Pages

Friday, February 26, 2010

Marvin Jones - Erdal İnönü

2007'nin sonbaharında Erdal İnönü'yü kaybetti Türkiye. İsmet İnönü'nün oğlu olması, bir dönem dışişleri bakanlığı, başbakan yardımcılığı yapmış olması gibi vasıflarının çok üstünde olan bir vasfı vardı Erdal İnönü'nün. O da bilim adamlığı idi. 300 Yıllık Gecikme adlı kitabını okurken Osmanlı'nın bilimde geri kalmışlığını nedenleriyle çok aydınlatıcı bir biçimde ele aldığını görmüştüm. Batıda akademilerden üniversitelere geçiş sürecini ve İngiltere'de Royal Society'nin nasıl ortaya çıktığını ve bilimin önce doğayı tanımlayıp bilimsel kavramları hangi metodlarla yarattığını ve bilimsel tasnif ile bilginin kavramlaştırılarak nesilden nesile nasıl aktarıldığını çok öğretici bir tarzda ortaya koyuyordu.

1994'te Berkeley'e gittiğimde ve Marvin Jones ile tanıştıktan sonra öğrenmiştim aralarındaki dostluğu. 1940'ların sonunda Ankara'da Erdal İnönü Piyade Okulu'nda askerliğini yaparken tanışmışlar. Ben de bu şaşırtıcı dostluğu bir mektupta iletmiştim İstanbul'a. Annem de Erdal İnönü'nün Anılar adlı kitabını yollamıştı bana Marvin'e iletilmek üzere. Yıllar sonra da ben, Marvin'in bana gönderdiği bir fotoğrafı Erdal İnönü Beşiktaş'taki Kabalcı Kitabevi'nde kitaplarını imzalarken kendisine götürmüş ve içinde Marvin ve Erdal İnönü'nün yan yana yer aldığı bu fotoğrafı göstermiştim. Fotoğrafın üzerinde 26 Nisan 1949 yazılı. Ankara'da, sanırım Genel Kurmay Başkanlığı'nda çekilmiş fotoğraf. Çok sayıda subay var uzun bir toplantı masasının etrafında. 1950'de Kore'ye asker gönderdiğimize göre, askeri açıdan hareketli günler olmalı Ankara'da fotoğrafın çekildiği günler. Marvin de hep anlatırdı bana Kore'ye gidecek Türk subaylarına nasıl mülakat yaptığını.

Çok ilginç bir hayat hikayesi vardı Marvin Jones'un. Klu Klux Clan üyesi ve okuma yazma bilmeyen bir anne ve babanın çocuğu olarak Bloomington, Indiana'da doğmuş. Fakirlikten evlerinde yakacak odun bulamadıklarında masa ve sandalyelerin ayaklarını parçalayarak soba yakarlarmış. Evlerinde soğuktan donan tabakları raflardan söküp alamadıkları bile olurmuş bazen. Indiana Üniversitesi'nde burs imkanı sadece Türkçe okumak konusunda yakalayabildiği için mecburen Türkçe okumuş. 1800'lerin sonlarında İstanbul'da yaşamış ve Bebek'te oturmuş olan ve ilk Türkçe-İngilizce/İngilizce-Türkçe Redhouse sözlüğünü yazan bir Amerika'lı hocalarından biriymiş. 2. Dünya Savaşı'na gönüllü olarak katılmış ve yanağına aldığı bir şarapnel darbesiyle kurtulmuş savaştan. Pentagon'da mülakata girip 1948'de Truman Doktrini ile Ankara'ya gönderilmiş. Türk ve Amerikan hükümetleri arasında tercümanlık görevi yapmış. İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığındaki dönemde Ankara'da keyifli süren hayatı, 1950'de Adnan Menderes'in iktidara gelmesiyle bozulmaya başlamış. Hatta, 1960 yılında Adnan Menderes'in asılmasına Türkiye adına üzülmüş ama Adnan Menderes adına hiç üzülmemiş. 1952'de Türkiye'den Ankara'da havaalanında omuzlara alınarak uğurlanmış.

Ülkesine döndükten sonra Indinana'da bir radyo programına katıldığında Türkiye'nin bir on yıl kadar daha 1923 yılından beri süregelen gelişme hamleleriyle yoluna devam etmesi durumunda Orta Doğu ve Avrupa'nın kesinlikle süper gücü konumuna geleceği iddiasında bulunmuş ama 1950'li yıllar boyunca ümidi hep kırılmış Türkiye için. Princeton Üniversitesi'nde Almanca üzerine doktora yaparken Einstein ile tanışmış.

Arada Türkçe konuştuğumuzda "tahtelbahir, hicap duyarım efendim, filhakika" gibi ifadeler kullanırdı bana. Ayaklı bir Türkçe lügat gibiydi. Savaş sırasında siperlerde bile boş zaman yakaladığında Türkçe kelimeler çalıştığını anlatırdı. Dünyaya Amerika'lı olarak gelmese Türk olarak gelmeyi tercih edeceğini söylerdi. Evinin her yeri Türkiye'den taşıdığı eşyalarla ve Türkiye fotoğraflarıyla doluydu. Her pazarı sabahtan akşama kadar evinde edebiyat, felsefe, tarih sohbetleriyle ve muhteşem akşam yemekleriyle geçirdim Berkeley'de kaldığım iki yıl boyunca. Unutulmaz bir yeri oldu Marvin Jones'un yaşamımda ve anılarımda. Kolay rast gelinecek bir insan değildi.

O gün, Kabalcı Kitabevi'nde elimdeki fotoğrafı gösterdiğimde çok zorlanmıştı Erdal İnönü o günleri hatırlamakta. Kendisi de zamanında bilimsel çalışmalar için Berkeley'de bulunduğundan ilgisini çekmişti benim böyle bir fotoğraf ile kendisine yaklaşıp sohbet etmem. Anılarını anlattığı serinin üçüncü kitabını hem kendim hem de Marvin için imzalatmıştım o gün. Mayıs 2001 idi o zaman.

Marvin'e kitabı gönderdiğimde çok mutlu olmuştu. Sanırım Mayıs 2001'de aldığım Erdal İnönü imzalı kitabı yılın sonuna doğru ancak postalayabilmiştim Marvin'e. Bana, "bu yıl aldığım en güzel yılbaşı hediyesiydi" dediğini hatırlıyorum telefonla aradığımda kendisini. Kitabı bu kadar geç postalamamın da biraz da komik bir nedeni var. 2001'in Şubat'ında Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ağır ekonomik krizi patlamıştı. Herkes işten çıkartılıyor ve ben de "sıra bana ne zaman gelecek" diye bekliyordum. Osmanlı Bankası'nda çalışıyordum o zaman. Masrafları minimuma indirmiş durumdayım. Bu ortamda, nasıl olsa bir ara gönderirim kitabı diyerek 2002'nin yılbaşında postaya ancak verebilmiştim kitabı ekonomik kriz biraz hız kesince.

Kasım 2005'te önce Marvin Jones öldü. 2007'nin sonbaharında da Erdal İnönü öldü. Bu elli yılı aşkın dostluktan da bana bu anılar ve bir de siyah-beyaz bir fotoğraf kaldı.

Huzur içinde yatsın her ikisi de.

Arda Tunca
(İstanbul, 02.02.2008)

Tuesday, February 23, 2010

Shakespeare & Company

Yıllanmış saman kağıtlarının tozla karışık kokusu zeminin eskimiş ahşap kokusuyla karışıyor. Her taraf kitap dolu. Tüm raflar tüm duvarları kaplıyor ve tavana kadar uzanıyor. Orta yaşlı bir kadın elinde bir listeyle dolaşıp, merdivene çıkıp kitaplar yerleştiriyor raflara. Bazı kitapları da dükkanın kasasının yanında tasnif edip birşeyler söylüyor kasada duran genç adama. İki yıl boyunca müdavimi oluyorum bu kitapçının. Herşeyiyle değişik bir mekan. Telegraph Avenue ve kültürüne çok uyuyor kitapçının salaş havası. James Joyce bir farklı öneme sahip burada. Kitapçının girişindeki tabelada bazı şehirlerin isimler var: Paris, Bogota, Berkeley,...

1996'yı 1997'ye bağlayan yılbaşı için Paris'teyim. Cenevre'de yaşadığım iki yıllık hayatımın ilk günleri. Son derece soğuk bir kış. Her yer donmuş durumda adeta. Saint Michael Bulvarı üzerinde, Jardin Luxembourg'un büyük giriş kapısı önündeki sokak çeşmesinin donmuş suları hayrete düşürüyor beni. Su, akarkenki haliyle buz kütleleri halini almış. Notre-Dame Kilisesi civarına geldiğimde, önünde kitaplar olan bir yer, üzerindeki sarı tabelası ve tabelanın üzerinde yer alan şehir adlarıyla dikkatimi çekiyor. Bir yerden tanıdık geliyor bana. Kendimi Berkeley'de gibi hissediyorum kitapçı ile aramdaki mesafe kısaldıkça. Tabeladaki isim heyecanıma heyecan katıyor. İki yıl boyunca Berkeley'de, eskimiş ahşap tabanını bolca aşındırdığım kitapçıdan başkası değil burası: Shakespeare & Company.

Kitapçının içine girdiğim anda yine tavana kadar çıkan kitap rafları ve eskimiş kağıt kokan hava büyülüyor beni. Yaşlıca bir adam oturuyor bir köşede. Amerikalı olduğunu anlıyorum ilk konuşmasında. Sohbet ediyorum kendisiyle. Koca rafların önünde deri koltuklar. Dükkana giren insanlar raflardan kitap alıp inceliyorlar koltuklara kurulup. Fotoğraflar çekiyorum içeride. Ortalıkta dolaşıp, kitapları raflara yerleştiren, kitapları tasnif eden adamın adının George olduğunu öğreniyorum sohbet sırasında. 1951'de açmış kitapçıyı. Daha önceden yine Shakespeare & Company adıyla kitapçının sahibi olan Sylvia Beach'in anısına aynı adı vermiş kitapçıya. Birkaç kitap alıyorum ve çıkıyorum.

İlerleyen günlerde araştırıyorum kitapçının hikayesini ve her okuduğum satırda yüzüm kızarıyor. Nereden bilebilirdim ki Sylvia Beach, James Joyce, Ernst Hemingway, Gertrude Stein, Ezra Pound gibi isimleri ağırlamış o kitapçıda ve James Joyce'un Ulysses'inin ilk basımını yapmış Shakespeare & Company olarak. Ve hatta, yine nereden bilebilirdim ki kendini George diye tanıtan adam meğer George Whitman imiş ve Shakespeare & Company'yi açarken City Lights Bookstore'un sahibi Lawrence Ferlingetthi'den ilham almış. Üstelik, yakın dostlukları olmuş bu ikilinin ve San Francisco'daki Beat Akımı üyesi bir şair ile George Whitman'ın kesişme noktası olmuş Paris'teki bu kitapçı. Derken, James Joyce meraklısı başka insanlar dünyanın az sayıdaki başka yerlerinde açmışlar birer Shakespeare & Company birbirlerinden bağımsız olarak.

North Beach/San Francisco'daki City Lights Bookstore'a koştum 1998'deki San Francisco gezisinde. Lawrence Ferlingetthi'yi de çok görmüştüm 1994-96 arasında Berkeley'de yaşarken. Ancak, farkında değildim bu adamın öneminin ve temsil ettiği şiir akımının.

Elimdeki kitap Beat Akımı'nın temsilcileriyle yapılmış söyleşileri içeriyor. Lawrence Ferlingetthi de kendisiyle söyleşi yapılanlardan biri. Büyük bir keyifle ve hem Berkeley'i hem San Francisco'yu hem de Paris'i hissederek okuyorum kitabı. Arada da internetten bağlanıp KPFA adlı radyo kanalını dinliyorum Berkeley'den yayın yapan. Beat temsilcilerinden Kenneth Rexroth'un kurduğu sol görüşlü bir radyo kanalı. Galiba kendimi şanslı hissetmeliyim tüm bu anlattıklarımı yaşadığım ve hissettiğim için. Hayatın tadı artıyor böyle şeylerle işte.

Arda Tunca
(İstanbul, 05.09.2009)

Bilim ve İnanç

Ünlü iktisatçı Keynes, Newton'un dini inançlarıyla ilgili konularda yazdığı yazılara Cambridge'te çalıştığı yıllarda ulaşır. Bu yazıları yorumlar ve Newton üzerine uzun bir konuşma hazırlar. Newton'un simya ile ilgilenmiş olmasının nedenleri zaten kafamı yeteri kadar meşgul ederken bir de bu din meselesi çıktı şimdi üzerinde derin derin düşünecek.

