Pages

Wednesday, March 31, 2010

Dostlar

Bugün sohbet ettim dostlarımla. Hani şu, hayatta arkamıza bakmadan sırtımızı gönül rahatlığıyla dönebileceklerimiz var ya bir elin beş parmağını sayıları geçmeyen. İşte onlardan biriyle, birkaçıyla konuştum bugün. Söyleyecek hem çok şey var hem de hiç yok hayata dair onlarla. Söyleyecek birşey olmaması, onlarla konuşmadan da anlaşabilmenin gizeminde saklı. Hayatın sırlarını onlarla çözmeye çalıştım hep. Şanslıyım varlar diye. İçlerinden biri de dedi ki bugün "iyi ki hayatımda dediğim yegane gerçek insanlardan birisin sen, çok kıymetlisin". O halde bu ağır lafa Mevlana ile cevap vermekten başka çarem kalmıyor. Ben başa çıkamayacağım bu lafla.

Yaşam ve inandığım değerleri aşağıdaki dizelerde Mevlana anlatırken benim anlatmaya çalışmam ancak ve ancak abesle iştigaldir, hadsizliktir. Ha bu arada, bu şiiri de bana bir dostum göndermişti yakın bir zaman önce. Bu şiir, benden de hayatı tatmaya niyeti olan dostlara armağan olsun.

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.

Işığı gördüm, korktum.

Ağladım.

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.

Karanlığı gördüm, korktum.

Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...

Ağladım.

Yaşamayı öğrendim.

Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;

aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu

öğrendim.

Zamanı öğrendim.

Yarıştım onunla...

Zamanla yarışılmayacağını,

zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...

İnsanı öğrendim.

Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...

Sonra da her insanin içinde

iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

Sevmeyi öğrendim.

Sonra güvenmeyi...

Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,

sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu

öğrendim.

İnsan tenini öğrendim.

Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...

Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

Evreni öğrendim.

Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.

Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek

Gerektiğini öğrendim.

Ekmeği öğrendim.

Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.

Sonra da ekmeği hakça bölüşmenin, bolca üretmek kadar

önemli olduğunu öğrendim.

Okumayı öğrendim.

Kendime yazıyı öğrettim sonra...

Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...

Gitmeyi öğrendim.

Sonra dayanamayıp dönmeyi...

Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...

Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.

Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.

Düşünmeyi öğrendim.

Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.

Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek

olduğunu öğrendim.

Namusun önemini öğrendim evde...

Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;

gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el

sürmemek olduğunu öğrendim.

Gerçeği öğrendim bir gün...

Ve gerçeğin acı olduğunu...

Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da

“lezzet” kattığını öğrendim.

Her canlının ölümü tadacağını,

ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.

Olur ya ...

Kalp durur ...

Akıl unutur ...

Ben dostlarımı ruhumla severim.

O ne durur, ne de unutur ...

Arda Tunca
(İstanbul, 31.03.2010)

Thursday, March 25, 2010

Aşk ve Sevgiye Dair

Kısacık yaşamımızda sevmeyi sevmek üzerine kurulu olmalı herşey. Sevmek, en cezbedici sevgilisi olmalı insanın. Yaşamda kalıcı mutluluk için, güvende hissetmek için kendini, huzur bulmak için yaşamdan sevmeyi sevmek öğrenilmeli. Aslında, ruhunda var olanı ortaya çıkarmayı ve yaşama özenli bir sunumunu yapabilmeli insan. Aşık olmak nedir pekiyi? Tehlikeli. Kısa süreli. Yorucu ve temelsiz. Bir nevi hastalık. Saman alevi gibi birşey. Bir anda parlayıp, bir anda sönüveren. İnsana ızdırap çektiren, ızdırap bitince de geriye pek izi de kalmayan birşey. Garip yani ama düşülebiliyor tuzağına aşkın hayatta.

