmektedir. Dünyanın önde gelen iktisatçıları ve piyasalardaki karar alıcılar, aşağıdaki başlıklar altında bu sorunun cevabı olabilecek noktaları tartışmaktadırlar.

Fiyatların değişim hızı  ve reel petrol fiyatları

Petrol fiyatlarındaki artışın ne kadarlık bir zaman aralığında , ne oranda gerçekleştiğinin analizi önemlidir. Dünya ham petrol fiyatları Haziran 1973-Ocak 1974 arasındaki 7 aylık dönemde 2 kat artış kaydetmiştir. Oysa içinde bulunduğumuz dönemde, fiyatların 18 aylık bir süreçte 2 katına çıktığı görülmektedir. Bu durum , ekonomik karar birimlerine daha geniş bir süreçte değişen fiyatlara kendilerini uyarlama olanağı sunmuştur. Böylece, piyasalar artan petrol fiyatlarına karşı çok kısa vadede şok niteliğinde bir tepki vermemiştir.

Reel fiyatlar temel alındığında, bugünkü petrol fiyatları seviyesi, örneğin 1979 krizindeki fiyatların altındadır. Bazı istatistiki çalışmalar, Amerikan tüketici fiyatları temel alınarak, 1979 fiyatlarının reel olarak bugünkü değerinin 90-100 USD aralığında seyrettiğini göstermektedir. Yani, bugünkü fiyatların 1979 değerleriyle ifadesi 90-100 USD fiyat aralığındadır.

Petrolün üretimde kullanım ağırlığındaki değişim

Gelişmiş ülkelerin geçmiş dönemlere göre çok daha fazla insan sermayesine ve bilgi teknolojilerine bağımlı hale gelmiş olmas , petrolün bu ülkelerde kriz yaratıcı etki alanının eskiye göre daralmış olduğu iddiasını gündeme getirmektedir. Buna göre, petrol fiyatındaki 1 dolarlık artışın gelişmiş ülke ekonomileri üzerindeki etkileri, geçmişe göre çok daha sınırlıdır. Gelişen ülkelerde ise petrol fiyatlarının etki alanı halen geniştir. Gelişmiş ülkeler her ne kadar artan petrol fiyatlarına karşı daha dayanıklı olsalar da, gelişen ülkelerde ekonomik kırılganlık yüksek düzeydedir. Nitekim, Mayıs 2006’da özellikle gelişen piyasalarda yaşanan çalkantılar bu durumun ispatıdır.

Arz  ve talep yönlü baskıların etkisi

Artan petrol fiyatlarının, içinde bulunduğumuz dönemde dünya ekonomilerinde kriz yaratmamasının temel nedeni, arz yanlı şoklar yerine talep baskısının gündemde olmasıdır. Çin’in başını çektiği Asya ekonomilerindeki ve A.B.D.’deki yüksek talep artışı, petrol fiyatları üzerinde baskı oluşturmaktadır. Talep yönlü bir fiyat artışının da kısa bir süre sonra duracağını ve fiyatların düşeceğini öngörmek mümkün değildir.

Dünya petrol arzı, uzun zamandır yeni petrol kaynakları arayışına yönelinmediği ve rafineri kapasitelerinin arttırımı için yatırımlar yapılmadığı için kapasite sınırında bulunmaktadır. Yüksek seyreden fiyatlar, yeni petrol kaynaklarına yönelimi ve fosil bazlı enerji kaynaklarına alternatiflerin yaratılması sürecini hızlandıracak, enerji arzında artışa neden olacak ve fiyatlarda düşüşü de beraberinde getirecektir. Ancak bu süreç uzundur ve hiçbir ekonomik analiz böylesi uzun dönemli bir gelişmeyi dikkate alarak öngörüde bulunamaz.

Artan rekabet koşulları ve merkez bankalarının para politikaları

Geçmiş dönemlere ait istatistiki veriler, petrol fiyatlarında meydana gelen 10 dolarlık artışın, dünya ekonomilerinin yıllık gayri safi yurtiçi hasıla rakamını 1 puan aşağı çektiğini göstermektedir. Oysa, IMF’nin  Nisan 2006 Dünya Ekonomisi Görünümü Raporu, dünya ekonomisinin 2006 ve 2007 sonu itibariyle sırasıyla %4.9 ve %4.7 büyüyeceğini öngörmektedir. Trendde şu sıralarda yaşanmakta olan bu kırılmanın sebebi, özellikle Çin ve Hindistan kaynaklı büyümedir. Ancak büyümenin yan unsuru olarak beklenmesi gereken enflasyon, rekabet koşullarından dolayı artan verimlilik nedeniyle yükselmemektedir. Daha rekabetçi bir piyasa, üretim girdilerinin petrol dışındaki maliyetlerini düşürmekte ve petrol fiyatlarındaki artışın neden olacağı enflasyonist baskıları absorbe etmektedir.

Enflasyonun kontrol altına tutulmasında dünyanın belli başlı merkez bankalarının para politikası kararları ve uyguladıkları faiz oranları önemli rol oynamıştır. Geçmişteki petrol krizlerinde enflasyon oranları yükselmiş ve merkez bankaları şok nitelikli ve yüksek oranlı faiz arttırımlarına yönelmişlerdir. Oysa bu kez, özellikle Amerikan ve Avrupa merkez bankaları dünya piyasasındaki yüksek likiditeyi çekmek amacıyla, düşük oranlı (%0.25’lik) faiz arttırımlarını benimsemişlerdir.

Mayıs 2006’da, dünya piyasalarında yaşayan çalkantılara karşı tüm merkez bankaları doğru politikalarla karşılık vermişler ve piyasaların yüksek enflasyon beklentileri sonucu ortaya çıkan paniğini bertaraf etmişlerdir. Temmuz 2005 itibari ile Euro alanı, yıllık ortalama enflasyon oranı %2.2 seviyesindeyken Temmuz 2006’ da %2.5 seviyesine gelmiştir. A.B.D.’ de ise Haziran 2005'te % 2.5 oranı,  Haziran 2006’da %4.3'e çıkmıştır ki, dünya piyasalarının içine düştüğü panikte A.B.D.’deki bu yükseliş son derece etkili olmuştur. Beklentiler, Euro alanında 2006 sonu itibari ile oranın %2.2 seviyesine geleceği ve 2007’de de %2.1 olarak gerçekleşeceği yönündedir. A.B.D.’de ise beklentiler 2006 sonu için %3.5 ve 2007 için %2.6’dır.

Görüldüğü üzere, rekor seviyelerdeki petrol fiyatlarına rağmen, büyüme ve enflasyon cephesinde dönemsel olumsuzluklar dışında bir kriz havası bulunmamaktadır. Bunun temelinde, de arz yanlı şoklar yerine, talep yanlı fiyat baskılarının ekonomileri canlı tutması ve merkez bankalarının piyasalara yerinde müdahele etmesi yatmaktadır.

Fiyatlarla ilgili geleceğe yönelik kaygıları asıl olarak son dönemdeki politik gelişmeler belirleyecektir. ABD ve İran arasındaki nükleer gerginlik, şimdilik yatışmış gibi görünen İsrail-Lübnan savaşı, Nijerya’daki petrol boru hatlarına yönelik terörist saldırı girişimleri, Irak’ta süregelen siyasi belirsizlikler, Venezuella’daki istikrarsız bir yönetimin varlığı gibi nedenler, petrol fiyatlarının gelecekte daha da artacağı yönündeki kaygıları arttırmaktadır.”

Sinan Dallı - Arda Tunca"

Arda Tunca

(İstanbul, 14.12.2011)

Monday, December 12, 2011

Zirve Sonrası Euro ve Dünya

9 Aralık tarihli tarihi olarak nitelenen Avrupa zirvesi sonrasında Euro alanının geleceği ve Euro krizinin hem dünya hem de Türkiye üzerine olası etkileri netleşti. Netleşenin ne olduğuna dair görüş ayrılıklarının ortaya çıkması doğaldır. Ancak, bazı konularda ortak kanı oluşmuş durumda. Cevabı alınamayan sorularla ilgili ise spekülasyonlar üretilmeye devam edilecektir. Zirveyi, kısa ve uzun vadede atılacak adımlar ekseninde okuyabilmek gerekiyordu. Zira, Euro alanındaki sorunların kısa ve uzun vade için çözüm alternatifleri farklıydı. Sunulacak çözümler, her iki vadeyi de kapsayacak öğeler taşımalıydı. Fakat, zirvenin birkaç gün öncesinde ortaya çıkan manzara, çözümün sadece uzun vade için ortaya konacağına işaret etti ki zirvenin sonucu öyle de oldu.

Uzun vadede, Euro alanı içinde mali birliğin kurulmasına ilişkin net mesajlar verilmesi ve bu yönde siyasi iradenin ortaya konması gerekiyordu. Parasal birliğin, artık sadece Maastricht kriterleriyle götürülemeyeceğinin anlaşılmış olması ümit ediliyordu. Avrupa'nın, daha Euro'ya geçerken yanlış bir kurgulama içinde olduğu ve Euro'nun mimari yapısının hatalı olduğu ortadaydı. Dolayısıyla, sadece yıllık enflasyonu %2 ile sınırlayan, bütçe açığını %3'te ve kamu açıklarını %60'ta kilitlemeye çalışan bir kriterler bütününün yeterli olmadığı ve mali birliğin kurulmasına yönelik planların ya da plan yapma hedeflerinin sunulması arzu ediliyordu. Bu arzu edilen ama zirve öncesinde beklentilerinin dahi oluşturulamadığı hedefler uzun vadeye yönelikti.

Euro alanının kısa vadeli hedefler ortaya koyması uzun vadeli hedeflerin ortaya konabilmesi kadar önemliydi. Zira sorun, bugünkü ateşin düşürülememesiydi. Kısa vadede ise mali önlemlerden çok parasal önlemler devrede olmalıydı. Avrupa'daki bankaların ihtiyaç duydukları sermayenin ne kadar olduğunu net olarak bilemiyoruz. Ortada telaffuz edilen pekçok rakam var ama bu rakamlar birbirlerinden çok farklı oldukları için hangisine güvenebileceğimizi bilemiyoruz. Ayrıca, önümüzdeki aylarda başta İtalya olmak üzere Euro alanı ülkelerinin borç geri ödeme takvimleri yoğun ve yüklü. Kısa vadedeki bu sorunların çözümleri de kısa vadede olabilmeliydi. Avrupa Merkez Bankası (E.C.B.), A.B. kuralları gereği piyasadan bono alım ve para basma yetkilerine sahip değil. Bu yetkileri elde edememiş bir merkez bankasının piyasaya bu araçlarla müdahale etmesi zorunlu olduğunda müdahale etme şansı kalmıyor. Yani, "son borç verme mercii" rolünü üstlenemiyor. Başta Bundesbank olmak üzere Almanya cephesi, E.C.B.'nin bu rolü üstlenmesine karşı. Ayrıca, E.C.B.'nin piyasadan bono alarak bazı ülkelerin borçlanma faizlerini düşürme çabalarına da yasal olmadığı gerekçesiyle yine Almanya itiraz etmişti. Kısaca, sorunların kısa vadedeki çözümlerinin ortaya konabilmesi açısından E.C.B.'nin eli kolu bağlı durumda.