Bilim tarihine yön vermiş bilim insanlarının pekçoğunun dini inançlarının güçlü olması bir hayli ilginç ve düşündürücü geliyor insana. Bilimin bittiği yerde açıklanamayan doğa olaylarına rast geldiğimizde bilimin bittiği noktadan sonrası için Tanrı'ya inanç fikrini mi başlatmalıyız? Pekiyi, bugün bilimin açıklayamadıkları bir gün açıklanabilir olduğunda Tanrı inancı bitecek mi ya da Tanrı'ya inancın başladığı nokta daha uzaklarda bir yerlere mi ittirilmiş olacak? Bilim ilerledikçe Tanrı inancının başladığı nokta ileriye, bizden uzağa ittirildikçe yaratılış kavramının var olduğunu ama yaratılıştan sonra evrimin devreye girdiğini mi kabul edeceğiz?

Newton, İncil'i inceleyerek fizik bilimiyle İncil'de yazanlar arasında bir terslik, tutarsızlık bulamadıysa Katolik Kilisesi'nin kendisinden önce yaşamış Kopernik ve Galileo gibi bilim insanlarının heliosentrik evren modelini reddedişini nasıl yorumladı acaba? Büyük bir merak içindeyim bu konuda. Newton'un biyografisini yazmış çok iyi bir kitap bulmalıyım sanırım. Ancak, yine de bu sorulara cevap bulabileceğimi sanmıyorum doğrusu.

Newton ile ilgili bu meraklarımı Aydınlanma Çağı'nı da işin içine katarak yeni bir boyuta da atlatabilirim. Bu noktada, bugüne kadar öğrendiğim tüm batı felsefesini doğru bir felsefe olarak gösteren bilgiler çöküyor aslında. Aydınlanma adı verilen dönem, bilimin geliştiği, insanoğlunun evreni inançlar yerine bilimsel deneylerle açıklamaya giriştiği bir dönem oldu. Bu bilimsel bilgi, daha sonra ekonomi adı verilen sosyal bir mekanizmayla (ya da olguyla) yanlış bir varsayım ve kurgu içinde kullanıldı. Doğaya hükmeden insan, sonunda doğayı katletti. İnsanoğlu aydınlandı ama sahip olduğu motivasyon, Homo Economicus'u pek de aydınlıklara çıkartacak türden olmadı. Çevreyi katleden insan bugün yaklaşık ikibuçuk milyar insanı da fakirlikle başbaşa bıraktı. Bu sonuç, kapitalist bir gelişme sürecinin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Yani, batının tüm dünyada hakim kıldığı bir düzenle. Heidegger de tüm batı felsefesini temelsiz olarak nitelendirdi. Daha önce başka bir yazıda sorduğum gibi bu kez başka bir cepheden gelerek yeniden soruyorum: Heidegger'in kafasındaki felsefe modeli 2.000 sene önce, yani daha işin başındayken kurgulansaydı bugünün felaketlerini yaşamaz mıydık? Ya da insanoğlu kendi kendini yok etmeye programlanmış bir varlık mı? Biz böyle olmadığımızı düşünerek medeniyet kisvesi altında birşeyleri fazla mı zorluyoruz aslında?

Tüm sorularıma cevap alabileceğim bir kaynağım olsa da anlatsa bana herşeyi keşke. Ben bu soruları sorarken ve cevapları alabileceğim tek bir kaynak ararken farkında olmadan Tanrı'yla mı sohbet ediyorum yoksa?

Arda Tunca
(İstanbul, 03.01.2010)

Thursday, February 18, 2010

Valentino Achak Deng


Valentino Achak Deng: Güney Sudan'ın Marial Bai şehrinden çıkıp A.B.D.'nin Atlanta kentine uzanan uzun ve çok külfetli bir yaşam hikayesinin adı. Uzunca bir kitaptı Valentino Achak Deng'in Dave Eggers tarafından romanlaştırılmış otobiyografisi. Sanırım Sudan'da iş için ve az da olsa vakit geçirmiş olmanın da etkisiyle bir hayli derinlerine dalabildim romandaki betimlemelerin.

Şu anda iktidarda olan Omar al-Bashir adındaki diktatörün dayattığı İslami rejimin güney Sudan'da yaşayan Hıristiyan nüfusu baskı altına alması sonucu mülteci konumuna düşen küçük bir çocuğun çok acı bir hikayesi Valentino Achak Deng'in yaşam hikayesi. Dinka kabilesi üyesi bir aileden gelmektedir Valentino ve "Eylül Yasaları" adı verilen ve başkent Hartum'un tüm ülkeye şeriat düzenini getirip, Güney Sudan'a bir nevi özerklik veren 1972 tarihli Addis Ababa Antlaşması'nı yok saymasıyla ülke karışmaya başlar. Karışıklık, Hıristiyan köylerine murahaleen adlı hükümete bağlı milis güçlerin saldırmasıyla ve direnişçi Sudan Halk Bağımsızlık Ordusu'nun (Sudan People's Liberation Army - SPLA) bu saldırılara karşılık vermesiyle tırmanır ve önüne geçilmez bir hal alır. Hartum'un amacı, şeriatı dayatmaktır Hıristiyan Sudan'lılara. Bu saldırılar başladığında Marial Bai'ın çocukları şehirden kaçmaya başlarlar. Hem de arkalarına ve geride bıraktıklarına bile dönüp bakma fırsatı bulamadan. Aile fertlerinin bu saldırılardan sağ çıkıp çıkmadıklarını bile bilmeden üstelik kaçarlar. Yaşam riskinin en üst düzeyde olduğu bir ortamda ve yeni saldırıların korkusuyla Etiyopya'ya doğru yürüyüşe geçerler. Bu tehlikeli yolculuk, Gilo Nehri'ni aşarak Pinyudo şehrine ulaşmalarıyla son bulur. Uzun yolculuk sırasında Etiyopya'nın çok güzel bir ülke olduğunu, orada güzel yerlerde yaşayacaklarını, iyi bir eğitim alabileceklerini hayal ederler. Yol boyunca çocukların sayısı yeni katılımlarla yüzlerle ifade edilecek düzeye ulaşmıştır.

Etiyopya'ya vardıklarında karşılaştıkları manzara da moral bozucudur. Tam bir hayal kırıklığı yaşamaktadır yüzlerce çocuk Etiyopya'ya vardıklarında. Bir perişan ülkeden başka bir perişan ülkeye gelmişlerdir. Birleşmiş Milletler'in mültecilere yardım programından faydalanırlar Pinyudo'da. Burada da Etiyopya askerleri rahat bırakmazlar mülteci kampında yaşayan bu çocukları. Etiyopya ordusu, Birleşmiş Milletler mültecilerini ülkelerinden atmak için harekete geçer. Çocuklar sarı hummadan, sıtmadan kırılmaktayken ve bu hastalıklar nedeniyle sayıları azalarak hayatla mücadele etmekteyken bir uzun yolculuk daha başlar; yine yürüyerek. Bu defa Kenya'ya.

Kenya'ya uzanan bir başka tehlikeli yolculuk, Kakuma'da son bulur. Yıllar sürecek bir yaşam beklemektedir kendilerini Kakuma'da, yine Birleşmiş Milletler mülteci kampında. Ailelerinden hiçbir haber yoktur. Bir günde terk ettikleri hayatlarındaki tüm tanıdıkları insanları değil yeniden görebilmek umudu taşımak, haklarında hiçbir şekilde haberleri dahi olamamıştır yıllarca. Kendi yaşamlarının derdindeyken, dünyadan kopuktur çocuklar. Belli bir düzeyde eğitim görebilme olanağını Kakuma kampında bulurlar. Ancak aynı günlerde, tepelerinden geçen uçakların kendilerine gıda maddeleri atacaklarını düşünerek peşinden koşmaya başlarlar uçakların. Üzerlerine bomba yağar gıda yerine. Sekiz arkadaşlarını kaybederler böylece. Vitaminsizlikten, eksik beslenmeden perişan durumdadırlar. Sonunda, A.B.D., Kanada ve Avustralya'ya yerleştirilmeleri gündeme gelir. Seçilen çocuklar arasında Valentino da vardır. Uzun bekleyişler sonunda Atlanta’ya gitme günü gelmiştir. Nairobi üzerinden Amsterdam ve Atlanta uçuşu daha uçaktayken Valentino, iptal edilir. Çünkü o gün, 11 Eylül 2001’dir. Adını bile yeni öğrendikleri bir ülkenin saldırı altında olduğunu öğrenince Sudan’a geri dönmenin daha güvenli olacağını dahi düşünmüştür Valentino ve arkadaşları daha uçakta beklerken. Herşey normale döndüğünde Atlanta yolculuğu yeniden başlar.

A.B.D.’ye vardığında gördükleri çok etkiler Valentino’yu. Zaman içinde uyum sağlar yeni yaşamına. Çok küçük yaşlarda, neredeyse yaşanacak her acıyı yaşamış bu çocuk, A.B.D.’de Kayıp Çocuklar Vakfı (The Lost Boys Foundation) üyeliğine alınır ve bir nevi koruma altındadır artık. Bu sayede eğitim yapmaya başlar. Diğer kayıp çocuklarla bu vakfın toplantılarına katılır, organizazyon içinde aktif roller üstlenir.

Kakuma kampının son günlerinde öğrenebilmiştir ailesinin hayatta olduğunu Valentino. Uydu telefonuyla zor da olsa konuşabilmiştir babasıyla. Yıllardır oğlunu görmemiş bir baba çocuğuna Marial Bai’a kesinlikle dönmemesini söyler. Valentino da babasının sözünü dinler ve Marial Bai’a geri dönmez.

Bugün, Valentino Achak Deng adında bir vakıf var. Okuduğum kitabın gelirleri bu vakfa bağış olarak gidiyor. Valentino, Marial Bai’da bir okul açmış durumda. Vakıf, dünyanın çeşitli yerlerinde eğitime muhtaç Sudan’lı çocukların eğitimine adamış durumda tüm olanaklarını.

Her zaman biyografi okumaktan hoşlanmışımdır. Koşulları benimle benzerlik gösteren ya da göstermeyen insanların yaşamlarından dersler çıkarmak keyif vermiştir hep. Valentino’nun bu kadar olumsuz, perişan ve insanı her türlü kötü yola düşürmeye müsait yaşam koşullarını böylesine olumlu bir eyleme alt yapı olarak kullanmasından çıkarılacak çok ders var. Zayıf insanlar, bahanesi her zaman bol olan insanlardır. Valentino’yu okumakta büyük fayda var insanın kendisini iyi hissetmesi için. Sudan’da kendi gözlerimle gördüklerim karşısında da dünyanın dip noktası burası olsa gerek diye düşünmüştüm.

Bu arada, Güney Sudan yatışmışken, Darfur’da janjaweed isyancıları da Hartum’daki al-Bashir yönetimine isyan halinde. Sadece son günlerde biraz olsun durulmuş gibi olaylar Darfur’da. Fakat, savaşın her an yeniden alevlenme olasılığı halen çok yüksek. İnsanlar perişan, hayatlarından bezmiş durumdalar. Al-Bashir’i de bir yerlerde yakalasalar yargılayacaklar uluslararası mahkemelerde. Yakalanırsa, işkence olarak her hafta Valentino’nun hayat hikayesini bir kez okuma cezası verilmeli kendisine. Belki adalet bir miktar yerini bulmuş olur böylece.

Arda Tunca
(İstanbul, 16.02.2010)

Saturday, February 13, 2010

Dünyanın En Tuhaf Mahluku

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim
Bir değil,
beş değil,
yüzmilyonlarlasın malesef..
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve adeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen, balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin
- demeğe de dilim varmıyor ama -
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

27 Ocak 2008 günü Dostlar Tiyatrosu'nda Genco Erkal'ın Sivas 93 oyununu izlerken Genco Erkal'dan dinledik bu şiiri. 2 Temmuz 1993'te Madımak Oteli'nde bir grup aydını canlı canlı yakmaya çalışan ve bunu kısmen başaran "harekete geçmiş cehalet" anlatılıyordu Nazım'ın mısralarında. Hava kurşun gibi ağırdı tiyatro salonunda ve içimiz cayır cayır yanarak terkettik oyunun sonunda tiyatro salonunu kardeşim Tuna ile beraber. Madımak, bir faciadır tarihte. O lanet günü çok iyi hatırlıyorum. Sıcak bir Temmuz gününü cehenneme çeviren o günü hiç unutmayacağım.