Aşkla sevgiyi ayırt edebilmek kolay mı? Kolay, evet. Sevginin nedeni açıklanabilir ama aşkınki pek de açıklanamaz yaşam boyu kişiliğimize hakim olan değer yargılarımızla ve yaşamdan aldığımız keyfe vesile olan şeylerle. Kısa bir süre için aşkın nedenini anlatabilsek de kendimize - ya da öyle olduğunu sansak da - aşkın beynimizdeki peçesi yırtılınca çıkıverir ortaya tüm yaşamın içinde açıklanabilir kıstaslara oturmadığı o vahşi ve herşeyimizi allak bullak eden duyguların. İşte böyle bir şeydir aşk ve sevgi.

Ben, sevmeyi sevmekten yana olanlardanım aşk yerine. Aşkın tuzağına düşmedim mi pekiyi hiç? Düştüm geçmişte ama zaten onu yaşadığım için yazdım bu satırları.

Şimdi, yine sevmek zamanıdır bana ve her yenisine uyandığım gün, bundan sonraki yaşamımın ilk günüdür.

Arda Tunca
(İstanbul, 22.03.2010)

Monday, March 15, 2010

Bir Bahar Gecesi


Deli midir nedir bu rüzgar,
Akşam akşam donduran beni,
Denizi de bulandırıp,
Dalga dalga köpürterek üstümüze salan.

İliklerine işliyor tabiat insanın.
Bir an uçuyor sanıyorum kendimi iki kadehin de sallantısıyla.

Derin, depderin bir uyku sarıyor bedenimi,
Şakıyan bülbül sesleri arasında.
Karşı tepe kucaklamış ayı,
Fidanlar, ağaçlar ekmiş üstüne.

Tam karşımızda sarararak batmakta ay ve
Çoğalmakta zifiri karanlığın içinde milyonlarca yıldız.

Önce derin bir nefes çekiyorum, kokluyorum serin akşamın
Taptaze kır kokusunu koyun çıngırakları eşliğinde.
Ve işte gitti el sallayarak ay,
Yarın gece tekrar görüşmek üzere.

Arda Tunca
(Assos, 26.04.1990)

Bilimin Felsefi Temelleri Üzerine Birkaç Soru

Her a priori önerme mutlaka analitik olmak zorunda mıdır? Her a posteriori önerme mutlaka sentetik olmak zorunda mıdır? A priori ve a posteriori önermenin kavramlaştırma çalışmalarını Kant yapıyor. Critique of Pure Reason’da geliştiriyor bu kavramları. Zaman içinde bilim metodolojisinin temel kavramları oluyor Kant’ın önermeleri. Yukarıdaki sorular felsefe dünyasını uzun zaman meşgul etmiş sorular. Mantıksal Pozitivistler (Logical Positivists) akımı Kant’a itiraz ederek tartışmaların odak noktasına oturuyorlar bir ara. Bu tartışmaları elverdiğince inceledim ama kafama takılan bir başka soru var ki buna cevap bulabilmiş değilim. Eğer her a priori önerme mutlaka analitik ise hem a priori hem de analitik nitelik taşıyan bilim disiplinleri gelişmeye ve yeni buluşlara kapanmış mıdırlar? Eğer bazı a posteriori ve sentetik önermeler zaman içinde tecrübeye dayalı kesinlik kazanmışlar ise zaman içinde a priori ve analitik hale dönüşebilirler mi? Bu çerçeveden bir analiz yapıldığında, örneğin analitik kimya, analitik fizik gibi dallar artık kesinleşmiş ve kalıplaşmış kurallar dizisiyle artık yeni buluş alanlarına sahip değil midirler?

Yukarıdaki tüm soruların temel tartışma noktası metot sorununu oluşturuyor ve tüm bilimlerin ortak tartışma temellerini atıyor. Yani, felsefe olmadan metot ve metot olmadan da bilim olmuyor. Bilimlerin yüzyıllar içinde ürettiği bilgileri günlük yaşamın içinden ya da ampirik değerlerle ifade biçimlerinden dışarı alıp kavramsal temellerini analiz etmeden bilim yapılamaz. Diğer bir ifadeyle, soyutlama yapmadan bilimsel kavram geliştirilemez ve doğanın kuralları tanımlanamaz. Kavram geliştirme gücü elinden alınmış her çalışma ise tüm bilimsel niteliklerini kaybetmiş demektir ve ampirik değerlerin ifade ettiği yeni gözlemler yapmaya olanak tanımaz. Kısaca, soyutlama olmadan somutlama olmaz.