Zirveden çıkan sonuç, Maastricht kriterlerinin sert bir şekilde uygulanmasının kararının alınması oldu. E.C.B.'nin temel merkez bankası fonksiyonlarına sahip olması üzerine hiçbir plan gündeme gelmedi. Sadece, A.B. üyelerinin I.M.F. üzerinden Avrupa'daki borcu yüksek ülkelere 200 milyar Euro'luk bir destek vermesi planı ortaya çıktı. İngiltere, genel olarak A.B.'den büyük ölçüde koptu. Özetle, bu zirve bugünkü sorunları kısa vadede çözmeye ve uzun vadede varılmak istenen planları ekonomi öğretisinin ve entegrasyon teorilerinin öngördüğü şekilde ortaya koymaya yönelik elle tutulur hiçbir öneri getiremedi. Tersi de beklenmiyordu zaten. Avrupa'nın karar alma mekanizmalarının ne kadar zayıf ve inelastik olduğunu, bugün sahip olduğu liderlerin ne kadar çözüm odaklı olmaktan ve nitelikli yönetim uygulayabilmekten uzak olduklarını biliyoruz. Fakat, bu durumun dünya ekonomisi ve Türkiye açısından zorlukları olacak.

Euro alanı derin bir resesyona giriyor. Ortada, sadece ve sadece bütçe açıklarını uzun vadede kısmayı bugüne kadar bir temenni olarak sunabilmekten öteye gidememiş ve 1992'de imzalanmış Maastricht Antlaşması var. Büyümeyi ayakta tutamayan, maliye politikalarını ekonomiyi daraltıcı yönde kullanan Avrupa ekonomileri vergi toplamakta da zorlanarak bütçe açıklarını muhtemelen büyütecekler. Zaten yüksek seyreden borçlanma maliyetleri önümüzdeki dönemde daha da yükselirse pek şaşırmamak gerek. Avrupa liderlerinin derinleşmekte olan krize bir çare bulamadıkları ortada. Euro krizi, dünyanın önde gelen bazı ekonomilerinde zaten kendini hissettirmeye başladı. En son büyüme verileri Brezilya'da %0 olarak geldi. Ekonomilerini canlı tutmak adına Çin, mevduat munzam karşılıklarını indirdi, Avustralya Merkez Bankası faiz indirimine gitti. Dünyanın pekçok bölgesinde soğumaya işaret eden sadece birkaç örnek bunlar.

Türkiye ise, ekonomisine bir bütün olarak bakmak yerine sadece cari açık cephesinden bakarak ve soğuyan bir ekonomiyle cari açığı düşürmeye heves edinmiş bir söylemle yoluna devam ediyor. Yapısal önlemleri alabilmek için fırsatların olabileceği bir ortamdayız ve zaman aleyhimize işliyor. Kriz, bir gün sona erdiğinde cari açığımızın yeniden artmasını istemiyorsak önlemleri acilen alacak çalışmalara başlamamız lazım. A.B. ile Türkiye arasındaki en sıkı ilişkiler dış ticaret ve bankaların sendikasyon kredileri bazında kurulmuş durumda. Cari açığımızın finansmanında da çok sayıda Avrupa'lı kuruluşun önemli payı olduğunu düşünürsek, önümüzdeki günler bizim için de çok parlak değil. Nitekim, Türkiye için de büyüme tahmini yapmanın bir hayli zor olduğu bir süreçten geçiyoruz. Fakat, ne kadar büyürsek büyüyelim, 2012 dünyayı olduğu gibi bizi de hiç tatmin etmeyecek.

Arda Tunca

(İstanbul, 12.12.2011)

Monday, December 5, 2011

Avrupa Liderleri Zirvesi: 9 Aralık 2011

Bütün dünya 9 Aralık 2011’de gerçekleşecek A.B. liderleri zirvesine odaklanmış durumda. Euro alanı krizinin tüm dünyayı beraberinde çok büyük bir buhrana sürükleme riskine karşı Avrupa’nın ne gibi önlemleri devreye sokacağı merak ediliyor. Euro krizi gün yüzüne çıktığından bu yana Avrupalı politikacıların pek birşey yaptıkları söylenemez. Sadece konuştular ve kendi aralarındaki fikir ayrılıklarını teyit ettiler.
Dünya piyasası ve başta Avrupa, umut bağlanacak gelişmelere aç durumda. 2011 yılı kötü geçti. 2012’nin nasıl geçeceğini anlamaya çalışıyor herkes. Pek iyi geçmeyeceği kesin ama ne kadar iyi geçmeyeceği ölçülmeye çalışılıyor. Avrupa’nın ılımlı bir resesyon yaşayacağı ve %0.2 oranında küçüleceğini söylüyor Avrupa Merkez Bankası’nın yeni başkanı Draghi. Bu tahminin büyük ölçüde doğru olduğuna katılırım ama belli varsayımlar altında.
Merkel’in 2 Aralık tarihli açıklamalarının 9 Aralık için belli mesajlar verdiğini söyleyebiliriz. Merkel, mali birliğin oluşturulması gerektiğini söylüyor ve Euro krizinin çözümünü bir maratona benzetiyor. Bu sözlere kesinlikle katılıyorum ama Merkel’in kısa vadede ne yapılacağını söylememesini korku ve endişeyle karşılıyorum. İktisatta, kısa ve uzun vadeli analiz ayrımı çok önemlidir ve uzun vadede olacakları belirlemek için kısa vadeli olanları ortaya koymak zorundasınızdır.
Daha önce yazdığım yazılarda mali birlik olmadan parasal birliğin olamayacağını ve para ve maliye politiklarının uyumunun öneminin çok büyük olduğunu anlatmıştım. Hatta, Mundell’e atıfta bulunarak parasal birliğin mevcut koşullarda çökmeye mahkum olduğunu da belirtmiştim. Bu anlamda, mali birliğin önemini ve yaratılması gerektiğini düşünüyorum. Ancak, kısa vadede de Avrupa Merkez Bankası’nın son borç verme mercii olması konusunda A.B. içindeki gerekli kural değişikliklerinin gerçekleşmesi gerektiğni düşünüyorum. Parasal genişlemeye gidemeyen bir merkez bankası kriz dönemlerinde etkisiz kalır. Hele bir de büyük bir şanssızılıkla başında Trichet oturmuş ve 2011'de işleri iyice içinden çıkılmaz bir hale getirmişse. A.B., yönetim beceriksizliklerinin de etkisiyle %2’lik enflasyon hedefine kilitlenince Nisan 2011’de faizleri yukarı çekti ve krizi bu noktaya getirdi. Oysa, piyasanın temel verileri henüz daraltıcı bir para politikası için sağlıklı sinyaller vermiyordu.
Merkel, uzun vadeyi konuştu ama kısa vadeye girmedi. Ancak, geçen hafta içinde kısa vade için Avrupa Merkez Bankası’nın IMF’ye para aktarması ve IMF’nin borçluluğu çok yüksek olan A.B. ülkelerini desteklemesi gündeme geldi. Yani, A.B. kurallarının kenarından bir yol açılmaya çalışılıyor. Bu planın detaylarına henüz hakim değiliz ama bu uygulamanın prensibi, ihtiyaç halinde ihtiyaç duyulduğu kadar fonun devreye sokulabilmesine gerekli imkanı yaratmak olmalı. Kısa vadede, krizin daha da derinleşmesini önlemenin başka çaresi yok. Uzun vade içinse belirli makro ekonomik rasyo kriterleriyle mali disiplini sağlayacak önlemler devreye sokulmalı. Mali birlik, eğer A.B. var olmaya devam etmek istiyorsa bir zorunluluk. Gerçi, bu noktada çok ciddi şüphelerim var. Yani, yaşlı ve inatçı kıtanın kültürel olarak kendi içinde konsensüs kurmakta zorlandığını düşünürsek, mali birliğe dair vuslata ne zaman ve hangi koşullarda varabileceğini merak ediyorum.
Piyasa, olumlu gelişmelere aç ve heyecanla 9 Aralık zirvesini bekliyor. Uzun vadede mali birlik, kısa vadede ise daha önemli rollere soyunmuş bir Avrupa Merkez Bankası’nın oluşması siyasi iradenin altını çizerek vereceği bir mesaj olursa tünelin ucundaki ışığı görmeye en azından heves edilecek hale gelebiliriz. Böyle bir durumda, meşhur yılbaşı rallisi de gelir. “Aksi takdirde ise” diyorum ve Avrupa’yı, dünyayı bekleyen felaketi tekrar anlatmak istemiyorum.
Geçtiğimiz hafta içinde dünyanın önde gelen altı merkez bankası ortak bir müdahaleyle uzun zamandır Dolar likiditesine aç olan piyasaları destekledi. Piyasaya mesaj şuydu: Biz işimizin başındayız ve ne zaman ne gerekiyorsa da yapmaya hazırız. Bu müdahalenin Avrupalı siyasetçilere de mesajı vardı: 9 Aralık için size olumlu bir hava yaratttık; biz işimizi yaptık ama şimdi sıra sizde!
9 Aralık için ben de ümitlenmek istiyorum.
Arda Tunca
(İstanbul, 03.12.2011)

Tuesday, November 29, 2011

Sesler, Renkler, Sözcükler

Klasik Batı Müziği'nde çok büyük besteciler eserler verdiler ama Bach'ın yeri bir başkadır bende. Mozart bir dahidir; olağanüstüdür. Kendisinin gerçek hikayesi olan Amadeus filmini unutamam. Beethoven'in 9 tane senfoni ile müziği sarsıcı eserler vermiş olması hayranlık uyandırıcıdır. Fakat, müziğin modern formlarına ulaşmasında Klasik Batı Müziği'nin Barok Dönem gibi erken çağına isabet eden bir dönemde Bach'ın muazzam eserler vermiş olması yatıyor benim Bach hayranlığımın temelinde. Nikolas Forkel ve Philipp Spitta'nın Bach'ı anlatan kitapları okuma listemde. Fakat, bu eserleri okumadan önce Bach hakkında okuduklarımdan ve eserlerinden aklımda kalan melodilerin etkisiyle birşeyler yazmak geçti içimden. Yani, formatlanmış, düzgün bir Bach araştırması okumadan ifade etmek istedim kendimi.