Yıllardır Nazım ile yaşıyorum adeta. Gün ortasında çalışırken, yolda yürürken, biriyle sohbet ederken aklımda ve ruhumda geziyor şiirleri. İstanbul'da Nazım'ın özel eşyaları ve şiirlerinin elle, daktiloyla yazılmış orjinallerinin segilendiği bir sergi var bu aralar. 20 Ocak'ta gezdim sergiyi. Çok etkilendim. Serginin ana temasında Nazım'ın yanısıra Vera var başrolde. Sergiden o kadar etkilendim ki aynı binada Frig'lere ait kalıntıların da sergilendiği bir başka sergi daha vardı. Nazım'dan sonra odaklanamadım başka bir şeye ve istediğim gibi dolaşamadım Frig sergisini.

Evet, hava kurşun gibi ağır memlekette. 22 Temmuz 2007 günü birinci Cumhuriyet sanırım yıkıldı. Harekete geçmiş cehalet iktidara geldi o gün. Daha doğrusu iktidarını perçinledi o malum parti. Giderek zorlaşıyor nefes almak bu ortamda. Giderek otokratikleşecek ortamın uzaktan gelen kesif duman kokusunu alamamak mümkün değil. Yavaş yavaş değişiyor birşeyler. Yavaş yavaş, korkutmadan ilerliyorlar. Nereye gidiyor bu iş bilemiyorum. Benden sonrakilere nasıl açıklayacağım bu olanları birkaç sene sonra?

Yoksa, kabahatin çoğu benim mi canım kardeşim?

Arda Tunca
(İstanbul, 01.02.2008)

Heidegger ve Varlık


Felsefe, insanın evreni algılama serüveninin kapsamlı bir özetidir. Bu algılama, kendini bilimde, sanatta, toplumsal yaşamda çeşitli izdüşümlerle somut bir şekilde ifade eder. Felsefe, bu izdüşümlerle iç içe geçerek onları besleyen bir yapıya kavuşur ve zamanla o yapılardan kendisi de beslenmeye başlar. Bu döngüde ortaya çıkan birikimse insanlığın medeniyet tecrübesidir.

Bu büyük tecrübenin bir yerinde, 20. y.y.'nin başında Martin Heidegger adlı bir Alman ortaya çıkar ve Plato'dan, Aristo'dan başlayan bu tecrübe edinme sürecinde "varlık (being)" kavramı temel alınarak pekçok felsefi kavramın ve kuramın oluşturulduğunu ifade eder. Ancak, "varlık" kavramının kendisinin tanımlanmasının 2,000 yıl boyunca gözden kaçtığını ileri sürerek batı felsefesinin "temelsiz (rootless)" olduğu tespitinde bulunur. Bu fikirlerle yola çıkarak 20. y.y.'nin en büyük felsefecileri arasında yer alır ve hocası fenemenoloji ekolünün önemli isimlerinden Husserl'dir.

Heidegger, "Being and Time" adlı eserini kaleme alır ve felsefe dünyasının başyapıtlarından birini yazar. Gerçekten okuması son derece ağır bir eser. Felsefe eğitimi almış kişilerin bile anlamakta, yorumlamakta zorlandıkları bir kitap. Bense bilimin felsefedeki temellerine meraklı bir yaklaşımla kendime beslenecek veriler aradım Being and Time'da. Örneğin, Heidegger'in "Poetry, Language, Thought" adlı başka bir eserinde dile getirdiği "yer kabuğu (earth)" ile "dünya (world)" arasındaki mücadelenin fizik, kimya, biyoloji, v.b. doğa bilimlerinin gelişmesi üzerindeki katkısının ne olduğunu ve hangi noktalarda bu sürecin çalıştığını anlamaya çalıştım.

Haddimi aştığımı gayet iyi biliyorum ama bu konularla ilgilenmekten kendimi alıkoyamıyorum. Aklıma, günümüz doğa ve sosyal bilim konularını ilgilendiren sorular geliyor. Acaba, küresel ısınma ya da kapitalist ekonominin bugün yaşadığı sorunların temelinde Heidegger'in iddia ettiği "varlık" kavramının tanımlamasının ihmal edilmiş olması nedeniyle bilimin insanlığın faydasına yeteri kadar hizmet edememiş olması yatıyor olabilir mi? Yani, "varlık" kavramı yeteri kadar anlaşılamadığı için ontolojik anlamda yapılan bir düşünce hatası pekçok bilimin kavramsal kurgulamasında çok temel hataların oluşmasına sebep olmuş olabilir mi? Eğer böyle bir gerçekle karşı karşıya isek, Heidegger'in varlık kavramını tanımlamak gerekliliğini ortaya koymuş bir filozof olarak 1933-45 arasında Nasyonel Sosyalist partiye üye olmasındaki felsefi hatayı nasıl açıklayabiliriz? Kendi "varlığı" için bir şeylere mecbur mu kalmıştı acaba? Düşünmeye değmez mi?

Arda Tunca
(İstanbul, 12.12.2009)

Friday, February 12, 2010

Gece Hayatım

Bu gece kar yağıyor bir yerlere
O kar yağan yerlere karın yağdığını
Ufuktaki kara bulutların
Rüzgarla savrulan hışmına bakarak anlıyorum.

Benim toprağıma bereketini sunan o kar,
Ötedeki topraklara sefaletini sunuyor.
Ve ben, ötedeki insanların sefaletini
Sabah, radyodan kahvemi içerken öğreniyorum.

Geceleri gebe beynim.
Düşüncelere gebeyim.
Yorgunum düşünmekten.
Gözlerim ağrıyor.

Yorulmuyorum asla düşünerek yaşamaktan .
Geceleri gebe beynim sabahlara kadar.
Düşünüyorum, düşünüyorum,
Gözlerim doluyor ara ara ama korkmuyorum.

Ufukta gördüğüm bulutun hava raporundan,
Sefaletini düşünürken ötedeki insanların
Fişekler patlatılıyor sabahlara kadar İstanbul’da.
İrkiliyor beynim fişek sesleriyle gece yarılarında.

Ben satır aralarında ararım yaşamın coşkusunu,
Bulutlara bakarım kafamı kaldırıp yine bir gece.
Yine düşünür, yine üzülürüm,
Yine dolar gözlerim yaratılacak yeni sefaletlere.

Arda Tunca
(İstanbul, 14.11.2001)

Thursday, February 11, 2010

Memet Fuat’i Uğurlarken

Memet Fuat’ı yitirdi Türkiye bugün. Bir zamanların şiirlerde adı en çok geçen çocuğu, Nazım’ın Varna’dan, Prag’dan, Moskova’dan, her yerden her fırsatta seslendiği oğlu, daha sonra Türk Edebiyatı’nın önemli ismi Memet Fuat vefat etti bugün. Memet Fuat’ın Türk yazın hayatına en büyük katkısı eleştiri kültürüne getirdiği tarz ile oldu. Yapıcı bir eleştirmendi. Kelimelerin gücüyle söyledi söylenecek herşeyi. Bir edebiyat adamının en kutsal varlığını en güzel şekliyle kullandı. Edebiyat kuramı kavramının Türk Edebiyatı için geliştirilmesine temel oluşturacak katkılar yaptı.

Hepimiz Memet’i önce Nazım’ın şiirlerinden tanıdık. Nazım ile Memet’in hasret dolu yaşam öykülerine ağladık. Nazım’ın Memet’e mektuplarından kendi yaşam felsefemize dair pay çıkardık. “Varna’dan sana sesleniyorum işitiyor musun Memet” mısraından etkilendik.

Memet Fuat’ın “Nazım” adlı biyografi çalışması ile sanırım daha bir iyi tanıma fırsatı buldu Türk halkı Nazım’ı. Politika, ideoloji ve izmleri bir kenara koyarak, “iyi bir adamın” yaşamını öğrendik Memet Fuat’ten. Ölümünden kısa bir süre önce okuduğumuz “A’dan Z’ye Nazım Hikmet” çalışmasından ise Türk toplumunda “Nazım kavramının” sosyolojik, psikolojik, ideolojik ve politik yönlerinin kimler tarafından nasıl yaratıldığını anladık. Bu kavrama olumlu ve olumsuz katkı yapanların adlarını öğrendik. Yıllarca hapislere layık gördüğümüz dünya şairinin demokrat, yenilikçi ve devrimciler tarafından nasıl çürümeye terkedildiğini gördük.

Memet Fuat, Nazım’ın Türk Edebiyatı’na katkılarını şiir tekniği açısından anlatan bir çalışma yapmaktaydı. Galiba ölümüyle Nazım hakkında en çok okumamız gereken kitabı okuma fırsatını kaçırmış olduk.

Memet Fuat’ın Nazım’ı anlatmadaki olağanüstü katkıları yanında eleştiri yazılarından da bir nevi Türk Edebiyatı tarihi dersi almış olduk. Türk dilinin evrimini örnekleriyle izleme şansı bulduk o yazılardan. Editörlüğünü yaptığı Adam Sanat dergisi ise Türkiye’de edebiyat kuramı kavramına katkıda bulunmak isteyenlere örnek olması açısından önemli bir içerik sundu bizlere.

Memet Fuat şimdi Nazım’ın yanında. Herhalde hiç bu kadar yakın, bu kadar engelsiz ve bu kadar huzurlu bir buluşma yaşamadılar şimdiye kadar. Ruhunuz şaad olsun ruhumuzun dostları.

Arda Tunca
(İstanbul, 19.12.2002)

Anadolu Rüyasi

Bir Anadolu rüyası görüyorum binlerce yıldır bitmeyen,
Çayırlarında kuzuların melediği,
Soğuk pınarlarında suların gürül gürül gürüldediği...

Yaşamanın hasreti ile ölen insanların rüyası Anadolu rüyasi,
Efsanelerin ve onları yaratanların rüyası Anadolu,
Ve sıcacık toprağın buram buram kokusuyla iç içe yatan ozanların...

Demokrasinin tarihini yazanlar, sürgünde.
Topragi kanlariyla sulayanlar, hapiste.
Destanları yaratanlar, zincirlere bürülü bugün.

Arda Tunca
(Cenevre, 14.12.1996)

Not: Bu şiir, Turkiye'de aydın ve düşünür olmanın tüm zorluklarına katlanan insanlar
düşünülerek ve yeni binyila beş yıl kala tarihin Anadolu düşünürleri hatırlanarak yazılmıştır.
Anadolu'da, tarih boyunca efsaneler dolandı dilden dile, demokrasi teorisyenleri geldi gecti
bu topraklardan ve adlarını kazıttılar köşesine bucağına Anadolu'nun. Anadolu atomistleri
Misir ve Mezopotamya'nin bilgi mirasini buradan devrettiler Rönesans'a, fakat bizim
"Çukurova'lı" Yaşar Kemal - ki adamı şehirli olduğuna pişman edercesine anlatır
Anadolu'yu yıllardır - bir eriyemedi gitti şu Anadolu potasında.

Aydınlanmanın Felsefi Temelleri, Laiklik ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Felsefesi

Kant: “Aydınlanma Nedir?” – 1784: Bir ansiklopedi için ısmarlanmış bir makale. Modernite terorisinin başlangıcı olarak kabul edilmekte.

“Enlightenment is man’s emergence from his self-imposed immaturity. Immaturity is the inability to use one’s understanding without guidance from another. This immaturity is self-imposed when its cause lies not in lack of understanding, but in lack of resolve and courage to use it without guidance from another. Sapere aude![1] (dare to know). Have courage to use your own understanding! That is the motto of enlightenment.”

Luther: Kutsal kitabı okumak için insanların aracıya ihtiyacı yoktur. Kutsal kitap, insan zihni tarafından anlaşılabilir bir metindir.

Luther İncil’i Latince’den Almanca’ya çevirdi.

Kant + Luther = dünyayı dünyanın bilgisiyle açıklamak ve bunu açıklayacak toplumsal ve zihinsel varlığı yaratma çabası = felsefi anlamda laiklik.

1830-1848: Pozitivist düşüncenin yayıldığı dönem.

Pozitivist düşünce:
Toplumlar ilerlemecidir.
Dine dayalı toplumdan laik topluma geçiş bir evrimdir.
Sivil bir dinin yaratılması toplumsal ilerlemenin ve bu toplumsal modelin ortaya çıkması için zorunludur.