Şimdi, bilimin diğer bir yüzüne dönecek olursak ve Newton’u biraz kurcalayacak olursak değişik bir manzara ile karşı karşıya kalıyoruz. Newton, yerçekimi kanununu bulan ve dünya bilim tarihine adını kazımış bir figür. 20. y.y. ortalarında Newton’un simya ile yoğun bir şekilde ilgilendiği ortaya çıkıyor. Hatta, Robert Boyle ile yazışmaları bulunuyor ve Newton, simya ile ilgilendiğinin kimse tarafından bilinmemesi gerektiğini ifade ediyor. Boyle’un bu konuda kendisinin sırdaşı olmasını rica ediyor. Simya, sadece değişik metallerin altın ve gümüşe dönüştürülmesi çabasının çok ötesinde bir kavram. Kendine göre bazı simgeleri, felsefesi olan ve bilimsel özellikleri olmayan ya da sorgulanan bir alan. Newton’u simya ile ilgilenmeye iten neydi?

Pekiyi, sosyal bilimler ile doğa bilimleri arasındaki çatışmanın felsefi temelinde neler yatmakta? Bu soruya en iyi cevapları Huxley, Snow, Auguste Comte ve daha pekçok bilim insanı cevap vermeye çalışmış. Sosyal bilim kavramının gerçekten bilim tanımına dahil edilip edilemeyeceği de ayrı bir tartışma konusu zaten. Aslında, sosyal bilim diye bir kavram var mı? Yani, iktisadın, hukukun bilimle bir ilgisi olabilir mi? Dünyanın her yerinde farklı ahlaki normlar yer almaktayken ve bu normlar farklı mekanlarda farklı zaman dilimleri içinde değişimler gösterebiliyorken bu normlara daynılarak belirlenen kurallar iktisadı, hukuku nasıl bilim yapabilir? Sosyal bilimler, ancak ve ancak bilimin bazı metotlarını kullanarak ve mümkün olduğunca içselleştirerek yerel normlara uygun kurallar geliştirebilir. Globalizasyon dahi bu yerel normları en azından henüz yeterince ortadan kaldırabilmiş değil. Bu noktada, globalleşmenin tarafında ya da aleyhinde olmak gibi bir tartışmayı da ortaya koymaya çalışmamaktayım. Sadece bilimsel metotlar ve bu metotların sosyal bilimler ve doğa bilimleri arasındaki çizgiyi ne ölçüde incelttiği ya da kalınlaştırdığı konusunda sorular üretmekteyim. Bu soruların sonu da pek gelmiyor elbette ki ve tüm bu sorular aslında hala kesin cevapları bulunmuş sorular da değil. Şimdilik hepsi, sıkı birer beyin jimnastiği olanağı sunmanın ötesine pek geçemiyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.02.2008)

Baharın Ezgisi

O yüksek dağın ardından,
İnce, uzun topraklı yolun üzerinden geçiyor insanlar.
Akıllara takılmış sorulara, cevabı bulunamayan düşüncelere
deva oluyor o yolun geçtiği yemyeşil,
yüksek dağlar.

Kilometrelerce uzaktan birisini bekliyorum gelmesini istediğim;
denizin üstünde, o karşı adaya uzanan
burnun civarından, oradaki beyaz badanalı evden.

Kapkara olmaya yüz tutmuş yağmur yüklü bulutlar geliyor
yüksek dağların ardından, hızla.
Sarı, yeşil, binbir çeşit renkli kır çiçekleri
ve güzelim baharın koyun sürüleri.

Plaktaki sevgi şarkısı, köpeklerin dinmeyen uğultuları,
kuşların cıvıltıları.
Güzel bir ot kokusu geliyor burnuma,
çektikçe açılıyor içim,
yağmur gelirken o serin rüzgarla.

Hele bir de denizen kendisini çekmeye başlayan kokusu da eklenmiyor mu,
çıldırıyorum, deliriyorum işte o zaman.
Ama, aklım hep o yolun geçtiği yüksek dağlara taklıyor
durmadan.