Gönlümde, Matthaus Passion adlı Bach eserinin ayrı bir yeri vardır. Barok Dönem eserleriyle ilk temasımı sağlamış eserdir zira. Ayrıca, İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nde gençlik korosunda Şamil Gökberk'in arkasında bu eseri seslendirmiş olmamızın da etkisi kuşkusuz ki çok büyük üzerimde. "Ich will bei meinem Jesu wachen" diye başlayan bölümde Şamil Gökberk'i sahnede dinlemek heyecan verirdi bana. Müthiş bir coşkuyla, notaların üzerinde adeta dalgalandığımı hissederdim. Muazzam bir eserdir ve pekçok Barok Dönem eseri gibi dini içeriklidir. Bugünlerde televizyonlarda bol bol izlediğimiz Mesut Yar ile yan yana ses uyumlarını yakalamakla bolca meşgul olduğumuzu da keyifle hatırlıyorum.

Bach'ın çağdaşları arasında yer alan Handel ve Telemann gibi bestecileri de seviyorum ama Bach'ı farklı kılan, Bach'ın müziğinin resim ve edebiyatta da derin yansımalar yaratmış olması. Diğer sanatlar üzerinde en derin etkiler yaratmış Bach eserinin Füg Sanatı olduğunu ifade etmek pek yanlış olmaz sanırım. Füg, Latince'de kaçma anlamına geliyor. Eserde de notalarla işlenen bir tema, eserin devamında temanın başlangıcı olan notanın kontrapunktu olan bir notayla temanın yeniden işlenmesi ve bu tema işlemenin tekrar etmesi şeklinde kendini gösteriyor.

Nazım'ın "Sebastian Bach'ın 1 Numaralı Do Minör Konçertosu" şiirinde "Tekrardaki mucize gülüm/Tekrarın tekrarsızlığı" ifadeleri Füg Sanatı'nın etkilerini gösteriyor. Enis Batur'un Acı Bilgi romanının alt başlığı "Fugue Sanatı Üzerine Bir Roman Denemesi" adını taşıyor. Romanın biçimsel kurgusunda Füg Sanatı'nın etkileri var. Notaların matematiği bir romanın ya da şiirin içeriğini, biçimini bir matematiksel düzlem içinde etkileyebiliyor. Dürrenmatt, Hildesheimer, Celan gibi yazarların da ilgi alanında oluyor Füg Sanatı bir dönem.

Resimde ise, notaların ve renklerin birbirine geçişinin harmonisine tanık oluyoruz. Bir resme bakarak, renkleri nota gibi algılayarak bir eser seslendirmek bile mümkün olacak neredeyse. Picasso'da, Gris'de, Braque'da Füg Sanatı'nın etkileri bariz. Renkler ve ses tonlamaları, notaların ve renklerin tonlarıyla iç içe geçiyor tuvallerin üzerinde. Mekan, ritm, kontrapunktual düzenlemeler, biçimsel kurgulamalar Füg Sanatı'nı anlatıyor. Veronesi, Weder gibi sanatçılardaki Bach etkilerini göz ardı etmemek lazım. Özellikle Veronesi, uzun bir süre Bach analizleri yaptıktan sonra Bach'ı renklere aktarıyor. Weder de bir renk klavyesi çalışması sonucu Bach'ın orkestra süitlerinin resmini yapıyor. Heykelde çok bilgim yok ama mesela Chillida'nın baştan aşağı Bach olduğunu biliyorum.

Bach'ın önemli etkilerini 1919'da Weimar'da doğan Bauhaus Okulu eserlerinde de görüyoruz. Bach'ı Bauhaus Okulu'nda öenmli kılan isim Feininger. Uzun süre müzik çalışmaları yapıyor. Bir dönem karikatüre merak salıyor. 35 yaşında Paris'e gidip resim yapmaya karar veriyor. Kandinsky, Klee, Schlemmer, Moholy-Nagy gibi sanatçılar da Bauhaus Okulu havası içinde Bach'ın notalarından esinlenerek veriyorlar eserlerini.

Bach'tan etkilenen başka sanatçılar da Bach'ı kurgu, vurgu, düzlem, düşünsel çözümleme, v.b. kavramlar çerçevesinde algılayarak notaları renklere, sözcüklere taşıdılar. Bir nevi, Bach'ın matematiğini kavrayıp bu matematiği kendi ruhları ve sanatlarıyla harmanlayıp eserler çıkarttılar ortaya.

Ne gariptir ki Mendelssohn, Matthaus Passion'un notalarını bir kasap dükkanının paket kağıtları arasında bularak ortaya çıkardı. Bach, pekçok büyük sanatçının ortak kaderi gibi yaşadığı dönemde hak ettiği değere sahip olamadı.

Matthaus Passion, Füg Sanatı ve Goldberg Çeşitlemeleri'ni bolca dinleyip cazdaki Bach yansımalarını da Pekinel kardeşlerin J. Loussier ile çıkarttıkları "Take Bach" albümünü dinleyerek içime sindireceğim. Bach'sız olmuyor yani.

Arda Tunca
(İstanbul, 28.11.2011)

Bir Aile Hikayesi: Dedede

Hepimizin hayatlarında, geçmişinde derin hikayelerimiz vardır. Bazılarını tek başına yaşar, anlatır dururuz etrafa sonra. Bazıları ise ailelerimizin içinde nesilden nesile anlatılır durur. Bizim Türk aile geleneğinde sürekli anıları anlatmak vardır ama yazmak yoktur. Batı toplumlarında, sayısı önemsenecek kadar fazla olan pekçok ailede yazılı anılar, günlükler, hatıratlar vardır. O yazılı metinlere daldığınızda bazen kendinizden birşeyler bulursunuz. Size günün koşullarında hiç ilginç ya da yeteri kadar heyecan verici gelmeyen pekçok şeyin aslında yıllar sonra, sadece zamanın değişimiyle ne kadar ilginç bir hal aldığına şaşar durursunuz. Bazen, yaşadığım hiçbir şeyin tarihsel bir özelliği olmadığından yakınırım. Çok kuru hikayeler gibi gelir günlük hayatımda yaşadıklarım. Ama, ne zamanki başka insanların anılarını okurum, o zaman bugün yaşadıklarımı ileride anlatmanın ilginçliği ve heyecanı sarar kalbimi. İşte, böyle bir aile hikayesini yıllar önce okudum babamın kaleminden. Babaannesini anlatmış.

Babamın babaannesi ama benim hitap şeklimle Dedede. Gördüm çünkü babamın babaannesini. 1975'te, ben 4 yaşındayken vefat etti. Benim babaannem Ayşe Tunca ve dedem Orhan Tunca İstanbul'da Yeşilyurt semtinde otururlardı. Hemen yanlarındaki küçük bir müstakil evde yaşardı Dedede. Anormal derecede titizdi. Evine girebilen tek kişi bendim. Muazzam bir ayrıcalıktı benim o eve girebilmem. Dedemin annesi diye dede kelimesine bir "de" ekleyerek bir üst nesili kendimce tanımlayabildiğimi düşünerek Dedede demişimdir çocuk aklımla kendisine herhalde. Fakat, neden sadece benim o eve girebilip de kimsenin giremediğini hiç bilmezdim. Öyle ya, Dedede'nin evine gittiğimde benden başka kimse olmazdı. Benden başka hiç kimseyi hayal meyal de olsa hatırlamıyorum evin içinde misafir olarak. 1970'lerdeki 20 TL'lik banknotları hatırlayanlar bilirler banknotun kırmızı rengini. Arada bana harçlık verdiğinde illaki o kırmızı parayı alacağım diye tuttururdum. Çok küçük yaşıma rağmen hatırlıyorum. Elini öptürdüğü zaman, ellerinin üzerinde  iyice dışarı çıkmış kemiklerinin yüzüme dokunuşlarını bile hatırlıyorum. İlginç ama hatırlıyorum.

Babamın kaleminden işte Dedede'nin hikayesi:

"Keskin hatları, mavi gözleri, çıkık elmacık kemikleri, zayıf mı zayıf, ama en belirgin özelliği dirseğine kadar çatlamış elleri ve kolları ile titiz Makbule hanım. Babaannem. Babam rahmetli bir keresinde saymış evde Kırklareli’nde on beş musluk varmış. Korkardım O'ndan.

Alt katta geniş bir hol, sağda misafir odası. Temiz kırlentler sedirlerin üstünde, dantelli perdeler, minderler sakız gibi üstünde gazete kâğıtları, minderler kirlenmesin diye. Solda iç içe üç oda bir iki basamak merdivenle çıkılan. Perdeler hep kapalı. Yazın o sıcağında insanın içine yine de huzur veren garip bir loşluk ve serinlik.

Girişte sağdaki misafir odasının hemen arkasında bir koridor sağ tarafta büyük bahçeye çıkıyor. Tuvalet bu bahçede. Bu bahçede bir de havuz ve çamaşırhane var. Havuzu dedem yaptırmış. Tulumba ile su çekermiş depoya. Sonra salarmış suyu. Havuzun fıskiyesi varmış ve fıskiyenin üstünde zıplayan pinpon topları. Saat tam beşte fasıl başlarmış radyoda o zamanlar. Kırklareli’nde iki radyo varmış, biri dedemde. Açarmış fıskiyeyi, sonra da radyoyu. Başlarmış rakısını içmeye. Bahçede ağaçlar şeftali, dut, kayısı. Ön tarafa bakan bahçedeki ağaçlardan bir tanesinin fidanını babam Bursa’da Işıklar Askeri Lisesi'nde okurken, oradan getirmiş. Çok güzel bir şeftali ağacı. Şeftali gibi şeftaliler, tatlı mı tatlı. Ön taraftaki bahçede bir de veranda var. Dümdüz şap dökülmüş bir veranda. Korkardım babaannemden. Arkadaşım Ersan üç metre yükseklikteki bahçe duvarının arkasında sokakta beklerdi, ben şeftali ağacına çıkardım. Şeftalileri duvarın üstünden Ersan’a atardım. Ben yesem kızmayacak. Belki Ersan’la birlikte yiyeceğiz desem yine kızmayacak. Ama korkuyorum ya! Atardım şeftalileri duvarın üstünden. Ersan dışarıda tutardı, sonra beraber yerdik. Halamı çok az gördüm ama çok severdim onu. Çocukken konuşurlardı büyükler, güya birisini sevmiş, babaannem vermemiş halamı, o da çok, çok ilaç içmiş bir gece ve bir daha hiç uyanmamış. Neydi O'nu yaşamından ayıran? Hiçbir zaman öğrenmek mümkün olmadı.

Evin bir de üst katı vardı. Ahşap merdivenlerle çıkılır. Yukarıda geniş bir holün sağında ve solunda iki veya üç oda. Bir iki kez çıktım meraktan. Her çıkışımda babaannem “Haydi aşağıya” derdi. Niçin öyle derdi? Anıları mı vardı? Kimsenin karışmasını, karıştırmasını istemediği, bilmiyorum, ama öyle derdi, ben de inerdim aşağıya.