Türkiye’de laikliğin oluşumunu sağlayan düşüncenin arkasında pozitivist düşüncenin temsilcilerinden Auguste Comte vardır. Auguste Comte, büyük ölçüde Darwin’in “Türlerin Kökeni Üstüne (1859)” adlı eserinden etkilenmiştir. Darwin’e göre doğa tek hücreli yaratıklardan dönüşerek (evrimleşerek) kompleks yaratıklar yaratmıştır. Yani, doğada bir tekamül sözkousudur. Darwin’den Hegel ve Marx da etkilendi. Marx, Kapital’i “size ithaf edebilir miyim?” sorusuyla Darwin’e bir mektup yazdı. Ancak, Darwin bu teklifi Marx’ın karışık hayatının kendi başına sorunlar açabileceği düşüncesiyle reddetti.

Batıda “vulger materalismus” anlayışının hakim olduğu dönem Marx’ın dönemine denk geldi. Yani, bilimsel bilgi esastır ve dünyayı açıklamak için pozitif bilgi dışında herhangi bir bilgi kaynağı kabul edilemez.

İşte Türkiye’de de 1839’da Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile ete kemiğe bürünen bir değişme iradesi ortaya konmuştur. Geçmişten kopuş ilk olarak II. Mahmut döneminde teknoloji ithal etmekle başlar. Bunun amacı da askeryeyi güçlendirmektir. İkinci kopuş II. Abdülhamit dönemindedir. II. Abdülhamit dönemi modernleşme adına önemli adımların atıldığı bir dönemdir. O dönemde mühendis okulları açılır, askeri tıbbiye ve öğretmen okulları tedrisata başlar. Taşranın kalkınması ve modernleşmeye başlaması da bu döneme isabet eder ki Anadolu modernleşmesinin başlangıcı da budur. Bu süreci demiryolları, posta-telgraf idaresi izler. Böylece, “vulger materalismus” Anadolu’ya bir şekilde girmeye başlamıştır. Özellikle Beşir Fuat gibi edebiyatçıların da katkılarıyla pozitivist düşünce adeta bir din halini almıştır. Üçüncü kopuş ise en radikal olanıdır ve Cumhuriyet’tir. Cumhuriyet, Fransız Devrimi’nin kapsadığı aydınlanma düşüncesini (aydınlanma despotizmini), pozitivist düşünceyi her yönüyle benimsemiştir.[2]

Cumhuriyet’in Kuruluşu Aşamasında Fransız tarzı Laiklik Anlayışının Egemenliği

Cumhuriyet, bir sivil din yaratmaya çalışmıştır. Anglo-Sakson tarzı laiklik yerine Jakoben nitelikler taşıyan Fransız laikliğini kabul etmiştir. Türkiye’nin İngiltere ile ilişkileri çok geç başlamıştır ve Fransa ile olan ilişkilerine göre çok sığ kalmıştır. Burada da ortaya “modernite paradoksu” kavramı çıkmaktadır. Cumhuriyet, bir yandan Kant’ın aydın insanını yaratmaya çalışır, diğer yandan da bu birey despotik bir tarzda devlet eliyle yaratmaya çalışır.[3] Aydınlanmış bir bireyin bu şekilde yaratılması tarihsel süreci arka plana itmektedir. Bu durumda, laiklik ve aydınlanmacı düşünce sadece elitist bir grubun iradesini yansıtmaktadır ama bu iradenin dayanacağı herhangi bir sınıf yoktur Türkiye’de. Eğer devrimi taşıyacak bir sınıf yoksa, devrim o sınıfı yaratmak için bir süre sonra bir araç haline dönüşür. Bu araç, kendisini destekleyecek sınıfı bulamadığı için bu sınıfı yaratmak adına iki kavrama tutunur: bürokratikleşme ve otoriterizm. Bu kavramların arkasında da ordu, aydınlar ve bürokrasi vardır. Türkiye’nin tarihsel gerçeği budur ve o dönemde neden demokrasi yoktu ya da olmasına neden izin verilmedi gibi günümüz yaklaşımları bu tarihsel süreçte pek bir anlam ifade etmemektedir. Çünkü cumhuriyet projesi yıkılmış bir imparatorluğun küllerinden doğmuştur. Yani, ortada “ya bağımsızlık, ya ölüm” ifadesinde kendini bulan tarihsel bir dönemeç vardır ve belki de Türk modernleşmesinin böyle bir yıkıma denk gelmesi bedelini birkaç yüzyılda ödeyeceğimiz bir tarihsel şanssızlık olarak değerlendirilmelidir.

Fransa’daki laiklik anlayışı ve İngiltere’deki seküler anlayış arasındaki farklılıklara geri dönecek olursak, İngiliz liberal-ampirik düşünce tarzının ve İskoç Aydınlanması döneminin laikliğe bakış açılarının Fransız laikliğine göre çok daha yumuşak bir uygulama içinde olduğunu görebiliriz. Ayrıca, liberalizmin temelinde Tanrısal bir kusursuz düzen arayışı vardır. Oysa, Fransız laikliğinin temel aldığı pozitivist düşünce ve Auugust Comte’un anlayışında aydınların topluma öncü olması vardır. Bu noktada Comte’un halka, topluma inanan bir felsefeci olduğu söylenemez. Osmanlı, Anglo-Sakson model ile tanışmış olsaydı liberal düşünceyi bünyesine katmış olacak ve siyasal rejimini liberalizm üzerine kuracaktı. Oysa, Fransa’daki imparatorluk modeli Osmanlı’nın imparatorluk modeline bir anlamda ilham kayağı olmuştur. Her iki yapıda da bir çekirdek elit, toplumu dinamik bir anlayışla dönüştürmeye çalışır. Fransız Devrimi’ni aydınların desteklemesi, Osmanlı aydınına bir devrimin toplumu dönüştürebileceği gerçeğini öğretmiştir. (Soru: bu yaklaşım Fransa’yı dünyanın önde gelen demokrasilerinden biri haline getirirken Türkiye’yi neden gerilerde bırakmıştır?)

Batılılaşma yanlısı yazarlar ve Tanzimat Edebiyatı Osmanlı’nın son dönemlerindeki düşünce hayatı üzerinde son derece etkin bir rol oynamıştır. Örneğin, Abdullah Cevdet’in yayımladığı İçtihad dergisi batılılaşmanın en şiddetli savunucularındandır.

Bürokratikleşme ve otoriterizm devletin dini kontrol etmesi, din ile ilgili özgür taleplerin reddedilmesini beraberinde getirdi. 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelişi ise halkın Cumhuriyet’e bir nevi başkaldırısı niteliğini taşıdı. Cumhuriyet’in elitlerin ve kentlilerin rejimi olmasına halk itiraz etti 1950’de.

Laiklik, Cumhuriyet projesinin en yumuşak alanı mıdır pekiyi? Özellikle 1990’larda ortaya çıkan ve yaygınlaşan görüşler bu soruya verilecek olumlu cevabın yaygınlaşmasına da neden olmuştur.
Laiklik, özünde demokrasiyi barındırır, demokrasiye adeta kol kanat gerer. Çünkü din, doğrudan kişinin kendi vicdanına terk edimiştir ve hiçbir siyasi akım ya da siyasi iktidar herhangi bir inancı toplum üzrinde empoze edemez ve iktidar da sivil hayatın yönetiminde Tanrısal kuralları referans alamaz. Dolayısıyla, Kant ve Luther temelli bir aydınlanmış birey – ki Kant’ın aydınlanma tanımında özgürlük çok önemlidir – ile oluşturulmuş laik bir düzen ve demokrasi iç içe geçmiştir.

Tarihsel süreç içinde Fransız ve Türk laiklik modellerinin benzeşmesi günlük siyasi hayatta da son dönemde kendini göstermektedir. Türkiye’de türban yasağı ve Fransa’da dini sembollerin okullarda kullanılmasına ilişkin yasaklar bu benzeşmeyi sergilemektedir. Burada modernite paradoksu ortaya çıkıyor. Kant’ın tanımlaması anlamında aydınlanmış birey devlet tarafından yaratılıyor ama aynı birey vesayetten kurtulmuş ve kendi hür melekeleriyle eleştriye geçince devlet kendisiyle çatışıyor. (Bu noktanın şiddetle tartışılmaya ihtiyacı var.)

Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın uygulamaları Osmanlı’dan beri devam eden devletin dinsel ideolojisi olan Sünni’liğin topluma dayatılmasıdır.

Gerçek anlamda laik bir uygulama, kateşizm[4] de dahil devlet bünyesindeki tüm dini içerikli uygulama ve örgütlenmeleri reddeder. Esas olan, dinin yaşanmasının cemaatlere bırakılmasıdır. Nitekim, A.B.D.’deki uygulamalar bu yöndedir. Ancak, devlet içinde dine bağlılık milliyetçilikle iç içe geçmiş bir şekilde pekçok uygulamada kendini göstermektedir: Her resmi toplantıdan önce marş okunması ve dua edilmesi, mahkemelerde şahitlik yapanların İncil’e el koyarak yemin etmesi, v.b.[5] Fransa’ya baktığımızda ise, paralı özel okullar dışındaki hiçbir okulda din eğitimi verildiği görülmez.

1960’lar ve 1970’ler Türkiye’si

1960 darbesi Türkiye’de tarihsel blok adını verebileceğimiz asker, bürokrat ve aydın sınıflarının Cumhuriyet projesini devam ettirmek adına giriştikleri son hamledir. Dönemin Milli Birlik Komitesi üyesi Cemal Madanoğlu üniversiteleri darbeden sonra bir anayasa hazırlığı için göreve çağırmış ve üniversite de bu çağrıyı kabul ederek ve darbeye hiçbir tepki göstermeyerek asker-aydın işbirliğinin somut bir örneğini göstermiştir. Tarihsel bloğu Cumhuriyet’in gelişim sürecinde “merkez” ve 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelişini “çevrenin iktidara gelişi” olarak niteleyecek olursak, 1960 darbesini merkezin çevreye karşı bir iktidar mücadelesi olarak görebiliriz. Nitekim, 22 Şubat ve 21 Mayıs darbe girişimleri de aynı mücadelenin devamıdır. 1960 darbesine rağmen 1965’te Adalet Partisi CHP’ye karşı yeniden iktidarı almış ve merkezi kenara itmiştir. Bu iktidar mücadelesinin ortaya çıkardığı çok önemli bir kurum 1960 darbesinin hemen ardından kurulan Devlet Planlama Teşkilatı’dır (DPT). Bu kurum, merkezin iktidarı devretmemek adına kurduğu bir kurumdur. DTP, hükümetin kontrolü altındadır ve sermaye bölüşümünü düzenlemek gibi çok önemli bir işlev üstlenmiştir. Artık değerin nasıl ve nerede yaratılacağını ve nasıl bölüşüleceğini DTP belirlemektedir.

1965-1971 arasında iktidarda bulunan Süleyman Demirel, devleti köylülük ve dinle barıştırma misyonunu üstlenmiştir. Bu anlamda Demirel, Menderes’e göre daha sağdadır ve Demokrat Parti’nin hesapsız kitapsız büyüme stratejileri ve 1958 devalüasyonu gibi kriz yaratan unsurları daha planlı bir büyüme stratejisiyle ortadan kaldırmaya çabalamıştır ve bir daha aynı tecrübeleri Türkiye’ye yaşatmak istememektedir. Nitekim, 1965-1971 arasında Türkiye kesintisiz olarak her yıl %7 civarında büyümüştür. Yıllık enflasyon ise %10’un altındadır. Ayrıca, içinde bulunulan dönem üçüncü dünya ülkelerinin büyüme dönemidir ve Demirel “Limits to Growth” başlıklı bir kitabı elinden düşürmemektedir. Demirel, köylülük ve taşra burjuvazisini yüceltmeye çalışmaktadır. Diğer yandan toplumsal değerlere saygı gösterdiğini ifade etmek amacıyla dini bir siyaset unsuru olarak kullanmaktadır ve uyguladığı ithal ikameci ekonomik politikalarla ticaret burjuvazisini bir sanayi burjuvazisi haline dönüştürmeye çalışmaktadır. Aynı dönemde imam hatip liselerinin ve kuran kurslarının sayısında da artış gözlemlenmektedir. Bir kitle partisi olarak Adalet Partisi popülist yaklaşımlar da benimsemektedir.