Düşünüyorum da, neler hayal etmiştik, neler bulduk şu beklediğimiz yaz günlerinden,
burnun ucundaki beyaz badanalı evden
ve çözemediğimiz insan sürülerinden.

Arda Tunca
(Assos, 24.04.1990)

Friday, March 12, 2010

Uygarlığın Çelişki Dolu Yolları

İktisat bilimiyle ilgilenen pek çok insan ister istemez 1750'lerde başlayan sanayi devrimiyle ve 1789'da patlak veren Fransız İhtilali ile ilgilenmek durumundadır. Çünkü, Adam Smith ile başlayan iktisat bilimi nasıl ki 14. ve 15. yüzyıllarda başlayan Rönesans hareketlerinin üretim biçimlerini ve sosyolojik yapıyı değiştirmesi sonucu ortaya çıkmışsa, daha sonraki yüzyılların iktisatçıları da bu iki kritik olayın etkilerini yaşayarak ürünlerini vermişlerdir.

Bu, iddiasız ve tarihin insanın tüylerini ürpertecek kadar heyecan verici derinliğine göre çok dar kapsamlı kalan derlemeye bazı örnek olaylarla başlamak daha ilginç olacaktır sanırım. 1492 kitabının yazarı Jacques Attali'den alıntı yapacak olursak, 1436 yılında Avrupa'nın 150,000 nüfusu aşan üç kenti olarak İstanbul, Napoli ve Roma bulunmakta, aileler çocuklarına eğitim vermenin önemini yeni yeni anlamaya başlamakta, Portekiz her yıl Afrika topraklarından 10.000 dolayında köleyi kendi topraklarına getirmektedir. Ayrıca Yahudiler, Katolik krallar tarafından İber Yarımadası topraklarından göçe zorlanmaktadır. Ortaçağın bu kapkaranlık ve leş kokan havası, 1435'te matbaanın bulunması, optikte ilerlemeler kaydedilmesi, ilk kan naklinin gerçekleştirilmesi, logaritmik fonksiyonların ve cebirin ticarete yardım etmesi amacıyla İtalya'da matematik biliminin ilerlemesiyle, mimarinin günümüze kadar gelen şaheserler yaratmasıyla biraz olsun temizlenmektedir.

Bu hava temizliği daha uzun yıllar Avrupa'yı etkisi altında tutan fırtınalı yıllarla zaman zaman tüm dünyaya rahatsızlık verecek boyutlara da ulaşacaktır. Çünkü Avrupa, batı kavramını yaratırken doğu kökenli Hıristiyanlığı bile Avrupa'lı yapmaya çalışmakta ve bunun bedelini de Müslümanlar, Yahudiler ve Afrikalı köleler ödemektedir. Matbaadan buhar makinesine, buhar makinesinden atoma ve atomdan günümüz iletişim teknolojilerine uzanan medeniyet yolu sancılı geçmektedir. Adına pek çok iktisadi teorilerin üretildiği, sömürgeciliğin üzerine kurulan ve adına katliamlar yapılan önemli bir kavram çıkardı ortaya batı dünyası: Gelişme.

Aynı dönemlerde doğu, Osmanlı'nın yayılmacı politikasıyla batı için büyük bir tehlikeydi. Ancak, bu tehlike sayesinde Bartolomeo Diaz Ümit Burnu'nu döndü. Yarı Yahudi ve Cenova'lı dokumacı ve denizci Cristobal Colombus Karaipler'e giderek yeni bir kıtayı keşfetti. Derken, Amerigo Vespucci bu yeni dünyaya adını verdi. Magalhaes (Macellan) ise dünyanın çevresini dolaştı. Bütün bunlar olurken çeşitli düşünürler de boş durmadılar Avrupa'da. Sir Josiah Child, sömürünün iktisadi analizini yaptı ve yeni dünyayı sömürmenin Hindistan'ı sömürmekten daha avantajlı olduğu sonucuna ulaştı.