Dedem de subaymış. Zaten bu yüzden ne kadar savaş olduysa hepsine girmiş çıkmış. Balkan Harbi'nde, Birinci Dünya Savaşı'nda Bağdat’ta, Kurtuluş Savaşı'nda Arıburnu'nda, isyan sırasında hep savaşmış. Birkaç kez yaralanmış sonra Kırklareli’ne yerleşmiş havası sağlığına iyi geldiği için. Belki de rüzgâr sık, sık Balkanlardan esiyor diye…

Madalyası var “İstiklal Madalyası”, babam onu oğluma hediye etti. Ben madalyaya hiç sahip olamadım.

Bazen çok ısrar ederdim. Babaanneme anlatsana derdim, o da anlatırdı Diyar-ı Bekir’den Suruç’a nasıl gittiklerini, oradan da Bağdat’a. Babamın yüzündeki çıban izi de oradan hatıra imiş. Pislikten şark çıbanı çıkarmış. Kimbilir neler yaşamış babaannem. Titiz Makbule Hanım'ın oğlu pislikten şark çıbanı çıkarıyor. Olacak iş değil. Belki de koşullar onu titiz yapmıştır. Bilmem ki.

Cümle kapısının girişindeki üç basamak taş merdivenlerden birine bir çocuk işedi diye merdiven basamağını değiştirmiş babaannem. Neden? Neler geldi aklına kimbilir yaşadıklarından. Sonra Serencebey’e gelmiş akrabalarının yanına, büyükbabam yine savaşa gitmiş. Babam 5-6 yaşlarında imiş ilk kez bilinçli olarak babasını gördüğünde ve çok korkmuş, ağlamış. Pala bıyıklı asker üniformalı, omuzlardan sağdan sola, soldan sağa bele kadar inen fişeklikler, çok korkmuş kucaklamak istediğinde. Anlatırdı bazen gülerek, bazen gözleri dolu, dolu büyükbabam öldükten sonra. O çocukken silahtan korkan adam sonra topçu zabiti olmuş. Bir gün emekli olduktan sonra teğmen iken çalıştığı birliğe gitmişti. O gece hem içti, hem de ağladı. “Benim üzerine titrediğim, gözüm gibi baktığım toplarımın namlularından su boruları, oluklar yapmışlar” diye. Teknoloji tabii. Ama babam silahtan çocukken korkan babam, topları için böyle ağladı bir gece.

Şimdi düşünüyorum da, neler çekmiş o nesil. Dedem neler yaşamış. İki çocuğu ile babaannem, kocası sürekli savaşta olan o zamanların genç, çaresiz, ama güçlü olmak zorunda olan zabit karısı. Neler yaşamış babaannem. Belki de haklıydı titiz olmakta.

Zafer TUNCA"


Arda Tunca
(İstanbul 29.11.2011)

Thursday, November 17, 2011

Euro Alanı Yanıyor

Çok ümitsiz bir tablo ortaya koymak istemem ama hem geçmiş hem de mevcut koşullar altında Euro alanı için ümit vaad eden herhangi bir ifade kullanabilmek pek mümkün görünmüyor. 1 Ocak 1999’da kaydi olarak işlem görmeye başlayan Euro, 1 Ocak 2002’de de madeni para ve banknot olarak tedavüle girdi. 2011’in son günlerinde ise daha ne kadar yaşayıp yaşamayacağı tartışılır hale geldi.

Yunanistan’ın borç kriziyle başlayan Euro alanı kriz süreci, kısa sürede sahneyi İtalya’nın almasıyla devam etti. İtalyan bono faizleri bir anda %7 civarlarında seyretmeye başladı. Hemen ardından, Fransa, Hollanda, Avusturya gibi ülkelerin bono faizlerinde sert yükselişler izlendi. Yani, Avrupa’ya borç veren yatırımcılar yüksek risk/yüksek faiz şeklinde ifade edebileceğimiz en temel finans kuralını devreye soktu.

Krizin bulaşıcılığının temelinde, borçluluğu yüksek olan ülkelerin borçlarının bu ülkeler dışındaki yatırımcılar tarafından finanse edilmiş olması yatmaktadır. Yabancı yatırımcıların borç finanmanındaki payı sırasıyla Italya’da %44.4, Yunanistan’da %57.4, Portekiz’de %60.5 ve Fransa’da %62.5’tir. Borç finansmanı, ağırlıklı olarak bankacılık sistemi üzerinden yapılmıştır. Euro alanı bankalarının piyasa değerlerinin defter değerlerinin dahi altına inmiş olmasındaki ana neden, bu bankaların portföylerinde tuttukları borçluluğu yüksek olan ülkelerin bono ve tahvil cinsi varlıklarının değerlerinin erozyona uğramış olmasıdır. Krizin bulaşıcı etkisi Avrupa içinde sırada hangi ülkelerin olacağı endişesinin oluşmasına neden olmuş ve İspanya, Fransa gibi ülkelerin adları da sıklıkla anılmaya başlanmıştır. Bu endişe ortamı, süratle ekonomik krizi siyasi bir krize dönüştürmüş ve Yunanistan ve İtalya’da hükümetlerin düşmesine sebep olmuştur.

Borç krizinin ortaya çıkışı, Euro alanı içinde “merkez” ve “çevre” ülke kavramlarının ön plana çıkmasına ve merkezin çevreyi nasıl ayakta tutacağı tartışmalarının açılmasına neden olmuştur. Geleneksel olarak, AB’yi kuran ülkeler merkez olarak nitelenirken, kriz koşullarında merkez ve çevre kavramları da kriz koşullarının ülke bazında hissedilirlik derecesine bağlı olarak iç içe geçmiştir. Tartışmanın bir sonraki boyutunda, “çift hızlı bir parasal alan” fikri ortaya atılmış, Almanya başbakanı Merkel tarafından A.B.’nin ekonomik ve siyasi anlamda daha entegre olması gerektiği fikri ileri sürülmüş ve “yeni Avrupa“ gibi bir kavramdan söz edilmiştir. Çift hızlı parasal alan kavramıyla da kastedilen, krizden çıkış için merkez ülkelerin lokomotif görevi üstlenip krizin sebebi olan ülkeleri kriz otamından çıkarmasıdır. Euro alanındaki kriz, bir nevi “A.B./Euro alanı ayrışmasının” ortaya çıkmasına sebep olduğu gibi, fikirsel ve kurumsal anlamda A.B.’nin ciddi bir “yönetim krizinde” olduğunu da netleştirmiştir. Nitekim, Avrupa Merkez Bankası (A.M.B.)’nın son borç verme mercii (Lender of Last Resort) rolüne kanuni anlamda sahip olmaması ama krizin derinleşmesiyle A.M.B.’nin bono-tahvil piyasalarına müdahele ederek yüklü varlık alımı yapması Bundesbank başkanı Jens Weidmann tarafından eleştirilmiştir. Fransa cephesi ise A.M.B.’nin bu tavrını pratikte doğru bulmaktadır. Avrupa, krizin en hararetli anında ekonomi biliminin temel felsefi prensiplerini tartışır durumdadır. Bu da, Euro bölgesinin yönetsel prensiplerini belirlerken Avrupa’nın olası bir kriz ortamını pek dikkate almamış olduğunu ve Maastricht kriterleriyle zaten kriz koşullarının ortadan kaldırıldığını düşündüğünü göstermektedir. Oysa, Maastricht kriterlerinin özellikle çevre olarak adlandırılan ülkeler tarafından tutturulamaması Euro’nun 1999’daki doğuşundan bu yana sürekli canlı bir tartışma olarak gündemdeki yerini korumuştur.

Dünya ekonomisinde, pekçok ülkenin borçluluk rasyoları Euro alanındaki pekçok ülkeden daha yüksek iken neden Euro alanı ülkelerinin borçlanma maliyetleri daha yüksektir? Bu konuda, Krugman tarafından yapılan analiz dikkat çekicidir. Krugman, Euro alanı ülkelerinin kendi dinamiklerini dikkate alarak belirleyemedikleri bir para politikasının ve kontrol edemedikleri bir para biriminin varlığını neden olarak göstermektedir. Yani, aşağıda Mundell’e atıfta bulunarak açıklamak istediğim parasal birlik koşullarının Euro alanında yerine gelmemiş olması temel sebeptir.

Net olarak söylenebilir ki Euro’nun kurgulanışında entegrasyon teorileri ve optimal para alanı kavramları çerçevesinde hatalar sözkonusudur. İktisat teorisinde Mundell tarafından geliştirilen optimal para alanı kavramında, işgücü mobilitesi, sermaye mobilitesi/fiyat ve ücret esnekliği, mali transfer mekanizmalarının etkinliği ve ülkelerin birbirlerine çok yakın konjonktürel dalgalanma seyirleri gösteriyor olmaları başarılı bir parasal alan yaratmanın koşullarıdır. Euro alanını bu perpektiften incelediğimizde, Avrupa vatandaşlarının yasal anlamda işgücü mobilitesine sahip olduklarını ama sosyal, kültürel ve geleneksel nedenlerle bu haklarını kullanmaya pek de gönüllü olmadıklarını görüyoruz. Sermayenin mobilitesinin sağlanmış olduğunu ama fiyat ve özellikle ücret esnekliklerinin zayıf olduğuna yıllardır tanık oluyoruz. Nitekim, ücret elastikiyeti konusunda A.B.’nin örneğin A.B.D.’ye kıyasla çok daha gerilerde olduğunu biliyoruz. Mali transfer konusunda ise A.B.’nin hiçbir koşulu yerine getirmediğini görüyoruz ki parasal birliğin belki de A.B. için an can alıcı noktası da bu. Para politikasını tek merkez bankasıyla yönetirken maliye politikalarını 17 farklı ülkeyle yöneterek uyumlu ekonomi politikalarını nasıl uygulamaya sokabilirsiniz? Cevabı gayet net: asla. A.B. ülkelerinin benzer konjonktürel dalgalanmalara sahip olduklarını söylemek de imkansız. Nitekim, farklı konjonktürel dalgalanmalara sahip olmaları sonucunda, ülkelerarası bono-tahvil faizleri arasındaki farklar tarhite görülmemiş noktalara ulaştı. Örneğin, Almanya’nın 10 yıllık tahvillerinin Fransa’nın ve İspanya’nın tahvilleriyle arasındaki faiz farkı sırasıyla 1.90 ve 4.70 puan gibi seviyelere ulaştı. Tek piyasa kavramı içinde böylesine farklı verilerin ortaya çıkmaması gerekirdi.