1970’e kadar genel siyasetin durumu bir üst paragrafta özetlendiği gibidir. 12 Mart 1971 muhtırası bu gelişmeleri sekteye uğratır. 1971 muhtırasına gelinirken siyasette bu muhtıranın verdiği mesaj çeşitli kesimler tarafından farklı algılanır.

1960’ların başından itibaren Türkiye, gerçek anlamda sol hareketlerle tanışmaya başlar. 1960’ların başında sol ile Kemalizm’i iç içe geçiren Yön Dergisi çıkmaya başlamıştır. Muzaffer Erdost’un kurduğu Sol Yayınları aracılığı ile bir takım kesimler doğrudan sol ideolojiyi yaratan kaynaklara ulaşabilmiştir. 1961’de iktidara gelen koalisyon hükümetinin çalışma bakanı olarak Bülente Ecevit yeni bir iş kanunu çıkartır ve işçilere sendikal haklar verir. Tüm bu sol eğilimli gelişmeler sonucunda 1965 yılında Türkiye İşçi Partisi’nin onbeş milletvekili Meclis’e girer. Tüm dünyada etkileri görülen 1968 hareketi ise bu sürecin süratlenmesine katkı yapmıştır ama temel değişimler 1960’ların başında kendini göstermeye başlamıştır aslında. Tüm bu gelişmeler yaşanırken orduda bazı kıpırdanmalar başlamış ve Kemalist Sağ ve Kemalist Sol olarak iki fraksiyon oluşmuştur ordu içinde.

12 Mart günü Sol Kemalist kesimin yapacağı darbeyi engellemek için – ki bu darbenin tarihi 9 Mart’tır - ordu üst komite konseyi, aşağıdaki hareketin kuvvet komutanlarının elinde bulundurduğu gücü aşamayacağını anlayan Hava Kuvetleri Komutanı’nın (Muhsin Batur) son anda saf değiştirmesi sebebiyle darbeye gitmiştir. 12 Mart 1971 darbesi, ordunun içinde ordu üst komuta konseyinin aşağıdaki cuntalara karşı gerçekleştirdiği bir darbedir. 12 Mart, bu darbeyi 9 Mart’çılara karşı yapmıştır ve kendini tarihsel bloğun değerleriyle bütünleştirmiştir. 12 Mart’çılar, Adalet Partisi’nin uygulamalarına karşıdırlar. Diğer karşı oldukları nokta ya da rahatsız oldukları nokta, sol hareketlerin merkezin kendine ait gördüğü değerlere karşı bir tehdit oluşturmasıdır. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı, Türkiye’de siyasal bilinçlenmenin toplumsal bilinçlemenin önüne geçtiğini ifade etmektedir.

1960’da temelinde din bulunan politkalara karşı bir darbe yapan ordu, 1971’de hem Adalet Partisi’nin Demokrat Parti’yi temel alan kültür politikalarına hem de sol Kemalizm diye tanımlanan yeni bir harekete karşı tavır alıyor. Yani, ordu 1971 ile beraber kendine yeni bir duruş belirliyor ve kendi inandığı ve düşündüğü doğrularla Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevini yerine getiriyor.

Adalet Partisi 1971 öncesinde kendi içinde bir bölünme yaşamıştır. 1970’te parti içinden bir kesim AP bütçesine kırmızı oy verince Demirel Hükümeti düşmüştür. Bu, Demirel’in geliştirmeye çalıştığı sanayi burjuvazisine karşı taşra burjuvasının bir karşı hamlesidir. Bu karşı hamle, İslami siyasetin güçlenmeye başladığı bir dönemin ilk belirtisidir.

Yakın tarihimizin ilk meşru, örgütlü ve hükümet düzeyindeki İslami hareketi Milli Selamet Partisi’dir. MSP, büyük sermayeye karşı taşra sermayesini savunmaktadır. Dolayısıyla, büyük kent sermayesiyle taşra sermayesini bütünleştirmeye çalışan AP politikalarına karşıdır MSP. Bu durum, AKP’yi de iktidara getiren ana unsurdur. Bu oluşum, 1973’te MSP’nin Meclis’e girmesiyle ete kemiğe bürünmüştür. MSP’nin bu yaklaşımlarını daha iyi anlamak için 1973’e gelene kadar CHP’deki gelişmelere de bir göz atalım.

CHP, 1965’ten itibaren ortanın solu kavramını benimsemeye başlamıştır. Demirel, 1965 seçimlerinde “ortanın solu Moskova yolu” sloganını kullanmıştır. Burada hatırlayalım ki 1960’lar Türkiye’de sol düşüncelerin filizlendiği ve taraftar bulmaya başladığı bir dönemdir ve CHP ilk defa kendine siyasi yelpazede ideolojik bir tanım getirmeye çalışmaktadır. Nitekim, Ecevit 1971 muhtırasının CHP’deki bu ideolojik gelişmeler ışığında kendilerine karşı yapıldığını da ileri sürmüştür ve ilk kez 1973’te AP’nin merkezi temsil ettiği ve CHP’nin yavaş yavaş çevreye düştüğü bir dönem başlamıştır. Artık CHP merkezin değil, çevrenin partisidir. İşte bu CHP, çevrenin diğer bir partisi olan MSP ile 1977’de bir koalisyon hükümeti kuracak noktaya kadar gelmiştir. 1965’te İsmet İnönü’nün “Biz ortanın solunda bir partiyiz” demesiyle CHP’de büyük bir dönüşüm başlamıştır ve bu da CHP’nin yaşadığı gerçek anlamdaki son dönüşümdür. O tarihten sonra CHP’nin herhangi bir yeniden yapılanma ve dönüşme gibi bir iddiası olamamıştır. Bu noktada da biraz daha geriye giderek CHP’nin tarihsel sürecini irdeleyelim.

CHP’nin 1971 Öncesi Politikaları

CHP, 1929 ekonomik buhranını birkaç yıl içinde aşmıştır. CHP, 2. Dünya Savaşı’na kadar bir genişleme (diyastolik) süreci içindeyken 1939 sonrasında bir daralma (sitolik) sürecine girmiştir. 1945’teki Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ile yeniden bir genişleme içine girmek ister. Ancak, bu siyasi hamle kendisini taşranın ve köylülüğün çıkarlarını gözeten bir kitle partisi haline gelmesini sağlamaz. CHP, yukarıdan aşağıya inen bir August Comte’cu bir modernleşmenin ve elitist bir sosyo-kültürel dönüşümün partisidir.

Bu arada, Attilla İhan, Niyazi Berkes gibi yazarlar, Atatürk ve İsmet İnönü karşılaştırmalarında Atatürk 1938’den sonra da yaşasaydı Türkiye’nin demokrasiye geçeceğini söylerler ve İsmet İnönü ile beraber bir parti içi diktatörlüğün kurulduğunu ve aslında İsmet İnönü döneminin bir karşı devrim olduğunu iddia ederler. Bu görüşün temelinde Atatürk’ün çok baskın prestiji yatar. Sonuçta, Kurtuluş Savaşı kazanılmış, Cumhuriyet kurulmuş, devrimler yapılmıştır. Ancak, siyasetin içinde Atatürk hiçbir zaman konumunu yitirmek durumunda kalmamıştır. Eğer siyaset, siyasetin iniş ve çıkışlarına rağmen kendi kimliğini koruyarak siyaset yapmaksa İsmet İnönü, Atatürk’e göre tarihsel bir sürecin Türkiye’ye özel kendi doğası içinde daha güçlü bir siyasal kişilik sergilemiştir. İsmet İnönü, 1950’de, bir gecede 1938’den beri süregelen yönetimini kaybetmiştir. Parlamentoda olağanüstü saldırılara maruz kalmıştır. Hatta, bir seçim kampanyası sırasında Uşak’ta “Uşak’lılar, beni 1922’de böyle mi karşıladınız?” demek zorunda dahi kalmış ve Uşak’a sokulmamıştır.[6] Manisa’da taşlanmıştır. Kayseri’de ateş emri almış bir asker önünü kesmiş ve o askere “O köprüden geçersem bana ateş emri verecek misin? diyerek üstüne yürümüştür. Bütün bunların sounda 1961’de yeniden başbakan olmuştur. Tüm bunlar, İsmet İnönü’nün içinden geçtiği siyasi sürecin kendisi için hazmedilmesi çok zor örnekleridir.

1959’da ise CHP İlk Hedefler Beyannamesi’ni duyurmuş ve bu belge 1961 anayasasının temelini oluşturmuştur. Anayasa Mahkemesi’nin kurulması, Meclis’te kürsü dokunulmazlığının getirilmesi, seçim sisteminin kurcalanmayacak bir niteliğe kavuşturulması bu belgenin temel önerileri arasındadır. Bu yenileşme çabası, bazı kopmaları beraberinde getirmiştir CHP içinde. Bu hareketin başında Ecevit vardı ve CHP’den kopanlar arasında 1971 muhtırasından sonra başbakan olan Nihat Erim ve son olarak İsmet İnönü’nün kendisi vardır. Ecevit, bir kurultayda İnönü kanadını tasviye etmiş ve İnönü de partiden istifa etmek zorunda kalmıştır. 1973’te de bu gelişmeler ışığında CHP, AP’yi sandıkta yenmiş ve iktidara gelmiştir.

1970’lerdeki Gelişmeler

1950’de DP’nin iktidara gelişi, 1965’te Demirel’li AP iktidarı çevrede bir rahatlama yarattı ama 1969’da çevreyi temsil eden başka bir parti kuruldu: Erbakan önderliğinde Milli Nizam Partisi. Daha çok öğrenci yurtlarında örgülenmeye başlayan parti Milli Görüş’ün ilk defa ortaya çıkışını temsil etti ve 1971’de kapatıldı.

Bugünkü AKP’nin temelleri de aslında Milli Nizam Partisi’nin kurulmasıyla atılmış oldu. 1970’lerin başlarında AP’nin siyasette etkin olduğu bir süreci yaşadı Türkiye. AP, bir kitle partisi olarak ortaya çıktı. Arkasında kent sermayesi, köylülük ve ticaret burjuvazisinden sanayi burjuvazisine geçmek isteyen ara sosyal tabakalar vardır. Bu kitle, kendisini muhafazakar olarak adlandırmaktadır ve daha çok köyden kente göç etmiş insanlarca temsil edilmektedir. Bu muhafazakarlığın içinde popülizm de vardır ve Cumhuriyet’in temel ikeleriyle köylülük arasında bir denge sağlamaya çalışmaktadır. Kemalist ilkelerle ve Kemalist Cumhuriyet ile çatışma içinde değildir. Bu nedenle, tarihsel bloğu destekleyen seçmenden de oy alabilmektedir. Bu hareketin temsilcileri 1923 ile başlayan eğitim seferberliğinin kurumlarında yetişen parasız yatılılardır. Cumhuriyet’in Osmanlı’dan aldığı devşirme sisteminin içinde askeri okullar ve devlet parasız yatılı okulları bulunmaktaydı. Yoksul ve az gelişmiş ailelerin yetenekli olanları askeri okullarda okutulurken diğerleri parasız yatılı okullarda okutulurdu. 1970’lerin AP iktidarlarının temsilcileri devlet parasız yatılı okul sistemi içinden gelen kesimlerden oluşmaktaydı. 1940’ların köy enstitüleri 1952’de DP tarafından kapatılana kadar devlet parasız yatılı okullar sisteminin o güne kadar görülmemiş bir modelini oluşturmuştur. AP’nin temsilcilerinin sağ yelpazede yer alan bir kitle olarak muhafazakarlığının ölçüsü Cumhuriyet’in dinle ilişkiye mevcut olandan daha fazla müsaade edip etmeyeceği sorusunda yatar. Yukarıda sözü edilen parasız yatılı sistemi içinden yetişmiş kitlenin iki önemli temsilcilerinden Demirel’in bu soruya yanıtı ile Erbakan’ınki birbirinden farklıdır. Demirel’in muhafazakarlığı özünde kültürel bir muhafazakarlık iken Erbakan’ın muhafazakarlığı siyasal içeriklidir ve İslam’ın gündelik hayatın belirleyici bir üst siyaset kavramı olarak modellenmesini talep eder. Dolayısıyla siyasi mücadelesi, bu siyaset modelinin altyapısını oluşturmaya yöneliktir.

