Pages

Friday, October 29, 2010

Alamanya



Dün akşam, 2012 Avrupa Şampiyonası’na katılabilmek için oynanan grup eleme maçında Almanya-Türkiye mücadelesini izlerken Alman Milli Takımı’nda oynayan Mesut Özil’in gurbetçi Türk vatandaşları tarafından yuhalanması ve ıslıklanmasını değişik duygu ve düşüncelerle izledim. Maçın Berlin gibi Türk nüfusunun yoğun olduğu bir şehirde oynanmış olması da muhtemelen çok sayıda Türk’ün maça gelebilmesine olanak tanımıştı ve tribünler adeta iki yerel takımın sahada mücadelesi varmış gibi bir görüntü oluşturmuştu. Maçtan önce de Mesut Özil Alman Milli Takımı’nda oynamaktan mutlu olduğunu belirten açıklamalar yapmıştı. İşte bu atmosferde, ayağına topu her aldığında yuhalandı ve ıslıklandı. Bu anlarda 1977-79 arası yıllara gittim. Zira, bu iki yılın bendeki etkileri yaşamımı bugün bile etkileyecek kadar derin olmuştur.

Haziran 1977’de Lufthansa ile İstanbul’dan Münih’e uçuşumuz (ilk uçağa binişim) ve Münih’ten trenle Regensburg şehrine gidip birkaç ay sonra da Regensburg Üniversitesi kampüsüne yerleştiğimiz o günler hem güzel hem de tatsız ve düşündürücü olaylar ve insanlar kattı hayatıma. Aynı yılın Eylül ayında Gerhardinger Schule adındaki ilkokulda bir Türk sınıfında başladı öğrenim hayatım. Herşey çok farklı ve farklı olduğu kadar da güzel ve eğlenceli idi. 1977 Türkiye’si ile 1977 Almanya’sı arasındaki gelişmişlik ve ekonomik güç farkı iki ülke arasındaki 2010 yılındaki farktan çok çok daha büyüktü. Aradaki bu uçurumu, 6 yaşındaki bir çocuk olarak değişen oyuncaklarımın dünyasından gözleyebiliyordum. Uzaktan kumandalı arabalar, rehnbahn adındaki araba yarışı pisti oyunu, pilli trenler, v.s. büyülüyordu beni. İlk aylardaki tek derdim, Almanca konuşamamaktı ki birkaç ay içinde bu sorun da hallolmuştu ve herşey yolunda gidiyordu. Ancak, özellikle okul yaşamımın başlaması ile ve sosyal hayata daha fazla girmeye başladıkça bazı sorunlar baş göstermeye başladı.

Okula başladıktan birkaç ay sonra sınıf kapısının önünde ayakkabılarımızı çıkartıp terlikle derse girmeye başladığımızda bastıran soğukların etkisiyle ayaklarım üşüdüğünde çarptı yüzüme Alman disiplini önce. Terlikler evde unutulduğunda da sınıfa çorapla giriliyordu. Zamanla, diğer sınıflardaki Alman çocukları bana sataşmaya ve beni zaman zaman tartaklamaya kadar varan kavgalara girişmeye başladılar. Nedenini hiç anlamadım başta ama “Türken Raus” sloganının ne anlama geldiğini idrak ettiğimde farketmeye başladım çevremdeki dünyanın bana nasıl baktığını. Çocukluğun verdiği bir cesaret ve bana ters davranan birine aynı şekilde karşılık verme refleksiyle ben de kavgaya kavgayla karşılık verip içinde bulunduğum durumla sürekli tek başıma mücadele etmek zorunda kalıyordum. Diğer Türk çocukların hiçbiri yardımıma gelmiyordu. Hatta, Regensburg’un merkezindeki meydanlardan birinde (Dom Platz) bir festival sırasında litrelerce bira içmiş Alman’ların meydana kurulmuş portatif tuvaletleri nasıl kullandıklarını ve sokakları adeta bir lağım çukuruna döndürdüklerini görmüş ve bu gördüklerimi bir Alman kıza anlatmıştım. Kız da bana bütün bu pisliklerden Türk’lerin sorumlu olduklarını söyleyip delirtmişti beni. Bu kızıl saçlı kızla müthiş bir kavga ettiğimi dün gibi hatırlıyorum.