Parasal birlik, ekonomik entegrasyonun son safhasıdır ve doğru bir sırayla adım adım kurgulanması gerekir. Euro alanında bu kurgunun sıralamasının yanlış yapıldığı aşıkardır. Merkez/çevre, çift hızlı Euro alanı, yeni Avrupa gibi kavramların ağızlarda dolaştığı bir ortamda hangi birlikten söz edebilirsiniz? Mevcut yapılanmasıyla, Euro alanının yoluna devam edebilmesi mümkün değildir. Önümüzde ağır bir Euro krizi var. Euro’yu krizden çıkaracak ne kısa vadeli ne de uzun vadeli bir plan sözkonusu. Çok radikal belki ama planlı bir şekilde entegrasyonun ya da optimal para alanı kavramlarının öngördüğü tanımlamalara girmeyen ülkeler Euro’dan çıkmalı. Böyle bir durumda, önce yerel paraların tekrar kullanımıyla yüksek devalüasyonlar ve ardından çok ağır krizler yaşanacaktır. Fakat, Fransa ve Almanya gibi cesur hamleler için liderlik yapması beklenen ülkeler derin fikir ayrılıkları yaşarken ve seçim havasına girerken bu siyasi riskleri kimler alacak? Avrupa, kültürel temelleri olan bir inat ve uzlaşmazlıkla yoluna devam etmeye çalışıyor. Merkel hala “yeni Avrupa” diyor. Avrupa’yı “birleşik” bir devlet yapmaya çalışan Büyük Karl’dan bu yana 12 asır geçti. Yaşlı ve inatçı kıta hala yeni Avrupa’yı kuramadı mı?

Arda Tunca
(İstanbul, 16.11.2011)

http://www.dunya.com/euro-bölgesi-yanıyor_138754_haber.html

Monday, November 14, 2011

Dünya Ekonomisindeki Son Dönem Gelişmeleri Işığında Euro

Sakın yazının başlığına bakıp, bu yazının 2011 yılında yazıldığını düşünmeyin. Finans Dünyası dergisinin Aralık 2001 sayısında, Euro banknot ve madeni para olarak tedavüle girmeden hemen önce yazmışım bu yazıyı. Euro'nun içinde bulunduğu kriz ortamı düşünüldüğünde, Avrupa Merkez Bankası'nın yönetsel işleyişinden Avrupalı'ların Euro'ya bakış açısına ve kamuoyunun değerlendirmelerine kadar geniş bir yelpazede bugüne dair benzerlikler yok mu Aralık 2001'deki ortam düşünüldüğünde? Ben yorum yapmayıp, konuyu sizlerin değerlendirmelerine bırakıyorum. İşte 10 yıl önce yazdığım bir Euro yazısı:

1 Ocak 1999’dan bu yana kaydi olarak dünya piyasalarında işlem gören Avrupa Para Birimi Euro, 1 Ocak 2002 itibariyle baknot ve madeni para olarak tedavüle girecektir. 12 Avrupa Birliği ülkesinin üyesi olduğu Euro alanının nasıl oluştuğuna kronolojijk bir sırada göz atmak, Euro’nun bugünkü ekonomik ve politik temellerini anlamak açısından anlamlıdır.

18 Nisan 1951: Fransa, Batı Almanya, İtalya, Lüksemburg, Belçika ve Hollanda’nın katılımıyla imzalanan Paris Antlaşması Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun (European Coal and Steel Community – ECSC) kurulmasını sağladı.

Mart 1957: Belçika, Fransa, Batı Almanya, İtalya, Lüksemburg, ve Hollanda’nın katılımıyla imzalanan Roma Antlaşmaları Avrupa Ekomonik Topluluğu (European Economic Community – EEC) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’nun (European Atomic Energy Community – Euratom) kurulmasını öngördü.

Aralık 1969: Dönemin Lüksemburg Başbakanı Pierre Warner, Lahey’de düzenlenen zirve toplantısında Avrupa ülkelerinin para birimleri arasında görülen aşırı kur dalgalanmalarının nasıl giderilebileceği konusunda bir rapor hazırlamakla görevlendirildi.

Ekim 1970: Warner Raporu’nun yayınlanışı. Rapor, Avrupa için ortak bir para birimi ya da Avrupa Merkez Bankası’nın kurulması önerisini getirmekle beraber üye ülkelerinin makro ekonomik politikalarının yönetimini merkezleştirmesini önerdi. Diğer öneriler, Avrupa para birimlerinin kendi aralarındaki paritelerin sabitlenmesi ve sermaye hareketlerinin serbest bırakılması idi.

1971 – 1973: Bu dönemde döviz kurlarının sabit tutulmasını öngören Breton Woods sistemi çöktü. Ardından tüm dünyada döviz kurlarının aşırı dalgalandığı bir sürece girildi. Birbiri ardına gelen devalüasyonlar görüldü. Dünya ekonomisinin içine girdiği bu konjonktür, bir Avrupa Para Birliği’nin (European Monetary Union) kurulması konusundaki ümitleri yok etti.

Mart 1979: Avrupa Para Sistemi (European Monetary System) oluşturuldu. ECU’nun varlığı üzerinde kurulan sistemin amacı Avrupa ulusal para birimleri arasındaki kur dalgalanmalarını engellemek ve enflasyonist baskıları ortadan kaldırmak idi.

Şubat 1986: Roma Antlaşmaları’nda değişiklikler yapan ve bu değişiklikler arasında politik ve parasal dayanışmaya güç veren Tek Avrupa Yasası (Single European Act) imzalandı.

14 Haziran 1988: Hanover’de düzenlenen Avrupa Topluluğu zirve toplantısında parasal işbirliğinin üye ülkeler arasında yakınlaştırılmasını sağlayacak çeşitli çalışmalarn yapılması konusunda fikir birliği sağlandı.

7 Şubat 1992: Maastricht Antlaşması’nın imzalanması. Euro’nun doğmasında dönüm noktası niteliği taşıyan bu antlaşma, Avrupa’nın parasal entegrasyonu projesi için o güne kadar eşi görülmemiş bir kararlılık ortaya koydu.

1 Ocak 1999 tarihi, yeni bir tek ve ortak Avrupa para biriminin yaratılması için son tarih olarak belirlendi.

3 Haziran 1992: Danimarka Maastricht Antlaşması’nı onaylamayacağını açıkladı.

17 Eylül 1992: İngiltere, Sterlin’i Avrupa Para Sistemi’nden çıkarttı.

21 Eylül 1992: Fransa, Maastrich Antlaşması’nı onayladı. Ancak “evet” oylarının “hayır” oylarının çok az bir farkla üstünde çıkması politik ve parasal birlik süreci ile ilgili kuşkuların oluşmasına neden oldu.

12 Ocak 1994: Avrupa Para Enstitüsü (European Monetary Institute) kuruldu ve ilk toplantısını yaptı. Bu enstitü, Avrupa Merkez Bankası’nın temelini oluşturdu.

1 Ocak 1995: Avusturya, Finlandiya, ve İsveç’in Avrupa Birliği’ne katılması.

Aralık 1995: Avrupa para biriminin adının Euro olarak belirlenmesi destek buldu ve kamuyou desteğinin de yaratılması amacıyla Ocak 1999 tarihine kadar sürdürülecek bir kampanya başlatıldı.

1 Haziran 1998: Avrupa Merkez Bankası (European Central Bank - ECB) kuruldu. Bankanın kur politikaları henüz belli değildi. Piyasalarda, Euro’nun dalgalanmalara maruz kalacağı öngürülmekteydi.

5 Ocak 1999: Euro’nun dünya piyasalarında ilk işlem gördüğü gün. 1 Euro, Amerikan Doları karşısında 1.19 değerine yükseldi.

3 Aralık 1999: 1 Euro ilk kez 1 Amerikan Doları’nın altında işlem gördü.

25 Eylül 2000: Güçlü Amerikan Ekonomisi desteğiyle Amerikan Doları sürekli değer kazanmakta Euro ise değer kaybetmekteydi. Euro’ya destek vermek amacıyla Amerikan Merkez Bankası Federal Reserve, Avrupa Merkez Bankası ve Japon Merkez Bankası Euro’ya ortaklaşa müdahele ettiler.

29 Eylül 2000: Danimarka’da yapılan referendum sonucunda Danimarka Euro alanı dışında kalmaya karar verdi.

1 Ocak 2001: Yunanistan, Euro alanına 12. üye olarak dahil oldu.

Euro’nun Tedavüle Çıkışı Öncesinde Dünya Ekonomisi

Euro’nun kaydi olarak ortaya çıkışı Amerikan Ekonomisi’nin çok güçlü olduğu bir döneme isabet etmiştir. Amerikan Doları, özellikle 1996’dan itibaren sürekli değerlenmekteydi. Asya krizi de yeni yeni hafiflemekteydi. Bu nedenle, Euro’nun kaydi olarak ortaya çıkış tarihi Euro açısından çok da şanslı bir tarih değildir. 1 Ocak 2002 öncesinde, dünya ekonomilerinin durumuna bakıldığında yine olumlu bir ortamdan söz edilemez. G.S.Y.İ.H.’nin (Gayrisafi Yurtiçi Hasıla) bir yılın iki çeyrek döneminde üstüste düşüş göstermesi resesyon olarak kabul edilmektedir. Dünya ekonomisinin yılda yüzde 2’nin altında büyümesi de resesyon olarak tanımlanmaktadır.

Nitekim dünya ekonomisinin 1975, 1982 ve 1991 yıllarında yaşadğı resesyonlarda büyüme rakamları sırasıyla yüzde 1.9 yüzde 1.2 ve yüzde 1.4 olarak gerçekleşmiştir. 2002’ye girilirken, neredeyse resesyon olarak tanımlanabilecek konjonktür, çok ciddi bir gelişmeyi gündeme getirmektedir. Bugüne kadar, reseyona giren ülkelerin olumsuz koşullarını bertaraf edebilecek başka ekonomilerin varlığı gözlemlenmekteydi.

Ancak bügün, Kuzey Amerika, Avrupa, Latin Amerika ve Asya ekonomilerinin tamamı durgunluk içindedir. Bugüne kadar hiçbir durgunluk, böylesine geniş bir coğrafyada ve aynı anda yaşanmamıştır.

Amerikan Ekonomisi’nin artan ithalat talebi ile dünya ekonomisindeki hacmi büyümektedir. A.B.D. Ekonomisi’nde görülecek bir olumsuzluğun dünya ekonomilerindeki olumsuz etkileri de büyüyen bu hacme parallel olacaktır. Solomon Smith Barney tarafından yapılan bir çalışmaaya göre, A.B.D. 1992’de yatırım mallarının yüzde 25’ini ithal ederken bugün yüzde 40’nın ithal etmektedir. A.B.D.’nin yıllık ithalatının dünya ekonomisinin toplam G.S.Y.İ.H’ne oranı 1990’da yüzde 3 iken, bugün yüzde 6’dır.

ABD’nin 2000’in 2. çeyreğinde yüzde 20 oranında artan ithalat talebi, 2001’in aynı döneminde yüzde 10 düşmüştür. ABD’nin bilgi tekonolojisi sektöründeki ithalat talebi 2000 ‘nin 2. çeyreğinde yüzde 20 arttmışken 2001’in 2. çeyreğinde yüzde 50 azalmıştır. Sonuçta, bilgi teknolojisi ihracatında önde gelen Singapur’da 2001 başından Ağustos’a kadar imalat sanayi üretimi yüzde 21.4 oranında düşmüştür.