Pekiyi Erbakan’ın temsil ettiği hareketin sosyo-kültürel temelinde ne vardır? Türkiye’de Osmanlı’dan bu yana Anadolu sosyal yapısında tarikatların önemli yeri vardır. İttihat ve Terakki Partisi’nin oluşum sürecinde Selanik kökenli mason locaları örgütlenmeleri kadar tarikat örgütlenmeleri de önemli rol oynar. Şerif Mardin’e göre tarikat örgütlenmesi Türkiye’de mikro sosyolojinin temelini oluşturur. Tarikatlar, devlet-toplum ilişkilerinin aracısıdır bir anlamda. 1945-46 yıllarında ortaya çıkan İskenderpaşa Cemaati, Türkiye’de tarikat örgütlenmelerinin başını çeken örneğidir ve bu hareketin katılımcıları dönemin İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileridir. Dolayısıyla, arkasında pozitif bilim eğitimi almış kişilerin yer aldığı bu hareket, bir kerelik bir tepki hareketi değildir ve içlerinden Nurcu’lar, Süleymancı’lar gibi farklı örgütler çıkarak ekonomik ve siyasal örgütlenmelere yönelmişlerdir. 1950’lerle beraber politikada yavaş yavaş yer almaya başlamışlardır. Demirel, Özal, Erbakan birer İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencisi olarak bu muhafazakar çizginin paralelindedirler ve bir süre sonra DPT içinde görev almışlardır. Yani, Türkiye’de sermayenin paylaşımının karar merkezinde söz sahibidirler artık.

1970’lerde artık merkez sermayesinin taşra sermayesi ile mücadelesi CHP-AP ekseninde değil, AP-MSP ekseninde cereyan etmektedir. 1970’te Süleyman Demirel bütçesine kırmızı oy veren ve kendisini iktidardan düşüren hareket, taşra sermayesidir.

1960’larda Milli Gençlik Hareketi olarak başlayıp Milli Nizam Partisi’ne dönüşen ve ardından Milli Selamet Partisi olarak ortaya çıkan hareketin içinde milliyetçilik de vardır ve Türk-İslam sentesi kavramı 1970’lerde ortaya çıkmaktadır. Milli Seamet Partisi 1973 seçimleriyle ciddi bir siyasal potansiyel elde eder ve gelinen bu noktadan itibaren Demirel geri kalan siyasal yaşamında radikal-milliyetçi sağa meylederek cephe hükümetlerinin de başına geçer.

1973’te MSP önemli bir siyasal aktör haline gelirken, aynı dönemde sol hareketler de yükseliştedir. Hatta yükselen sol ılımlı değil, radikal soldur ve CHP, ortanın solu vurgusuyla bu kesimin oylarına taliptir.

1970’lerin millyetçi cephe hükümetlerinde farklı bir sağ örgütlenme baş gösterir. O güne kadar ılımlı olan sağ iktidarlara ilave olarak dinci ve ırkçı sağ/milliyetçi sağ da bu hükümetlerin içine girmiştir. Solun yükselişi karşısında oluşan endişeyle ılımlı sağ daha milliyetçi bir sağ ile hareket etmeye başlamıştır. 1975 koalisyonu da bu ortamda ortaya çıkmıştır. Türk-İslam sentezi 1975 koalisyonu[7] ile güçlenmiş ve o dönemde özellikle eğitimde herşeyin “milli olmak” kavramıyla anlatıldığı bir militan ruh yaratılmıştır. Bu militan ruh, Türkiye’yi derin devlet batağına ve Susurluk kazasına taşıyan bir sürecin de oluşumunu başlatmıştır. 1975’ten itibaren Türkiye büyük bir iç çatışma ve anarşi ortamına sürüklenir. Demirel’in o meşhur “bana milliyetçilerin adam öldürdüklerini söyletemezsiniz” sözünü söylediği günler işte o günlerdir.

1977 seçimleri 1975 koalisyonunun kötü tecrübeleri altında artık çevrenin partisi haline dönüşen CHP’yi iktidara getirmiştir ama CHP %44 oy oranıyla yine de tek başına iktidarda değildir. AP’den ayrılan milletvekillerinin desteğiyle CHP önderliğinde 1977 hükümeti iş başına gelir. Bu hükümet, Ecevit’in en önemli stratejik hatası olur. Yükselen faşizmi durdurmak adına eski AP’lilerle yapılan bu ittifak CHP’nin sol tabanıyla arasındaki bağın kopmasına neden olmuştur. 1977-1979 arası ise tam anlamıyla kaotik bir ortamın egemen olduğu bir süreç ile geçmiştir. Bu dönemde siyasal şiddet artmış, hiçbir malın piyasada bulunamadığı bir ekonomik buhran yaşanmış, 1979’da boş olan beş milletvekilliği için yapılan ara seçimi bu milletvekilliklerinin tamamı için AP kazanınca Ecevit istifa etmiş ve ardından hükümeti AP kurmuştur. 1979 yılından itibaren Demirel’in siyasi rolünün zayıfladığı ve asıl belirleyici unsurun Özal olduğu bir dönem başlamıştır. 24 Ocak 1980 ekonomik kararları ortaya çıkan bu yeni durumun resmi bir belgesi niteliğini taşımıştır. 24 Ocak kararları, 1979’da İngiltere’de iktidara gelen Thatcher Hükümeti, A.B.D.’de 1980’de iktidara gelen Reagan Hükümeti ve Almanya’da iş başına gelen Kohl Hükümeti’nin yeni sağ, neo-liberal politikalarının Türkiye’deki yansımasıdır.[8] 1980 ihtilali ve ardından 1983’te kurulan Anavatan Hükümeti DP ve MSP’nin bir devamıdır.

Sağ-Sol Çatışmaları İçinde Türkiye

1980’leri etkisi altına alan Anavatan dönemini incelemeden önce Özal ve Demirel arasındaki siyasi geçmişe kısaca değinmek, ilgili dönemi daha iyi anlayabilmek adına faydalı olacaktır. 1950’deki DP iktidarından itibaren Demirel-Özal ilişkisi giderek artan bir samimiyet içinde ilerlemektedir. Demirel DSİ genel müdürü iken Özal, Elektrik İşleri Etüt İdaresinin başındadır. 1965’te Demirel başbakan olduğunda 1971’e kadar Özal da DPT müsteşarıdır. 1969 ve 1973 seçimlerinde Özal, AP’nin fiilen icracısı gibi bir rol oynarken milletvekili adayı yapılmıyor. Nitekim Özal, 1977’de AP’den değil, MSP’den aday oluyor. AP için bu kadar önemli olduğu halde Özal neden AP’den milletvekili adayı gösterilmemiştir? Bu, halen tartışmaya açık bir konnudur ve kökeninde ideolojik farklılık olduğu tezi en çok ilgi gören tez olmuştur bugüne kadar.

1950’lerde sağ için İstanbul Teknik Üniversitesi ne ise 1960’larda da sol için Mülkiye aynı öneme sahip bir okul konumunda olmuştur. O.D.T.Ü. de daha sonra bu hareketin önemli bir kalesi haline gelmiştir. Mahir Çayan, Ertuğrul Kürkçü, Sinan Cemgil gibi bilinen sol kesimin temsilcilerinin içinden silahlı militan hareket içine de dahil olmuşlardır. Mülkiye içinde aynı dönemde sağ hareketin içinde bulunan Abdülkadir Aksu, Hasan Celal Güzel ve çok ilginç olarak bu isimlerle beraber hareket eden Murat Karayalçın gibi isimler de bulunmaktadır. Dolayısıyla, siyasi yelpazenin 2 kanadından radikal sol ile milliyetçi sağ silahlı bir mücadelenin içindedirler. Aynı dönemde MSP’nin gençlik kolu olan Akıncılar bu mücadelede yer almamaktadır.

Sol içinde Deniz Gezmiş’in Filistin Kurtuluş Örgütü içinde eğitildiği bilinmektedir. Ancak, silahlar nereden geliyordu sorusunun halen çok net bir cevabı bulunmuş değildir. Ülkü ocaklarının silahları ise zamanla devlet içinde kendine yer edinmiş ve ülkücü harekete sahip çıkmayı kendine misyon edinmiş kesimlerce sağlandığı bilinmektedir. Yani, bu kesimlerin tavrı “devlet aklı (raison d’etat)” kavramıyla açıklanmaktadır. Devlet aklı kavramına göre devletin bekası esastır ve bu beka için devlet ne yaparsa, devletin aklına ne gelirse, devlet onda haklıdır. Ülkücü hareketi devlet içinde destekleyenlerin ise amacı devleti komünizmin yayılmasına karşı korumaktı ve bu uğurda yapılan herşey devlet aklı mantığı çerçevesinde haklıydı.

Akıncıların ise devlet içinden herhangi bir desteği yoktu. Dolayısıyla, örgütlenmeleri ancak ve ancak çok uzun dönemli, sabır isteyen stratejik bir planlamayla mümkün olabilecekti. Yani, devletin ekonomik mekanizmaları içinde bir örgütlenme, potansiyel bir sermayeyi yaratacak ve bu sermayenin dinamizmini kullanarak ortaya bir stratejik model çıkacaktı. DTP ve Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki örgütlenmeler bu amacın bir parçasıydı. Ayrıca, Akıncılar Ülkücüler gibi silahlı bir hareketin içine girseler karşılarında orduyu bulacaklar ve ordu, Akncılar’a karşı diğer örgütlenmelere karşı verdiği tepkiden daha hızlı ve sert bir tepki verecekti. Dolayısıyla devlet, bir tarafta onu korumaya çalışanlar (Ülkücüler), diğer yandan onu yıkmaya çalışanlar (sol hareketin doğası gereği) ve devletin laik kanadını yıkmaya çalışanların (Akıncılar) mücadelesine alet olmuş durumdadır. Silahlı çatışma Ülkücüler ile solcular arasında cereyan etmekteyken Akıncılar sessiz bir şekilde uzun dönemli sttratejik reflekslerini geliştirmektedirler.[9]

Aslında Türkiye’deki İslam Anadolu İslam’ı geleneğinden gelir. Yani, temelinde asıl olarak Alevilik-Bektaşilik vardır ve cihat zihniyeti hakim değildir bu İslam’a. Dünyada yükselen İslam ile Türkiye’de yükselişe geçen İslam’ın temel sosyolojik ve siyasi çıkış noktaları farklıdır. Bizdeki çıkışın temelinde sosyolojik yapı daha baskındır. Bizde İslam’ın siyasallaşması süreci faşist 12 Eylül iktidarı dönemiyle ivme kazandı ve aynı dönemde bugünün militan İslami hareketlerini tüm dünyada yaratan ve dünyayı 11 Eylül’e götüren yolun çok sağlam temelleri soğuk savaş döneminde ve 1980’lerin başlarında A.B.D. tarafından atıldı.

1980’ler Türkiye’si

27 Mayıs 1960 ihtilali, laikliğin elden gitmekte olduğu fikriyle yapıldı. 1980 ihtilali de dini devletin kontrol etmesi gerektiği temeliyle dine yaklaşmaya çalıştı ama 2000’ler Türkiye’sinde din, devleti kontrol eder hale geldi. Pekiyi neden dini devlet kontrol etmeye çalışırken askeri güçten, bu amaca yönelik olarak hazırlanmış bir anayasadan ve eğitim sisteminden istediği sonucu elde edemedi de AKP gibi siyasette dini referans olarak alan bir parti iktidara geldi?

AKP kendisini esasen merkez sağda bulunan muhafazakar-demokrat bir parti olarak tanımlamaktadır; ancak, dinle ilişkisine de çok sarih bir açıklama getirebilmiş değildir. Kendisinin sürekli olarak maruz kaldığı gizli gündeme sahip olma ithamları da bu tanımlamanın kamuoyunu tatmin edici bir boyutta yapılamamış olmasından kaynaklanmaktadır. AKP, kendisini bir yerde 1950’den beri ezici bir çoğunlukla iktidara gelmiş partilerle aynı geleneği sürdüren bir parti tanımlamasıyla kamuoyuna sunmaktadır.

Az önce yukarıda açıklanmaya çalışılan ve liderlerini Thatcher, Reagan ve Kohl’ün oluşturduğu yeni sağın temeli 2. Dünya Savaşı’nın sonunda atılmıştı aslında. Bu yeni sağ, 1945’ten itibaren Avrupa’da egemen olmuş olan devletçi solu tasviye etmeyi planlıyordu. Dünyada finans kapital 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde bir birikim yapmıştı ve yeni bir sıçrama yapması gerekiyordu. Teknolojik gelişmeleri de arkasına alarak bu sıçramayı 1980’lerin başında gerçekleştirdi ve Türkiye de 24 Ocak 1980 kararlarıyla dünyada esen bu havaya ayak uydurdu. Aslında bu sistem, devletin sekülarizasyonunu öngörüyordu ama din (yani İslam) dünyada ciddi bir siyasileşme sürecine henüz girmemişti. Oysa 1980’ler Pakistan’da Ziya-ül Hak’ın, Afganistan’da Osama Bin Laden’in A.B.D. tarafından Sovyetler’e karşı desteklendiği bir dönemdi.