Çok soğuk ve karlı bir kış günü okulumun bayan öğretmenlerinden birinin beni okul bahçesine girip binanın kapısına kadar götürmeye çalışan babama Türk’lerin kullandıkları araçların daha çok karbondioksit gazı çıkardığını söyleyip okul bahçesine "Volkswagen" marka arabamızı sokmamak için direndiği de hala aklımda. Alman aileler ise arabalarını o kapının önüne kadar sokuyorlardı oysa. Sokağa çıktığımızda bebek arabasında dolaştırdığımız kardeşim Tuna’ya önce çok sempatik tavırlarla yaklaşan Alman’ların Türk olduğumuzu fark ettiklerinde pek çok kez kardeşime ve bize iğrenir gibi bakıp yanımızdan uzaklaştıkları da aklımda kalan günlük hayatın manzaralarından biri.

Hastalıklı bir toplumdu 1970’lerin Alman toplumu. O yıllarda, 2. Dünya Savaşı biteli yaklaşık 35 yıl olduğunu düşünecek olursak, demek ki savaşa katılmış olan nesil 55-60 yaşlarındaydı ve toplumun içinde azımsanmayacak bir nüfusa ve etki alanına sahiptiler. Onların yetiştirdikleri çocukları ve torunlarıydı ailemin sokakta ve benim okulda hergün bir arada olduğumuz Alman’lar.

Bu hikayenin bir de diğer bir cephesi vardı. Regensburg’da büyükçe bir Siemens fabrikası vardı ve bu fabrikanın çalışanlarının önemli bir bölümünü Türk işçileri oluşturuyordu. “Heim” adı verilen 100 daireli büyük bir apartman bloğunda yaşıyorlar ve sadece kendi aralarında görüşüyorlardı. Alman toplumuna entegrasyonları neredeyse yok gibiydi. Bu binanın koridorları dairelerin kapılarına asılmış ipler ve ve iplerin üzerlerinden sarkan çamaşırlarla doluydu. Adana, Urfa, Bitlis, Sivas gibi şehirlerin sokakları Regensburg’da bir binanın içine taşınmıştı adeta. Bu binada yaşayan Türk işçileri sürekli gece vardiyalarında çalışıyorlardı ve gündüzleri uyuyarak geçiriyorlardı. Diğer bir değişle, pek gün yüzü gördüğü yoktu bu insanların ve hem içinden geldikleri kültür, hem de çalışma saatleri koşulları itibariyle Alman toplumuna entegre olma niyet ve imkanları yoktu.

1960’larda Almanya’ya gelip hiç Almanca konuşamayan ve okula giden çocuklarının yardımıyla alışverişlerini ancak yapabilen bir sürü Türk vardı. İşçilerin çoğu Türkiye'nin doğu ve güneydoğu bölgelerinden kalkıp Almanya’ya gitmişler ve yerel kültürlerini hiçbir değişikliğe uğratmadan Alman toplumuna izole edilmiş bir sosyal yapı içinde transfer etmişlerdi. Aynı toplumun içinde bir tarafta 1940’ların Nazi subayları, çocukları ve torunları diğer tarafta ise Adıyaman, Trabzon, Malatya, Antep’ten çıkıp İstanbul, Ankara ya da İzmir’i dahi hiç görmeden kendisini Avrupa’nın ortasında bulmuş insanlar bir arada yaşamaya çalışıyorlardı. Altı yaşında bir çocuk olarak bu toplumsal algılamaya sahip olabilmeme imkan yoktu ama Haziran 1979’da Türkiye’ye dönüşümüz yaklaştıkça ve dönüş heyecanının sabırsızlığı arttıkça “biz neden artık kendi ülkemizde yaşamıyoruz” diye sürekli hayıflandığımı hatırlıyorum. Bu hastalıklı ortam zorluyordu artık beni. Yeni oyuncaklara da büyük ölçüde doymuştum artık ne de olsa. Artık Türkiye’ye dönebilirdik.

Haziran 1979’da Kapıkule’ye yaklaşırken uzaktan gördüğümüz Türk Bayrağı’nın dalgalanışı karşısında annem ve babamın ülke hasretiyle gözlerinden süzülen yaşlarla Türkiye’ye girdiğimizi çok net hatırlıyorum. Bende gözyaşı yoktu ama büyük bir hayal gerçeğe dönüşmüştü.