Dünya imalat sanayi, 2001’in ilk yarısında yıllık yüzde 6 daralmıştır. Amerikan ekonomisi, 2001’in 3. çeyreğinde yıllık yüzde 0.4 küçülmüştür.

ABD’de işsizlik, Eylül’de yıllık yüzde 4.9’dan Ekim’de yüzde 5.4’e yükselmiştir. Almanya’nın önde gelen ekonomik araştırma enstitüleri, 2001 sonuna ilişkin Almanya’da büyüme tahminlerini yüzde 0.7’ye çekmişlerdir. Japonya Merkez Bankası’nın tahminleri, Japon Ekonomisi’nin Mart 2003’e kadar küçüleceğine işaret etmektedir. İş ve tüketici güven endeksleri tüm gelişmiş ve gelişen ülkelerde düşmektedir.

Avrupa’nın en büyük ekonomisine sahip olan Almanya son yıllarda sermaye malları ihracatına giderek daha bağımlı hale gelmiştir. Euro’nun değer kaybı, Almanya’nın sermaye malları ihraç eden endüstrilerine olumlu yansımıştır. Ancak, hem Arjantin kaynaklı bir durgunluk ile Latin Amerika’da hem de son 10 yılda 4 kez resesyona giren Japon Ekonomisi’nin etkileriyle Asya’da yatırım ve sermaye malları talebi daralmaktadır.

Böylesine olumsuz koşullarda, Avrupa Merkez Bankası’nın ve Avrupa ekonomilerini yakından ilgilendiren Amerikan Merkez Bankası’nın para politikaları, hassas dengeler üzerinde önemli rol oynamaktadır.

Avrupa Merkez Bankası ve Para Politikası Prensipleri

Euro alınında, para politikasının oluşturulmasında görülen etkinsizliğin temelinde Avrupa Merkez Bankası’nın kurumsal işleyişi yatmaktadır. Avrupa Merkez Bankası Yönetim Konseyi (Governing Council) 12 Euro alanı ülkesi temsilcilerinin katılımıyla 18 üyeden oluşmaktadır. Her ülkenin farklı enflasyon ve büyüme oranlarına sahip olmaları bu konseyde karar alınmasını zorlaştırıcı bir unsurdur.

Avrupa Merkez Bankası Başkanı, Yönetim Konseyi’nde ortaya atılan görüşleri bir konsensüse bağlama görevi üstlenmektedir.

Amerikan Merkez Bankası Başkanı ise, faiz oranlarını olağanüstü gelişmeler dışında yılda 8 kere değerlendirmeye alan Açık Piyasa Komitesi (Federal Open Market Committee)’nin karar alma sürecinde çok daha baskın bir rol üstlenebilmektedir. Bu anlamda, her iki merkez bankası başkanlarının faiz oranları üzerindeki etkileri ciddi bir farklılık göstermektdir.

Maastricht Antlaşması gereği, Avrupa Merkez Bankası’nın ana görevi fiyat istikrarını sağlamaktadır. Bir Euro alanı üyesi ülkenin ulaşabileceği en yüksek enflasyon oranı yıllık yüzde 2’dir. Euro’ya geçiş öncesinde Euro alanına dahil olmak isteyen ülkeler, İstikrar ve Büyüme Antlaşması (Stability and Growth Pact) gereği bazı makro ekonomik kriterleri yerine getirmek durumundadırlar.

Buna göre yıllık en yüksek yüzde 2 enflasyon ve en yüksek yüzde 3 Bütçe Açığı/G.S.Y.İ.H. oranlarını tutturmuşlardır. Sözkonusu oranlar birer hedef olmayıp izin verilen en yüksek seviyeleri ifade etmektedir.

Yüzde 3’lük Bütçe Açığı/G.S.Y.İ.H. oranının aşılması durumunda ilgili ülke yıllık G.S.Y.İ.H.’sinin yüzden 0.5’i oranında cezaya tabidir.

Ancak bu ceza, oranın aşılması durumunda kendiliğinden işlememekte, Avrupa Komisyonu ve tüm üye ülkelerin katılımını gerektiren uzun bir onay süreci sonunda karara bağlanmaktadır. Oranın üye bir ülkede aşılmasına izin verilmesinin koşulu, o ülkenin yıllık yüzde 0.75 küçülmesidir.

Avrupa Merkez Bankası, enflasyon odaklı bir para politikası uygulamakta, büyümeyi ikinci planda tutmaktadır. Euro alanından Eylül 2001 itibariyle yıllık enflasyon yüzde 2.5’tir. Büyüme rakamı ise 2001 yılı ikinci çeyreği itibariyle yıllık yüzde 0.2’dir ve 2000 yılı beklentilerinin çok altında seyretmektedir.

Faiz Oranlarının Belirlenmesi

Avrupa Merkez Bankası’nın büyüme ve istihdam desteklemekle ilgili bir yasal zorunluluğu yoktur. Oysa, Amerikan Merkez Bankası, fazi oranlarını belirlerken fiyat istikrarı yanında büyüme ve istihdamı da para politikası belirleyen unsurların içine dahil edilmektedir.

Avrupa Merkez Bankası’nın faiz oranlarını indirmemekte direnmesi uluslararası finans çevrelerince eleştirilmektedir. Oysa Amerikan Merkez Bankası fazi oranlarını yıllık yüzde 2.5 seviyesine kadar indirmiştir. Avrupa Merkez Bankası’nın en son belirlediği faiz oranı yüzde 3.75’tir. Faiz oranı indirmenin A.B.D.’de Avrupa’ya oranla daha etkili olacağı açıktır. Bunu nedeni, A.B.D.’de finans piyasalarının Avrupa’ya gore çok daha derin olması ve milli gelirde daha yüksek paya sahip olmasıdır.

Ayrıca, Avrupa ekonomilerinde kamu kesiminin payı, A.B.D.’ye oranla daha yüksektir. Avrupa’da iş kanunlarının A.B.D.’deki iş kanunlarına gore katı olması da büyüme ve istihdam üzerinde özellikle kriz dönemlerinde olumsuz etkiler yapabilmektedir.

Ancak, iş kanununları ile ilgili tartışmaların temelinde, A.B.D. ile Avrupa arasınsaki refah devleti, sosyal devlet gibi kavramların farklı yorumu ve ideolojik faktörlerin etkisi de unutulmamalıdır.

Parasal Stratejiler

Avrupa Merkez Bankası’nın para politikası stratejilerini belirlerken kullandığı iki temel unsur, geniş tanımlı para arzı M3 ve enflasyonist beklentileri etkileyen temel değişkenlerin değerlendirilmesidir. M3 para arzında yılda yaklaşık yüzde 4.5’lik bir genişleme öngürülmektedir.

Enflasyonist beklentileri etkileyen genel ücret düzeyi, döviz kurları, bono fiyatları, iş ve tüketici güven endeksleri v.b. değişkenler yakından izlenmekte ve bu değişkenlerde meydana gelen değişmeler, Avrupa Merkez Bankası’nın para politikasına yön vermektedir.

2001’in Mayıs–Temmuz döneminde M3 para arzında yıllık ortalama artış yüzde 5.9’dur. Hedeflenenden daha yüksek gerçekleşen bu oran üzerinde, Avrupa Merkez Bankası’nın yorumu, genişlemenin hisse senetleri piyasasında son dönemde görülen zayıflamayı yansıttığı ve “geçici” olduğu yönündedir. Enflasyonist beklentiler ise içinde bulunulan dünya ekonomisi koşullarında talep yönlü olmayacaktır.

A.B.D.’deki yavaşlama ve Japonya’daki resesyon etkisiyle dış talepte görülen düşüş ve Euro alanında tüketici fiyatlarında geçmiş dönemde meydanana gelen artış nedeniyle reel kullanılabilir gelirde meydana gelen azalış bu yorumu destekler niteliktedir. Nitekim, 2001’de Euro alanı G.S.Y.İ.H. rakamına ilişkin beklentiler tüm uluslararası ekonomi kuruluşlarınca aşağı çekilmiştir. Bu ortam, önümüzdeki dönemde yatırım harcamalarındaki artış beklentisini kırmaktadır.

Euro’ya İlişkin Temel Bilgiler

12 ülkede 300 milyon kişinin kullanacağı Euro, 14 milyar adet banknot ve 50 milyar adet madeni para ile tedavüle girecektir. Banknotlardaki pencere, kapı ve köprü figürleri Avrupa’nın tarih, kültür ve ortak değerlerini temsil etmektedir. Figürler açıklık ve işbirliğini vurgulamaktadır. Banknotlar, 1996 yılında Avrupa Para Enstitüsü’nün açtığı bir yarışmayı kazanan Avusturya’lı Robert Kalina tarfından dizayn edilmiştir. Banknotlar yedi ayrı kupür (5, 10, 20, 50, 100, 200, 500) olarak hazırlanmıştır.

Banknotların ve madeni paraların güvenlik unsuru büyük önem taşımaktadır. Bu amaçla, tüm kamuoyu, Euro alanı dışındaki merkez bankaları ve finans kuruluşları yeni paranın özellikleri konusunda bilgilendirilmiştir.

Euro alanında ve bu alan dışında kalan ülkelerde dönüşüme tabi olacak para birimleri cinsinden varlığı (mevduat, bono, alacak vb.) olan kişi ve kurumlar, varlıklarının değerinde ne gibi bir değişme olacağını merak etmektedirler. Dönüşüme tabi olacak para birimleri sabit bir parite ile Euro’ya çevrilecektir. Pariteler, 31 Aralık 1998’de belirlenmiştir ve değişmesi söz konusu değildir.

1 Euro

BEF 40,3399     FRF 6,55957       LUF 40,3399      PTE 200,482

DEM 1,95583    IEP 0,787564      NLG 2,20371     FIM 5,94573

ESP 166,386      ITL 1.936,27      ATS 13,7603      GRD 340,750

BEF: Belçika Frangı, DEM: Alman Markı, ESP: İspanyol Pezetası, FRF: Fransız Frangı
IEP: İrlanda Lirası, ITL: İtalyan Lireti, LUF: Lüksemburg Frangı, NLG: Hollanda Florini
ATS: Avusturya Şilini, PTE: Portekiz Esküdosu, FIM: Finlandiya Markkası, GRD: Yunan Drahmisi

Dolayısıyla, aşağıda sıralanan para birimleri cinsinden varlığı olanlar, dönüşüm nedeniyle zarara uğramayacaklardır. Portföyünde Alman Markı, Fransız Frangı, Hollanda Floroni, İtalyan Lireti, ya da yukarıdaki tabloda gösterilen para birimleri cinsinden varlığı olanlar herhangi herhangi bir bankada Euro cinsinden hesap açtırarak bu varlıklarını Euro’ya dönüştürebileceklerdir.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta, paraların 28 Şubat 2002 tarihine kadar tedavülde kalabileceği, ancak bu tarihten sonra da Euro’ya çevrilebileceğidir.