Devletçi solu reddeden yeni sağ, sosyal güvenlik, sosyal refah gibi temellere dayanan devlet modelinden uzaklaşması sürecini de beraberinde getirdi. 1983’te iktidara gelen Özal’ın serbest piyasa uygulamaları o güne kadar devlet koruması altındaki kitleleri bu imkandan mahrum etti. Diğer bir ifadeyle, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik alanlarında tüm devlet desteğini kaybetmiş bir kitle çıktı ortaya. Bunun anlamı, yukarıda Şerif Mardin’in mikro sosyoloji kavramıyla açıklamaya çalışılan tarikatların güçlenmesiydi. Güvencesini, eğitim olanaklarını bir anda yitiren bu kitle dinsel örgütlenmelere ve tarikatlara yöneldi. Daha önce bu yazıda açıklanmaya çalışılan Özal ve içinden yetiştikleri ortam da dikkate alındığında dinsel örgütlenmelere göz yumulması ve çok ani sosyolojik değişimlerin getirdiği sosyal çalkantılar din temelli bir yaşam tarzının gelişmesi için gerekli ortamı hazırlamış oldu. İslam ve dini örgütlenmeler sosyal bir dayanışma modeli olarak ortaya çıkmaya başladı bu süreçte. 1980’ler tüm bu gelişmelerin etkisinde geçti ve 1989 yılı 2. Dünya Savaşı’nın bitişinden sonraki en önemli siyasi gelişmelerin yaşandığı bir yıl oldu: Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Berlin Duvarı’nın yıkılması.

1989’daki gelişmelerde 1980’lerin başındaki ivmeyi daha da ileri boyuta taşıyan uluslararası sermaye daha da güçlenerek sosyal güvenlik politikalarının çöküşünü daha da hızlandırdı. Türkiye, kendi iç dinamiklerine ek olarak küresel gelişmelerin de yarattığı bir çarpan etkisiyle dini örgütlenmelerin yer aldığı sosyal dayanışma mekanizmalarına daha da rahat zemin hazırlayan bir ülke haline dönüştü.

Tüm yukarıda anlatılan gelişmeler değerlendirilirken dini örgütlenmelere zemin hazırlayan tek faktörü dünya siyasal konjonktürü ve Özal olarak görmek de bu analizi eksik bırakmak anlamına gelir. 1980’de ihtilalle yönetimi devralan ordunun komünizmi bir tehdit olarak görme geleneği ve buna karşı İslami örgütlenmelere göz yummak gibi bir strateji izlemesi de İslam’ın bir toplumsal dayanışma modeli olarak gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.[10] Bu, ordu adına da Türkiye’de bir ilktir ve tüm bu yapılanlar Kemalizm kisvesi altında yapılmıştır.

1980’ler, dini örgütlenmeler haricinde apolitik bir siyasi süreci de oluşturmuştur. Özal’a göre ideolojiler ölmüştü ve Türkiye’ye 2,5 partiyle 2,5 gazete yeterliydi. Politika, bir toplumsal gelişme modeli, sosyolojik bir evrim projesi olarak 1980’lerde öldürülmüştür. Geniş halk katılımını ve sivil örgütlenmelerin önünü açması gereken ve bu yolda ilerleme kaydedilmesi için bir araç olarak kullanılabilme özgürlüğü gerektiren politika, Türkiye’de toplumsal düzeni belirleyen, sosyolojik yapının katmanlarının şekillenmesi üzerinde etkisi olan bir unsur olmaktan o güne kadar görülmediği boyutta neredeyse tamamen çıkmıştır 1980’li yıllarda. Bunun sonucu da rantın denetimsiz ve kayıtsız şartsız siyasetçilere ve yandaşlarına bırakılmasıdır. Türkiye, bu havayla yağmacılığın, talanın, suistimallerin egemenliğine girmiştir. AKP de yıllarca bu düzenin yarattığı toplumsal bir yorgunluğun sonucudur bir anlamda.

12 Eylül, siyaseti toplumun farklı sınıflarına yasaklayarak siyasetin kurumsal altyapısını çökertmiştir. Bu nedenle de demokrasinin derinleşmesine farklı sosyal katmanların farklı konularda etkin olabileceği katılımcı bir düzeni yok etmiştir. Bu uygulamaların siyaset bilimindeki adı da diktatörlüktür.

1980’ler, uluslararası sermayenin devlet güdümünden koptuğu, serbestleştiği bir dönemi temsil eder. Bu serbesti, sermayenin güçlenmesi aşamalarında devleti kontrol etme çabasına dönüşür. Özerk sermaye, ulus-devletin kontrol mekanizmalarını devre dışı bırakmaya yönelmekte ve yeni bir süreci başlatmaktadır. Bu, siyasallaşan İslam’ın ekonomik boyutunu da ifade etmektedir. Refah Partisi’nin birinci parti olarak seçimlerden çıkmış olması, AKP’nin 2 dönem birinci parti olarak iktidara gelmesi sadece kültürel anlamda İslam’ın yükselişi ve siyasallaşması olarak açıklanamaz. Bu, aynı zamanda siyasallaşan İslam’ın ekonomik boyutunu da kapsamaktadır. Bugün, AKP’nin arkasında önemli boyutta sermayenin olması bu durumu açıklamaktadır.

[1] Horace

[2] Atatürk: “Fransız Devrimi menbaından su içtik.”
Atatürk: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir, başka bir şeye inanmak hurafedir.”

[3] “But that the public should enlighten itself is more likely; indeed, if it is only allowed freedom, enlightenment is almost inevitable,” Kant, Immanuel; “What is Enlightenment?” 1784.

[4] Dini uygulamaların okullarda öğretilmesi.

[5] Bu noktada A.B.D.’de İngiltere’den etkilenilmiş olan Paganist eğilimler ve bu eğilimlerin A.B.D. üzerindeki etkilerinin de ciddi bir şekilde irdelenmesi gerekmektedir.

[6] İsmet Paşa, Büyük Taarruz öncesinde savaş meydanlarında 21-22 gün kadar çizmelerini hiç çıkartma fırsatı bulamamıştır. Bu dönemin sonunda savaş da kazanıldıktan sonra çizmelerini ayağından çıkartırken çizmelerin kapladığı tüm derisi çizmeyle birlikte vücudundan soyularak çıkmıştır.

1960 ihtilalinin öncesindeki hareketli günlerde gazetecilik yapmakta olan Hilmi Yavuz bir sabah İsmet Paşa ile karşılaşır. Hilmi Yavuz 1-2 günlük sakalı ile dolaşmaktadır. Durumu gören İsmet Paşa, Hilmi Yavuz’a dönüp neden perişan göründüğünü sorar ve Hilmi Yavuz da içinde bulunulan olağanüstü günlerden dolayı traş olmaya vakit bulamadığını söyler. İsmet Paşa’nın cevabı herkese büyük bir ders niteliğindedir. Hilmi Yavuz’a döner ve “Hilmi Bey kardeşim, ben Büyük Taarruz’un sabahında bile traşımı çadırımda olup askerimin karşısına öyle çıktım” der.

[7] 1969-1980 arasında kurulan 13 hükümetin ortalama görev süresi 305 gündür (10 ay).

[8] Dünyanın önde gelen ekonomilerinde hakim olan neo-liberal akımın temelinde İktisat teorisinde monetarist iktisat olarak bilinen ve başını Milton Friedman’ın çektiği Chicago okulu yatar.

[9] İslamiyet’in Hıristiyanlık’tan farkı bu noktada ortaya çıkmaktadır. İslam’ın temelinde siyasal bir kültür vardır. Kuran-ı Kerim’in yasaları ortaya siyasal içeriği olan ve devlet sisteminin oluşumunu öngören bir yapı ortaya koymaktadır. Bu nedenle de İslamiyet ve laikliğin birlikteliği kesinlikle sözkonusu değildir. Türkiye, her ne kadar müslüman çoğunluğun oluşturduğu bir toplum ise de Kuran’ın kurallarına uygun müslümanlardan ve dolayısıyla gerçek müslümanlardan oluşan bir toplum değildir. Türkiye’nin ancak ve ancak “kendini müslüman olarak tanımlayan insanların çoğunluğu oluşturduğu bir nüfüs yapısına sahip” olduğunu söylemek mümkündür. Bu da, İslam’ın içinde kimsenin adını koymaya cesaret edemediği değişik bir yorum olabilir ancak ve bu yorumun adı da “İslam’a benzeyen ama İslam ile ilgisi olmayan bir din” olabilir.

[10] Kenan Evren’in meydanlarda Kuran ayetleri okuması, v.b. örnekler.

Arda Tunca
(İstanbul, 19.10.2008)

2008 Krizine Genel Bir Bakış

Finans teorisi, finansal kuruluşların reel ekonominin işleyişine ilişkin edindikleri bilgiler sayesinde tasarrufların verimli projelere yönlendirilmesi ve bu yolla reel ekonomiye kaynak aktarımının sağlanmasına aracılık eden bir mekanizma olması gerektiğini öngörür. Finans piyasaları derinleştiği ve kendi içinde rekabetçi olduğu sürece bu mekanizma yoluyla reel kesimin ihtiyacı olan fonların yaratılmasına katkı sağlarlar. Bu mekanizmanın çalışmasını sağlayan en temel finans ürünleri ise mevduat ve kredidir. Mevduat-kredi döngüsü sağlıklı çalıştığı sürece finans piyasaları reel kesime fon arz edilmesi konusundaki aracılık fonksiyonunu reel kesim için makul fiyatlarla yerine getirebilecek bir yapıya kavuşur. Bu sayede finans piyasaları, teknolojik gelişmeye mali destek sağlar ve ekonomide verim artışının gerçekleşmesine hizmet ederek ekonomik büyümeye de katkıda bulunur. Bu çerçevede, bir ekonomi için mal ve hizmet üretimi itici güç konumundayken, finans piyasaları mal ve hizmet üretiminin gerçekleşmesine katkıda bulunan destekleyici bir konumdadır.

2008 yılı itibariyle yaşamakta olduğumuz global krizi incelediğimizde teorinin normatif kavramlarıyla piyasada gerçekleşenler arasında bazı ilişki kopuklukları olduğu ortaya çıkmaktadır.

İçinde bulunduğumuz global kredi krizi dolu dizgin gelirken değişime uğramakta olan iktisadi değişkenlerin temelinde sadece iktisadi gelişmelerin rol oynadığını söylemek pek mümkün gözükmemektedir. Amerikan konut piyasasında şişen konut fiyatları Amerikan siyasi otoritesinin Amerikan finans piyasasının baş aktörleri olan yatırım bankalarıyla ortaklaşa bir şekilde piyasaya yanlış bilgi yayması ve kamuoyunda yanlış beklentiler yaratması sonucunda çökmüştür.

1929 iktisadi krizinin ardından yatırım bankalarıyla ticari bankaların karşılaşabilecekleri olası krizlerde içinde bulundukları ekonomik zorlukları birbirlerine ihraç etmelerini önlemek amacıyla birbirleriyle ilişkilerini tecrit eden bir yasa çıkmıştır (Glass-Steagall Act). Bu yasaya göre, 1999 yılına kadar A.B.D.’de yatırım bankaları sadece yatırım bankacılığında, ticari bankalar ise sadece ticari bankacılıkta faaliyet göstermişlerdir. Ancak, piyasa ekonomisinin daha serbest işlemesi gibi kapitalizmin temel felsefesine çok uygun gözüken bir niyetle Amerikan finans piyasası son yıllarda denetim mekanizmalarının sürekli zayıfladığı bir sektör haline gelmiştir. 1999 yılında da Glass-Steagall yasası ortadan kaldırılmıştır. Böylece, yatırım bankacılığı ve ticari bankacılık faaliyetleri aynı tüzel kişilik altında yürütülebilir hale gelmiştir. Çıkarılan yeni yasalar, mevcut yasaları sürekli gevşeterek finans piyasalarının kontrolsüzce hareket edebilmesine yol açmıştır. Adına “deregülasyon” denen finans piyasalarının kontrolünü sürekli zayıflatma süreci “küreselleşme” adına dünya ölçeğinde Bush Hükümeti tarafından pazarlanmıştır.

