Pages

Friday, March 12, 2010

Uygarlığın Çelişki Dolu Yolları

İktisat bilimiyle ilgilenen pek çok insan ister istemez 1750'lerde başlayan sanayi devrimiyle ve 1789'da patlak veren Fransız İhtilali ile ilgilenmek durumundadır. Çünkü, Adam Smith ile başlayan iktisat bilimi nasıl ki 14. ve 15. yüzyıllarda başlayan Rönesans hareketlerinin üretim biçimlerini ve sosyolojik yapıyı değiştirmesi sonucu ortaya çıkmışsa, daha sonraki yüzyılların iktisatçıları da bu iki kritik olayın etkilerini yaşayarak ürünlerini vermişlerdir.

Bu, iddiasız ve tarihin insanın tüylerini ürpertecek kadar heyecan verici derinliğine göre çok dar kapsamlı kalan derlemeye bazı örnek olaylarla başlamak daha ilginç olacaktır sanırım. 1492 kitabının yazarı Jacques Attali'den alıntı yapacak olursak, 1436 yılında Avrupa'nın 150,000 nüfusu aşan üç kenti olarak İstanbul, Napoli ve Roma bulunmakta, aileler çocuklarına eğitim vermenin önemini yeni yeni anlamaya başlamakta, Portekiz her yıl Afrika topraklarından 10.000 dolayında köleyi kendi topraklarına getirmektedir. Ayrıca Yahudiler, Katolik krallar tarafından İber Yarımadası topraklarından göçe zorlanmaktadır. Ortaçağın bu kapkaranlık ve leş kokan havası, 1435'te matbaanın bulunması, optikte ilerlemeler kaydedilmesi, ilk kan naklinin gerçekleştirilmesi, logaritmik fonksiyonların ve cebirin ticarete yardım etmesi amacıyla İtalya'da matematik biliminin ilerlemesiyle, mimarinin günümüze kadar gelen şaheserler yaratmasıyla biraz olsun temizlenmektedir.

Bu hava temizliği daha uzun yıllar Avrupa'yı etkisi altında tutan fırtınalı yıllarla zaman zaman tüm dünyaya rahatsızlık verecek boyutlara da ulaşacaktır. Çünkü Avrupa, batı kavramını yaratırken doğu kökenli Hıristiyanlığı bile Avrupa'lı yapmaya çalışmakta ve bunun bedelini de Müslümanlar, Yahudiler ve Afrikalı köleler ödemektedir. Matbaadan buhar makinesine, buhar makinesinden atoma ve atomdan günümüz iletişim teknolojilerine uzanan medeniyet yolu sancılı geçmektedir. Adına pek çok iktisadi teorilerin üretildiği, sömürgeciliğin üzerine kurulan ve adına katliamlar yapılan önemli bir kavram çıkardı ortaya batı dünyası: Gelişme.

Aynı dönemlerde doğu, Osmanlı'nın yayılmacı politikasıyla batı için büyük bir tehlikeydi. Ancak, bu tehlike sayesinde Bartolomeo Diaz Ümit Burnu'nu döndü. Yarı Yahudi ve Cenova'lı dokumacı ve denizci Cristobal Colombus Karaipler'e giderek yeni bir kıtayı keşfetti. Derken, Amerigo Vespucci bu yeni dünyaya adını verdi. Magalhaes (Macellan) ise dünyanın çevresini dolaştı. Bütün bunlar olurken çeşitli düşünürler de boş durmadılar Avrupa'da. Sir Josiah Child, sömürünün iktisadi analizini yaptı ve yeni dünyayı sömürmenin Hindistan'ı sömürmekten daha avantajlı olduğu sonucuna ulaştı.

Avrupa, İstanbul'un fethiyle başlayan Yeni Çağ'ı matematikçilerle, kaşiflerle, tüccarlarla, sanatçılarla ve diplomatlarla karşıladı. Yani, yeni yorum getirdiği ve kendi ürettiğini düşündüğü eski kavramlarla. Ama bunları yaratanları da unutmayarak ya kıtadan kovdu ya da işine yarayanları sömürdü. Sonradan kendi yarattığı düşünürlere kendini savundurdu. Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu'nu yazarak herşeyin doğuda başladığını kabul etti ama, yine herşeyin en yüksek medeniyet düzeyine ve ussal biçime Avrupa'da ulaştığını iddia etti. Belki çarpık taraflarıydı bunlar Avrupa'nın ama demokrasiyi Toplum Antlaşması ile teoriye oturttu J.J. Rousseau. İnsan Zekasının İlerlemeleri Üzerine Tarihi Bir Tablo Taslağı'nı ise Condorcet kaleme aldı. Fermat da sayılar teorisiyle uğraştı 1600'lerde. Retorik, tarihinin en şaşalı dönemini yaşarken, G.F. Handel ve J.S. Bach ile son bulan Barok müziği, Viyana'da J. Haydn, W.A. Mozart ve L.V. Beethoven'e teslim etti popülaritesini. Fakat, bunlara hiçbir katkısı olmadı doğunun. Oysa herşey oralarda başlamıştı. Belki ispat edememişti eski Anadolu atomistleri atomun çekirdek yapısını bugünkü anlamda bilimle ama, kendi çağına göre batının bilimine eşdeğer ürünleri daha 2.000 yıl önce koymuştu uygarlık dünyasının parlayan güneşi altına.

Eflatun (batının isimlendirmesiyle Platon) yazmasaydı Devlet'i, Homeros dolaşmasaydı Anadolu topraklarında ve İlyada ile Odysseia'yi bırakmasaydı miras, ve hiçbir şey düşünmeden geçirseydi vaktini Aristo, ne Newton'un kafasına düşen elmanın bir anlamı olurdu ne de Einstein'ın yüksek zekası eğlenecek bir E=m.c2 formülünü bulurdu binlerce fizikçiyi yıllarca meşgul edecek.

Bütün bunları düşününce soruyorum kendime. Acaba, nerede, ne zaman ve nasıl sonlanacak insanın kanla, sopayla, tüfekle ve beyniyle süren binlerce yıllık mücadelesi. Ve ne zaman düşünmeyecek geleceğin hangi karanlıklara gebe olduğunu? Ve ne zaman öğrenecek kendi yarattığı canavarlara esir olmadan sürdürmeyi daha kimbilir kaç bin yıl sürecek hikayesini.

Arda Tunca
(İstanbul, Haziran 1993)