Dönüşüme tabi olan Avrupa para birimleri cinsinden hazırlanmış sözleşmelerin geçerlilik durumu da önemli bir konudur. 1 Ocak 2002’den önce Euro alanı para birimleri cinsinden düzenlenmiş tüm sözleşmeler içerdikleri tüm hükümlerle geçerliliklerini koruyacaktır. Ancak, sözleşmeler gereği bir ödeme söz konusu olduğunda, ödeme tutarı, yukarıdaki tabloda gösterilen sabit paritelerle Euro’ya çevrilecek ve ödeme gerçekleştirilecektir.

Ve Bazı Zorluklar

1 Ocak 2002’den sonra mal ve hizmet fiyatlarındaki dalgalanmalara ilşkin değişik görüşler bulunmaktadır. Avrupa Bankacılık Federasyonu’nun görüşleri, ticari mallarda homojenliğin daha yüksek olmasının dönüşüm nedeniyle bu malların fiyat oluşumlarında büyük hareketlilikler yaşanmayacağını ortaya koymaktadır. Hizmet sektörlerinde ise ürünlerin değerlerinin ölçülmesi bazı zorluklar yaratabilecektir. 1 Ocak 1999’dan bu yana, Euro alanı ülkelerinde mal ve hizmet fiyatları Euro cinsinden de etiketlenmektedir. Avrupa Komisyonu’nun yaptığı bir çalışma, Avrupalı’ların yüzde 64’ünün 1 Ocak 2002’den sonra fiyat artışı beklediğini göstermektedir.

Euro’nun diğer para birimleri karşısında değerinin ne olacağı da merak konusudur. 1 Ocak 2002’nin Euro’nun Amerikan Doları, Japon Yeni ya da İngiliz Sterlini karşısında alacağı değer ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Euro, tüm dünya para birimleri karşısında 1 Ocak 1999’dan bu yana zaten işlem görmekte ve piyasa koşulları içinde değerini bulmaktadır.

Ancak, Euro’nun Amerikan doları karşısındaki değeri özellikle izlenmektedir. Euro’nun değeri, Avrupa Merkez Bankası’nın kamuoyundan destek alabilmesi açısından önemli görülmektedir. Anketler, Euro’yu kullanacak 300 milyon Avrupalı’nın Euro hakkında pek bilgi sahibi olmadığını ortaya koymaktadır. Ayrıca, Alman vatandaşlarının 2. Dünya Savaşı’nın ardından güçlenen Alman Ekonomisi’nin sembolü olarak gördükleri Deutsche Mark’tan vazgeçmek istememeleri gibi milli ve duygusal faktörler Euro’nun arkasındaki kamuoyu desteğini zayıflatmaktadır.

Nitekim, İngiltere gibi Avrupa Birliği’nde büyük öneme sahip bir ülkenin Euro’ya girmek istememesi ve Danimarka’nın Euro’yu reddetmesi de Euro’ya desteği zayıflatmıştır.

Euro ve Türkiye

Türkiye’nin Euro ile ilgili ciddi bir değişiklik yaşaması söz konusu değildir. Avrupa Merkez Bankası, diğer merkez bankalarına Euro banknot ve madeni para dağıtımı kapsamında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’na da Aralık ayında gerekli miktarda Euro banknot ve madeni para gönderecektir.

Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’in bir süre önce gündeme getirdiği Türkiye’nin Euro kullanıcısı bir ülke konumuna gelmesi de olgunlaşmış bir tartışma değildir. 15 üyeli Avrupa Birliği ülkelerinin 12’si Euro kullanmaktadır ve Avrupa Birliği üyesi olmak Euro alanına dahil olma zorunluluğunu getirmemektedir. Türkiye’nin Euro ile ilgisini tartışmak yerine Avrupa Birliği ile ilişkilerini özetlemek gündemi tartışmak adına daha yararlı bir yaklaşımdır.

Türkiye’nin Avrupa ile ilişkileri son dönemde sorunlu şekilde yoğunlaşmıştır. Genişleme sürecindeki Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı tutumu, Türkiye’nin demokratikleşmesi, Avrupa’nın NATO’dan bağımsız bir akeri güç yaratma stratejisi ve Kıbrıs sorunu üçgeninde belirlilik kazanmaktadır.

Avrupa Birliği, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni Kıbrıs’ın tek hükümeti olarak görmektedir. Bu nedenle, Kıbrıs’ın tümünü Avrupa Birliği’ne dahil etmek istemektedir. Türkiye, Avrupa Birliği’nin NATO’nun asgari olanaklarından yararlanma isteğini NATO’da veto edeceğini her fırsatta dile getirmektedir.

Avrupa Birliği de Kıbrıs sorunu çözülmeden Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin genişleme sürecine dahil olamayacağını belirtmektedir. Özetle, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri tam bir taktik savaşına sahne olmaktadır. Bu taktik savaşının ilişkilerde bir kriz yaratacağı kesindir.

11 Eylül saldırılarının Avrupa’nın yeni savunma stratejisine etkileri de önemlidir. Avrupa’nın bu konuda bir adım atması, Amerika’nın desteği olmadan mümkün değildir. Bugünkü siyasi konjonktrürde, Avrupa’nın savunma stratejisi konusunda ısrarlı olması, kendi çıkarları açısından olumlu sonuçlar ortaya koymayacaktır. Dolayısıyla, A.B.D. Afganistan’daki savaşa odaklanmışken ve Türkiye savaşa asker gönderen 3. ülke konumundayken bu konu kısa vadede gündeme gelmeyecektir. Diğer bir ifadeyle, Türkiye- Avrupa Birliği ilişkilerinde doğabilecek bir kriz, 11 Eylül 2001 itibariyle ertelenmiştir.

Acguis Communautarie

Avrupa Birliği’nin demokratikleşmeden çevre konularına, temel ekonomik prensiplerden iş kanunlarına kadar tüm kurallarını içeren ve “acquis communautarie” adı veilen 31 bölümlük ve 80 bin sayfalık bir kurallar kitabı bulunmaktadır.

Avrupa Birliği adayı ülkeler, 31 bölüm üzerinde müzakerelere vararak Avrupa Birliği normlarına uygun gerekli düzenlemeleri yapmak ve yasaları çıkartmak zorundadır. Avrupa Birliği ile üyelik görüşmelerinin başlaması, asıl olarak bu sürecin başlamasını ifade etmektedir. Türkiye ise bu süreçten bir hayli uzaktadır.

Kısaca, 1 ocak 2002 tarihi Türkiye için pek bir anlam ifade etmemektedir. Ancak, konuya bir iktisatçı gözüyle yaklaşılınca, makro ekonomi, para teorisi, entegrasyon teorileri ve dünya ekonomi tarihi adına bu yazıda özetlemeye çalışıldığı üzere analiz edilecek pek çok konu başlığı bulunmaktadır.

Thursday, October 20, 2011

24 Şehit

24 şehit, 24 can,

24 ananın 24 saatlik doğum sancıları,

24 saatlik sevinç çığlıkları Yozgat’ta, Bitlis’te, Kırklareli’de, Elazığ’da…

24 yıla bile varamamış kısacık hayatlar,

24 saat içinde kıyılan 24 can,

En az 24 yıldır mücadele ettiğimiz terror,

Ve 24’ünün de Çukurca’da 24 kurşunla kucaklanan kaderleri.

24 ayrı evde ağıt, 24 ayrı musalla taşında cenaze.

24’ümde de gördüm 24 cenaze, 40’ımda hala görüyorum.

Ve daha 24 yaşını görmemiş oğlum için 24 saattir çektiğim ızdırabım.

Arda Tunca
(İstanbul, 20.10.2011)

Tuesday, October 18, 2011

Cari Açık

Üzerinde o kadar çok konuşuldu ve yazıldı ki, artık söyleyecek yeni bir şey kalmadı aslında. Ama yine gündemde kalmaya devam edecek şu cari açık. Fakat, bu defa farklı bir düzlemde tartışacağız cari açığı ki bu sağlıklı bir gelişme. Eskiden herkes, konuyu sadece faiz/kur düzleminde konuşurdu. Şimdi ise yapısal değişikliklerden söz edilmeye başlandı. Sağlıklı olan gelişme de bu zaten. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, bir ara T.C.M.B. ile sürekli kur üzerinden atışır, ihracatı teşvik edici şekilde hareket edilmediğinden ve TL’nin aşırı değerlenmiş halinden şikayet ederdi. Şimdi ise, sektörel teşviklerden, analizlerden, yurtdışı pazarların araştırılıp rekabet avantajlarımızın neler olduğunun görülmeye çalışılmasının derdinde. Bu girişimler yetmez ama evet.

Cari açık her ne kadar potansiyel bir krizin sebebi olabilecekse de aslında kendisi bir sonuç. Neyin sonucu? Türkiye’de uzun yıllar hüküm süren yüksek faiz/düşük kur olgusunun bir sonucu. TL’nin aşırı değerli olması ve bu nedenle ithalatın ucuz, ihracatın uluslararası piyasalarda nispi olarak pahalı olması durumunun bir sonucu. Bu durum da yeni bir durum değil.

Madem ki serbest piyasa koşullarındayız, o halde kurun ve faizin hangi seviyede olması gerektiği tamamen arz-talep dengelerine terk edilmeli diye düşünebiliriz. Nitekim, liberal görüşler böyle bir yaklaşımı destekler. Döviz ve fon fiyatlarının piyasa koşullarında serbestçe oluşması ve oluşan fiyatların piyasanın sahip olduğu tüm piyasa enformasyonunu içerdiği ve oluşan fiyatın her koşulda doğru olduğu böyle bir yaklaşımın tezidir. Ancak, hepimiz biliyoruz ki piyasalar böyle çalışmıyor. Üstelik, tam serbestiyle çalışan piyasalar sözkonusu olsa bile bir ülkenin para biriminin aşırı değerlenmiş olması sonucu ortaya çıkabiliyor. Kur ve faiz cephesindeki bu olgunun ödemeler dengesi üzerindeki etkisi de dış ticaret açığı yoluyla cari açık olabiliyor. Bu sonucun reel ekonomi üzerindeki etkisi de o ülkenin yerli sanayisinin belli bölümlerinin hasar görmesi ya da yok olması şeklinde kendini gösterebiliyor.

Türkiye, uzun yıllardır ithalat kompozisyonunda ara malı, hammadde ve yatırım malı ithalatının en az %80-85 dolayında yer kapladığı bir yapıya sahiptir. Bu nedenle, Türkiye ekonomisinin cari açık nedeniyle gördüğü hasar temel olarak kendi yan sanayisinde kendini göstermiştir.

Yüksek cari açık kısa vadeli sermaye ile fonlanıyorsa – ki Türkiye’deki durum da sıcak para girişi yoluyla budur - bir ülkenin para değerindeki ani düşüşlere karşı o ülkenin ekonomisini duyarlı bir hale getirir. Türkiye ekonomisi, doğrudan yatırım yoluyla uzun vadeli sermayeyi yeteri kadar çekemediği için yıllardır kısa vadeli sermaye (tasarruf) ile kendi çarklarını döndürmeye çalışmıştır. Bu süreci tersine çevirecek önlemleri de almamıştır. Önlemler konusunda da yıllar süren görüş ayrılıkları sözkonusudur.