Amerikan yatırım bankacılığının konut piyasasındaki konut değerleri üzerinden bu konut değerlerine dayalı finansal varlık üretmeleri ve piyasaya sürmeleri ile yeni bir süreç başlamıştır. Önce deregülasyon ve ardından son derece karmaşık nitelikli finansal ürünlerin piyasaya sürülmesi bu sürecin en önemli halkalarını oluşturmuştur. Amerikan yatırım bankacılığında baş gösteren aşırı kar hırsı, konut değerlerine dayalı finansal ürünlerin bu ürünleri satın alan diğer yatırım bankaları ve ticari bankalara bir nevi paketlenerek türev ürünler yoluyla satılmasına ve aynı satış işleminin bu ürünleri satın alanlar tarafından da aynı paketleme yöntemleriyle başka bankalara satılmasına neden olmuştur. Amerikan yatırım bankaları ve siyasi otoritesi adeta el ele vererek piyasa ekonomisinin getirdiği serbestinin küreselleşmeye olan katkıları savıyla bu ürünleri dünyanın pek çok ülkesindeki finansal kurumlara pazarlamışlardır. Bu şekilde tüm dünya, küreselleşmenin yaygınlaştırılması projesi altında birbiriyle son derece ilişkili bir hale gelmiş ve olası bir ekonomik krizin bulaşıcı olma özelliği artmıştır.

Finans piyasalarının bu kadar büyümesi, bu piyasaları iktisat teorisinin öngördüğü asli fonksiyonlarından tamamen koparmıştır. Finans kesimi, reel kesime destek olma görevini bırakarak reel kesimin önüne geçmiştir. Amerikan Hükümeti ve yatırım bankaları da gelinen bu noktayı finansal buluşların kanunların yetişemeyeceği bir noktaya gelmiş olması olarak görmüşler ve böylece deregülasyona karşı çıkanları da bu tezleriyle çürütmeye çalışmışlardır. Üstelik de, piyasaların derinleşmesinin olası bir krizin atlatılmasına büyük katkılar yapacağını da iddia etmektedirler.

Bernanke’den önceki Amerikan Merkez Bankası FED’in başkanı Greenspan, “The Age of Turbulance” adlı kitabında Amerikan ekonomisinin krizlere karşı son derece dayanıklı bir yapıya kavuştuğunu ve bu sayede piyasalarda bir çöküş yaşanmasının çok uzak bir ihtimal haline geldiğini öne sürmektedir. Bu tezinin en büyük dayanağı olarak da 11 Eylül saldırılarından sonra kendini kısa sürede toparlayan finans piyasalarını örnek göstermektedir. Unutulmamalıdır ki Greenspan, 20 yıllık bir süreyle FED’in başkanlığını yürütmüş ve mevcut krizin nedenlerini oluşturan tüm gelişmeler kendi başkanlığı döneminde ortaya çıkmıştır. Bu süreçte Greenspan, deregülasyon kavramını destekleyen, yukarıda sözü edilen finansal ürünler zincirinin hem A.B.D. hem de A.B.D. dışında yayılmasına katkıda bulunan bir konumda olmuştur. Oysa, iktisat teorisinin finans piyasası-reel piyasa ilişkilerine ilişkin normatif yaklaşımlarından haberdar olmadığını düşünmek mümkün değildir. Bu suretle, kitabında anlatmaya çalıştıklarında ne kadar samimi olduğu şüphe uyandırıcıdır.

1929 iktisadi krizi Marx’ın ifadesiyle eksik tüketimden, Keynes’in ifadesiyle de talep yetersizliğinden ortaya çıkmıştır. 2008 yılındaki kriz ise, piyasa hakkında yanlış bilgi yayılması suretiyle yanlış varlık tutma tercihlerinden ve bu varlıkların piyasa mekanizması içinde kontrolsüzce alınıp satılmasından kaynaklanmıştır. 1929’dan sonraki en büyük ekonomik kriz olduğu düşünülen 2008 krizi ile 1929 krizi arasındaki en temel fark budur.

2008 krizinde içinde bulunulan noktaya gelinmesinde yukarıda sözü edilen aşırı kar hırsının büyük etkisi bulunmaktadır. Öyle ki, bu hırs Amerikan toplumunda yatırım bankacılığından tüketim gruplarına da sıçramıştır. Bir süre sonra konutların ev kredilerine konu olan değerlerinin üzerinde kalan kısmı teminat gösterilerek hane halkları tarafından tüketim amaçlı yeni krediler de alınmaya başlanmış ve Amerikan toplumu “eksi tasarruf” sorunuyla karşı karşıya kalmıştır. Diğer bir ifadeyle, Amerikan halkı sürekli olarak henüz kazanmadığı bir geliri harcayan bir konuma gelmiştir.

Amerika’da konut talebinde yaşanan artış önce konut fiyatlarını aşırı derecede arttırmıştır. Bankaların sağladıkları geniş finansman olanaklarıyla artan konut talebi karşısında bu defa konut arzında bir patlama meydana gelmiş ve son halkada da artan arzın etkisiyle konut fiyatları çökmüştür. Konut fiyatlarında görülen bu çöküş, kredi mekanizmasında büyük bir teminat krizinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Birbirine zincirleme olarak türev ürünlerle bağlanmış olan ülke ve bölge piyasalarının bu teminat krizi sonucu çökmesi krizin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Değerleri önceleri aşırı bir şekilde şişmiş olan konut fiyatları ve konut fiyatlarına bağlı türev ürünler, fiyatların kontrolsüz şekilde aşağı gitmesi karşısında dünya piyasalarında yaygın bir tabirle “zehirli (toxic)” bir hal almış ve bu varlıkları elinde bulunduran bütün ekonomik birimlerin krizin bir parçası haline gelmesine neden olmuştur.

Bu kriz, her ne kadar iktisat teorisinin öngörülerinin içine almasının çok da mümkün olmadığı değişkenlerin etkisiyle ortaya çıkmışsa da, bazı iktisadi yaklaşımların bakış açılarına kısaca değinmek bu yazının sonucunu ortaya koyabilmek adına faydalı olacaktır.

Geçtiğimiz günlerde Nobel ödülüne layık görülen Paul Krugman, New York Times’taki 16.10.2008 tarihli köşe yazısında kamu harcamaları kanalıyla ekonominin canlandırılması gerektiğini ifade etmiştir. Bu görüşüyle, Keynes’in 1929 krizi için önerdiği çözüme yakın bir duruş ortaya koymuştur. Keynesyen teori, her ne kadar pekçok iktisatçı tarafından modası geçmiş gibi görülse de aslında doğduğu günden beri hep gündemdedir. Dünyada tüm ülkeler ekonomilerinde daralmayla karşılaştıklarında kamu harcamaları yoluyla ekonomiye müdaheleyi sürdüregelmektedirler. Dolayısıyla, teorik tartışmalarda modası geçmiş olarak değerlendirilebilecek olsa da uygulamada Keynes aslında hep yerini korumuştur. Friedman bile kamu harcamalarına değil de parasal ekonomiye odaklandığı halde “uzun dönemde hepimiz Keynesyeniz” şeklinde bir ifadeyle Keynes’in önerilerinin önemini vurgulamıştır.

Her ne kadar piyasa ekonomisi Adam Smith’in öngördüğü şekilde bireyin kendi karını maksimize ederken daha büyük bir kar maksimizasyonunu toplumda piyasa mekanizması (görünmez el) yoluyla gerçekleştirmesi tezine dayansa da Keynes, bu modele siyaseti krize çare olarak dahil etmiştir. Yani, piyasa içinde siyasetin var olma sürecini kabul etmiştir. Bu, teorik anlamda kapitalizmin Adam Smith’in kafasındaki modelle uygulanabilirliğini aslında reddetmek anlamına da gelmektedir. Siyasi irade, derecesi farklılaşan koşullarda farklı zaman ve farklı hukuki platformlarda piyasaya müdahele edebilmektedir. Ancak piyasa, yukarıda özetlendiği üzere kendi kurallarına son dönemde bu kadar yoğun bir müdahele karşısında Schumpeter’in ifadesi ile kısmen “yaratıcı yıkıma” (creative destruction) uğramıştır. Bu noktada siyasetin rolünü değil, sadece girişimci sınıfın artık yenilik yapabilme gücünün bittiğini ve bu nedenle piyasada karların erime noktasına geldiğini Schumpeter’in varsayımları gereği en azından belli bir noktaya kadar düşünmek zorundayız.

Yukarıda anlatılanlar ve emperyalizm kavramının uygulamada yoğun olarak görüldüğü içinde bulunduğumuz dünya düzeninde Lenin’in emperyalizmi kapitalizmin ulaşacağı en yüksek nokta olarak tanımlamasını da hatırlamak zorundayız. Lenin’e göre emperyalizm, dünya ölçeğinde mali sermaye yoluyla tekeller kuracak, sermaye ihracı yoluyla egemen bir sınıfın dünyayı paylaşması süreci harekete geçecek ve böylece dünya ölçeğinde bir kapitalist paylaşım meydana gelecekti. Küreselleşmeye ilişkin A.B.D.’nin önderliğinde dünya ölçeğinde yayılmaya çalışılan fikirler ve uygulamalar Lenin’in söyledikleriyle tam olarak uyum içindedir. Ayrıca, dünyanın belirli bölgelerinde baş gösteren aşırı tüketim karşısında dünyanın başka bölgelerinde görülen aşırı fakirlik, yerel kültürlerin giderek sadece kapitalizmin dikte ettiği kalıplar içinde şekillenmesi ve aşırı kar hırsının giderek kötüleşen çevresel koşullar yaratması gibi unsurlar da iktisat teorisi dışında ele alınması gereken sosyal, psikolojik, etnik, v.s pekçok sorunu da ortaya koymaktadır.

Gelinen bu noktada, siyasi otoritenin finans piyasalarıyla el ele vererek dünya ölçeğinde bir servet transferi gerçekleştirmeye çalışmasını belli bir noktadan sonra iktisat teorisiyle açıklayabilmek mümkün değildir. Bu noktadan sonra siyaseti konu alan psikoloji, sosyoloji ve politik yozlaşmaya ilişkin araştırmalara odaklanılması gerekmektedir. İktisat teorisi, diğer disiplinlerin bu çalışmalarını da kendisine konu etmeye çalışmışsa da bugüne kadar sorun çözücü nitelikli ekonomik politika önerileri sunacak ampirik sonuçlar ortaya koyamamıştır.

Sonuç itibariyle, yetersiz regüle edilmiş, kontrolsüz bir piyasa da görünmez elin doğru çalışmasını engellemektedir. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” kuralını insanoğlunun aşırı kar hırsı, siyasetin kirliliği, coğrafi politik güçler dengesi gibi konuları da kapsayacak şekilde çok daha geniş bir çerçevede değerlendirmek zorundayız. Adam Smith’ten bu yana geçen 233 yıllık bir zaman diliminde insanlığın edindiği tecrübeler bunu söylemektedir. Bu noktada, kapitalizmin de ne derece uygulanabilir bir sistem olduğunu sormak ihtiyacı doğal olarak kendini göstermektedir.

1929 krizinden sonra dünyada otoriter rejimlerin hüküm sürdüğü bir sürece girilmiş ve ardından 2. Dünya Savaşı patlak vermişti. Acaba, şimdi önümüzde ne var? A.B.D.’nin İran senaryosu ile dünyanın birşeylere alıştırılmaya çalışıldığı kesin. Tıpkı 11 Eylül 2001’de olduğu gibi. Acaba, Gürcistan’da geçtiğimiz aylarda olup bitenler neyin provasıydı? Bunların hiçbirini iktisat teorisinin kalıpları içinde kalarak irdeleyemiyoruz.

Son olarak da, acaba kriz nedeniyle iflas eden büyük bankaların mülkiyetinin Avrupa’da kamu kesimine geçmesine ve hatta Amerikan Hükümeti’nin iflas eden bankaları devletin satın alabilme yetkisini elde etme çabalarına ne demeli? Yoksa, kapitalizmin yanlış anlaşılmasına yola açan ve herkesin anlayamadığı ince bir nokta mı var oyunun kurallarında? Hani bırakacağız yapacaklar, bırakacağız geçeceklerdi!

Arda Tunca
(İstanbul, 19.10.2008)