Avrupa, İstanbul'un fethiyle başlayan Yeni Çağ'ı matematikçilerle, kaşiflerle, tüccarlarla, sanatçılarla ve diplomatlarla karşıladı. Yani, yeni yorum getirdiği ve kendi ürettiğini düşündüğü eski kavramlarla. Ama bunları yaratanları da unutmayarak ya kıtadan kovdu ya da işine yarayanları sömürdü. Sonradan kendi yarattığı düşünürlere kendini savundurdu. Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu'nu yazarak herşeyin doğuda başladığını kabul etti ama, yine herşeyin en yüksek medeniyet düzeyine ve ussal biçime Avrupa'da ulaştığını iddia etti. Belki çarpık taraflarıydı bunlar Avrupa'nın ama demokrasiyi Toplum Antlaşması ile teoriye oturttu J.J. Rousseau. İnsan Zekasının İlerlemeleri Üzerine Tarihi Bir Tablo Taslağı'nı ise Condorcet kaleme aldı. Fermat da sayılar teorisiyle uğraştı 1600'lerde. Retorik, tarihinin en şaşalı dönemini yaşarken, G.F. Handel ve J.S. Bach ile son bulan Barok müziği, Viyana'da J. Haydn, W.A. Mozart ve L.V. Beethoven'e teslim etti popülaritesini. Fakat, bunlara hiçbir katkısı olmadı doğunun. Oysa herşey oralarda başlamıştı. Belki ispat edememişti eski Anadolu atomistleri atomun çekirdek yapısını bugünkü anlamda bilimle ama, kendi çağına göre batının bilimine eşdeğer ürünleri daha 2.000 yıl önce koymuştu uygarlık dünyasının parlayan güneşi altına.

Eflatun (batının isimlendirmesiyle Platon) yazmasaydı Devlet'i, Homeros dolaşmasaydı Anadolu topraklarında ve İlyada ile Odysseia'yi bırakmasaydı miras, ve hiçbir şey düşünmeden geçirseydi vaktini Aristo, ne Newton'un kafasına düşen elmanın bir anlamı olurdu ne de Einstein'ın yüksek zekası eğlenecek bir E=m.c2 formülünü bulurdu binlerce fizikçiyi yıllarca meşgul edecek.

Bütün bunları düşününce soruyorum kendime. Acaba, nerede, ne zaman ve nasıl sonlanacak insanın kanla, sopayla, tüfekle ve beyniyle süren binlerce yıllık mücadelesi. Ve ne zaman düşünmeyecek geleceğin hangi karanlıklara gebe olduğunu? Ve ne zaman öğrenecek kendi yarattığı canavarlara esir olmadan sürdürmeyi daha kimbilir kaç bin yıl sürecek hikayesini.

Arda Tunca
(İstanbul, Haziran 1993)

Thursday, March 4, 2010

Oktay Hoca


Yanlış hatırlamıyorsam Kabataş'ta 2 Fen B'de iken Oktay Hoca bir gün sınıfta kaç kişinin dolma kalemi olduğunu sordu. Herkes, okulda mecburen bir dolma kaleme sahip olduğu için parmak kaldırdı. Yani, herkesin dönem ödevlerinde kullanmak için bir dolma kalemi vardı öyle ya da böyle. Oktay Hoca devam etti. Bu defa, kimlerin mecburiyetler dışında dolma kalemlerini kullandığını sordu. Sınıfta pek parmak kaldıran olmadı bu soru üzerine. Hoca, dolma kalem kullanmanın medeniyet tarihi ile bağlantılarına girdi bu durum karşısında. Medeniyetin yazıyla ivme kazandığını, bilimin üretilip, arşivlenip, kavramlaştırıldığını ve bu sayede insanlığın ilerlediğini dile getirdi. Bilgiler arşivlenirken de bunun kurşun kalemle olmadığını ve mürekkepli kalemle gerçekleştiğini ve mürekkepli kalemin 20 y.y.'daki şeklinin dolma kalem olduğunu anlattı sınıfa. Ancak, dolma kalem kullanmamız gerektiği yönünde bir tavsiyede de bulunmadı sınıfa. Bu tavrıyla, eminim ki pekçok insan o dersi izlese Hoca'nın öğretmenlik-eğitmenlik görevini eksik yapmış olduğunu söyleyebilirdi. Oysa, bize anlattıklarının temelinde edebiyatın toplumların üstünde sahip olabileceği güçten tutun da bilimin en temel unsurlarından bilginin kavramlaştırılmasına kadar herşey vardı dolma kalem başlığı altındaki konuşmada. 2 Fen B'deki diğer arkadaşlarımı bilemiyorum ama ben bugün neredeyse sadece dolma kalem kullanıyorum.