Cari açığa karşı alınacak önlemlere karşı bir cephe faiz ve kur politikalarının değişmesi gerektiğini söylerken, diğer cephe maliye politikası ve mikro politikalar ekseninde gerçekleşecek yapısal reformlarla cari açık sorunuyla baş edilmesi gerektiğini savunmaktadır. Serbest piyasa koşullarında ve küreselleşme olgusu nedeniyle giderek güçlenen piyasalar karşısında merkez bankalarının gücü zayıfladığı için kur ve faiz politikalarıyla soruna kalıcı bir çözüm bulunması kanımca imkansızdır ve imkansızdı. Devreye, yapısal reform nitelikli politikalar girmeliydi. Ancak, populist politikalar, politik beceriksizlikler, yönetim zaafiyetleri, vs. gibi nedenlerle yapısal önlemler alınamadı. Türkiye, zaten bu gibi nedenlerle 1990’ları neredeyse her alanda kaybetti. Sonuç itibariyle, yıkılan, yok olan sektörleri ölmeden ayakta tutacak, teşvik edecek çeşitli yapısal önlemler devreye sokul(a)madı. Vergide , sosyal güvenlikte, bölgesel ve sektörel kalkınmada, iç tasarrufları arttırmada hiçbir şey yapılmadan geçen yıllar sonunda cari açık Ağustos 2011 itibariyle $75 milyar seviseyine oturdu. Dış ticaret açığı da $100 milyarı geçti.

Türkiye, ithalat yapmadan üretim yapıp ihracat yapamıyor. Dış ticaret açığının da hemen hemen yarısı enerji ithalatından geliyor. Diğer alanlarda da kendi sanayisi çökmüş durumda olduğu için ithalatı ikame edemiyor.

Özetle, cari açığın çözümü ne kurda, ne faiz oranında. Yani, kısa vadede çözümü yok. Büyümeyi yavaşlatıp, cari açığı küçültmeye çalışırken yapısal önlemler alınmaz ve reformlar yapılmazsa yazık ederiz ekonomimize. Hükümetin açıkladığı orta vadeli planda once büyümeyi yavaşlatmak ve bu yolla cari açığı daraltmak ve aynı zamanda yapısal önlemler almak da var ama yapısal önlemler kısmındaki detaylar çok önemli. Bu konuda kaybedecek vakit yok. Aksi takdirde, dünya krizden çıkar, biz yine genişleyen bir cari açıkla kalırız başbaşa.

Arda Tunca
(İstanbul, 17.10.2011)

http://www.dunya.com/cari-açık-çözüm-uzun-vadade_137378_haber.html

Wednesday, October 12, 2011

Global Ekonomik Mimari

Uzunca bir ara oldu. Zor geçen yaz ayları konsantrasyon bozukluğu yarattı yazı yazmaya karşı. İstedim ama olmadı. Şimdi, yine yazılarla başbaşayım. Yeniden başlamak için tuhaf bir yerdeyim. Ekonomi Bakanlığı’nın en üst katındaki kafeteryadan Ankara manzarası seyrederek yazıyorum bu yazıyı. Madem ki Ekonomi Bakanlığı’ndayız, ekonomi yazarak başlayalım yeniden.

Global finansal krizin anlık ve gelecek ile ilgili olası etkileri Ekim 2008’de, krizin en yoğun hissedilmeye başlandığı günlerde tartışılırken, krizden çıkışın V, W, U şeklindeki haflerden hangisine benzeyeceği merak ediliyordu. Krizden çıkış, bu harflerden hiçbirine tam olarak benzemedi ama en çok W harfine benzeyen bir sürecin ortaya çıktığı ya da çıkacağı artık söylenebilir.

Konut piyasasındaki sıkıntıların su üstüne çıkmasıyla başlayan kriz, hükümet müdahaleleriyle yatıştırılmaya çalışıldı. Banka gibi çalışmaya çalışan ama bankaların regüle edildiği şekilde regüle edilmeyen ve denetlenmeyen banka dışı finansal kurumlar – ki bu kurumların oluşturduğu sektöre “gölge bankacılık sektörü” deniyor - zaten global finansal sistemin hastalıklı olan yönünü temsil ediyordu. Nitekim, Lehman Brothers adlı dev Amerikan bankasının batışına kadar krizin oluşumu sadece izlendi. Lehman’ın batışı sonrası Keynes’in geri dönüşüyle hükümetler para musluklarını açarak aniden daralan piyasalara güven getirmeye çalıştılar. Dünyanın önde gelen merkez bankaları da küresel piyasalara ortaklaşa müdahale ederek likitide pompalamaya çalıştılar.

Hem hükümetlerin hem de merkez bankalarının piyasaya müdahalelerinin özel kesimin sermaye açığını bütçe ve kamu açığına dönüştüreceği ortaydı. Riskin ya da sorunun özel kesimden kamu kesimine transfer olduğu da biliniyordu. Pekiyi, ne oldu da sıkıntının yerinin değişmesi Ekim 2008’in etkilerini ikinci bir dibe doğru sürükledi bugün?

2011’in yaz aylarında, önce A.B.D.’nin ekonomik görünümü tarihinde ilk kez olumsuz olarak değerlendirilirdi ve ardından not indirimi geldi. Amerikan Doları’nın kısa vadeli faizi sıfıra yakın bir düzeyde olmasına rağmen temel ekonomik göstergeler normale dönüşü müjdeleyemedi. Bunun üzerine F.E.D., hazine bonoları alımıyla uzun vadeli faizleri de indirmek ve piyasalara güven vermek için harekete geçti.

Avrupa ise, krizin somut , rakamsal yansımalarını banka bilançoları ve kamu açıklarının milli gelire oranındaki yansımalarla görmeye başladı ve Yunanistan’ın borç yükümlülüğünü yerine getiremeyeceği ve bu riskin Yunan devlet tahvili ve bonosu taşıyan Alman, Fransız ve İtalyan bankalarını zora sokacağı korkusu sardı piyasaları.

A.B.D. ve Avrupa’daki sorunlar aslen Avrupa’nın giderek olumsuzlaşan ekonomik gelişmelere cevap verecek iradeyi ortaya koyamaması noktasında yoğunlaştı. The Economist dergisinin Ekim ayındaki bir sayısında kapağına taşıdığı konu da buydu. Küresel piyasalardaki olumsuz gelişmeler konusunda politikacıların hiçbirşey yapmaması durumunun devam etmesi halinde, gelişmelerden korkun diye bir mesaj veriliyordu derginin kapağında.

Şimdi, bütün bu gelişmelerden çıkarılacak felsefi tartışmalar var. Bu tartışmaları yapabilmek için önce sorunları/tespitleri felsefi yönden sıralamak lazım:

1. Piyasalardaki hareketlenmeler spekülatörlerin iştahını kabartıyor ve özeliikle finanasal derinliği olan piyasalarda spekülasyon saikiyle hareket eden aktörleri ön plana çıkartıyor. Spekülasyon, engellenmesi gereken bir ekonomik davranış biçimi mi olmalı? Evet ise, nasıl?

2. Hiçbir ekonomik model para ve maliye politikalarının uyumsuzluğunu desteklemezken, 17 üyeli Euro alanının tek bir merkez bankası ama 27 tane farklı hükümete sahip olması, para-maliye politikalarının A.B. içinde uyumlu bir şekilde yönetimini nasıl mümkün kılar? Üstelik, her bir Euro alanı ülkesinin merkez bankalarının bile Avrupa Merkez Bankası ile tam anlamıyla uyumlu olduğu söylenemezken.

3. Kürselleşmeyle beraber piyasaların çok güçlendiği bir süreç yaşanıyor. A.B. ile ilgili para-maliye politikaları uyumunun öneminden söz ederken dünya ekonomisi genelinde bırakınız para-maliye politikaları uyumunu, sadece para politikası açısından bile merkez bankalarının birbirleriyle uyumlu hareket etmesi kalıcı olarak nasıl sağlanacak? Böyle bir ortak harekete ihtiyaç var mı?

4. Merkez bankacılığının işlevleri, bağımsızlığı ve piyasalara yerinde ve zamanında müdahaleleri üzerine yıllarca yazılan ekonomik makalelerle geniş bir neşriyat oluşmuştu. Pekiyi piyasalar derinleşirken, merkez bankalarının müdahaleleri piyasaları etkileme gücünü kaybedecekse, merkez bankalarının bağımsızlığının ne anlamı kalacak?

5. Küreselleşmeyle güçlenen piyasaların ulusal ölçekteki kurumlarla yönetilmesi imkansızlığa doğru giderken ve mevcut uluslararası kuruluşların (Dünya Bankası, I.M.F., I.D.B., E.B.R.D., vs.) organizsyon şekilleri ve üstlendikleri misyon global düzeydeki ekonomik sorunlara çözüm bulamazken, yeni küresel ekonomik düzen nasıl bir uluslararası organizasyon şekli ve yeni misyonlar üstlenmiş uluslararası organizasyonlarla ele alınmalı?

John Maynard Keynes, 1. Dünya Savaşı sonrasında kendimizi ellerinde bulduğumuz uluslararası fakat bireyselci olan kapitalizmin bir başarı hikayesi olmadığını ve bu sistemi sevmediğimizi ama onun yerine ne koyacağımızı düşündüğümüzde aklımızın iyice karıştığını ifade etmişti 1933’te. Şimdi ise aklımız her zamankinden daha karışık ve 1933’tekinden çok daha kompleks olan global finansal mimarinin yerine neyin inşa edileceği sorusuna cevap bulmak çok çok daha zor. Üstelik de bu mevcut yapıyla 1802’de 1 milyar olan dünya nüfusu 1927’ye kadar geçen 125 yılda 2 milyara ve 1927’den 2011’e kadar geçen 84 yıllık sürede 7 milyara fırlamışken, ozon tabakasındaki delik büyürken, küresel ısınma nedeniyle pekçok canlı türü tehdit altındayken, 21. y.y.’nin sonunda dünya nüfusunun 14 milyar olması bekleniyorken ve hem gezegenimizi hem de medeniyetleri tehdit eden bunca olumsuzluğun ardında kapitalizmin çok önemli bir rolü varken yeni bir ekonomik düzen kurup küresel ekonomik sorunlara çözüm bulmak bugün çok çok daha zor ve kişisel kanaatimce imkansız. Ya mevcut kapitalizm başka bir şekilde ele alınacak ya da hiç bilmediğimiz bir alternatif yaratılacak. Bu olanların hepsi Das Kapital’de galiba anlatılmıştı.

Arda Tunca
(Ankara, 10.10.2011)

www.dunya.com/global-ekonomik-mimari_135770_haber.html