Regensburg’da bir gazete (Mittelbayerische Zeitung), Almanya’da yaşayan Türk çocuklarıyla ilgili 30.06.1979 tarihinde bir araştırma yapmak üzere bizim sınıfımıza gelmişti. Benimle uzun uzun konuşmuşlar, bol bol fotoğrafımı çekmişlerdi. Türkiye’yi özleyip özlemediğimi sorduklarında, o güne kadar yaşadığım tatsız olayların etkisiyle ve ertesi gün gazetede fotoğrafımın çıkacağının söylenmesi üzerine adeta tüm öfkemi kusmuştum gazetecilere. Türkiye’ye dönmek istediğimi, Almanya’da yaşamak istemediğimi, anneannem, babaannem ve dedelerimin yanına gitmek istediğimi söylemiştim röportaj sırasında. Röportajı yapan kadının ben konuştukça sürekli güldüğünü de unutmuyorum. Kadının benimle özellikle ilgilenmesinin önemli bir nedeni, “Almanya’dan birgün gideceğim” diyen tek Türk öğrencisi olmamdı. Almanya’ya çalışmak ve para kazanmak için gitmiş ailelerin çocuklarıyla ilgili çok sayıda örnek vardı ama Alexander Von Humboldt bursu ile bir üniversitenin kampüsüne gitmiş bir ailenin çocuğu olan pek çok örnek yoktu. Bu nedenle de bir laboratuar kobayına bakar gibi bakıp incelemeye ve anlamaya çalışıyorlardı söylediklerimi. Ayrıca, Türk’lerle aile olarak temasımız babamın görevi nedeniyle zayıf olduğu için benim Almanca’m diğer çocuklara göre daha ileri bir düzeydeydi. Biz, üniversite kampüsünde yaşamaktaydık. Hayatımdaki ilk yabancı arkadaşım da Gana'lı bir zenci çocuk (Johnny) olmuştu. Diğer Türk’lere göre çok daha avantajlı koşullarda yaşıyor olmamıza rağmen içinde bulunduğumuz genel toplumsal yapı yine de pek sevimli değildi. Herşeye rağmen keyifli bir iki yıl ve katkılarını sonra anlayacağım bir tecrübe olmuştu Almanya’da yaşamak. Tabii bu yargılara, yaşadıklarımı yıllar sonra değerlendirdiğimde varmıştım.

Evet, Türkiye’ye dönmüştük ama dönüş de ayrı bir sancılı süreci beraberinde getirmişti. Fatih’te, İskenderpaşa İlkokulu’nda başladığım 3. sınıfta kesir çizgilerini süs zannederek tüm iyi niyetimle, kesir çizgilerini özenle renklendirmeme rağmen kimseye bir türlü yaranamıyor olmamın nedenini anlamam bir yılımı almıştı ve hergün ağlayarak gidiyordum okula. Almanya’da hayat kolay değildi ama Türkiye de hiç kolay değildi. Derslerim berbat gidiyordu ve adapte olamıyordum yeni düzene. Kendi ülkemde de bir yabancıydım kısacası.

Bu yaz, Assos’ta bir akşam yemeğinde çocukluğunun beş yılını Türkiye’de geçirmiş olan ve şimdi Frankfurter Allgemeine Zeitung’un kültür ve gezi sayfalarının editörlüğünü yapan Karen Krueger ile tanıştım. Zaman zaman Almanya’da yaşayan Türk’ler ile ilgili kültür içerikli çalışmalar yaptığını söyledi. Bunun üzerine, kendi tecrübemi uzun uzun anlattım kendisine. Ayrıca, 1970’lerin dünyasında azınlığa ait bir kesimin içinde olduğum halde yasalarla korunan haklarımın olduğunu ve kendi ana dilimde eğitim yapabilme hakkına da sahip olduğumu ama hem Alman hem de Türk toplumunun günlük hayatta birbirlerine karşı olan yaklaşımlarının entegrasyonu imkansız hale getirmiş olduğunu da konuştuk. Üstelik, yine babamın işi nedeniyle Alman cumhurbaşkanlığı sarayına kadar girip o günlerin cumhurbaşkanı Walter Scheel ile konuşma şansı olabilmiş bir Türk olarak büyük sıkıntı yaşamış olduğumu da anlattım kendisine. Sonuçta, yasaların ilkellerin ilkellik yapmasını engellemek adına önlemler içerdiğini ama toplumun kendi içindeki yaklaşımlarının ve farklı kültürlere karşı aldığı tavrın toplumsal düzenin esas belirleyicisi olduğu konusunu tartıştık.

Bu arada, maç devam ediyordu ben bunları düşünürken. Türkiye’nin 3-0'lık mağlubiyetiyle sona erdi. Uzun süredir unuttuğumuz “şerefli mağlubiyetler” ve “yenildik ama ezilmedik” mazeretlerinin gazetelere manşet olduğu yıllara götürdü Türk Milli Takımı’nın oynadığı futbol beni. Yani, bir hayli nostaljik oldu bu maç benim için tüm hatırlattıklarıyla.

Arda Tunca
(İstanbul, 09.10.2010)