Oktay Hoca çok derin bir kişilikti sınıftaki duruşuyla. Herşeyi alenen söylemez, ama verdiği mesajları çok çarpıcı örneklerle ve hep felsefi boyutuyla vurgulardı. Bizler de büyük bir zevkle dinlerdik Oktay Hoca'yı derslerde. Ancak, içimizde bugün bile ukte kalmıştır ki hiçbir fırlamalık girişimimiz başarılı bir sonuç vermemiştir Oktay Hoca'nın derslerinde. Ne zaman bir teşebbüste bulunsak, Oktay Hoca konuyu farklı bir zemine çeker, mesajını verir ve tüm hevesimizi kursağımızda bırakırdı. Kısaca, hiç yemedi hiçbir tuzağımızı. Çaktırmadan cinsellik üzerine sohbet açmaya çalıştığımızda, ertesi derste Yahya Kemal'in Vuslat şiirini bulduk önümüzde. Öğrendik ki meğer herşey öyle bir incelikle anlatılabilirmiş ki edebiyat yoluyla, bizim gülmeye kalktığımız şeyler üzerine Yahya Kemal oturup uzun uzun bir şiir yazmış. Zaten, edebiyat kitabındaki tonla şiiri çözümlemeye çalışırken bir de sınıfta şamata yapmaya kalkıp karşımızda Vuslat'ı bulunca fırlamalık yapmaya halimiz de kalmıyordu tabii. Sen misin fırlamalığa teşebbüs eden!

Kalafat ile malafat kelimelerini de karıştırıp yine bir fırlamalık girişiminde bulunduğumuzda da Türk Edebiyatı'nda argonun da ayrı bir yeri olduğunu ve iki ciltlik bir argo sözlüğü ile ses benzerliği olan ama anlamları birbirinden çok farklı kelimelerle oynanarak edebi eserler verilebileceğini öğrendik. Daha sonra, edebiyatta küfürün ve argonun kullanımına ilişkin sayısız örnek ertesi derste aynı Vuslat örneğinde olduğu gibi önümüzdeydi: Tahrib-i Harabat, Takib-i Tahrib-i Harabat, Neyzen Tevfik, v.s.

Yani, eğer bir grup öğrenci Oktay Hoca'ya hala kızgınlık duyuyorsa, Oktay Hoca'nın derslerinde doya doya tadını çıkartarak fırlamalık yapamadığındandır. Bu ve daha pekçok başka nedenledir ki Oktay Hoca'yı hiçbir kalıba oturtamamıştır 27 yıl boyunca Kabataş'lılar. Ne zaman sınıfı Hababam Sınıfı'na çevirmeye çalışsa, derin bir felsefi konuşmayla ama hep en yalın bir anlatımla kös kös alması gereken dersi alıp sırasına oturmuştur öğrenci. Oktay Hoca, hiçbir kalıba oturtulamadığındandır ki öğrenci bir lakap da bulamamıştır kendisine uyacak. Oktay Hoca da hep "varsa birileri söylesin ama ben, bana takılmış bir lakap hiç duymadım" demiştir. Kendisi, biz öğrencilerine biraz inanıyorsa söyleyelim ki biz de hiç duymadık Hocam.

İşte bu kalıplara sığmayan ve bu nedenle kendisine öğrencilerinin bir lakap takamadığı Oktay Hoca'mızı bir kalıba girmiş olarak gördüğümüz tek durum, okul bahçesindeki heykel olmuştur. Ama, yukarıdaki satırlar o heykelin orada neden durduğunu çok az da olsa anlatmıyor mu acaba?

Oktay Hoca'ma en içten saygı ve sevgilerimle.

Arda Tunca
(İstanbul, 18.08.2009)