Pages

Monday, March 15, 2010

Bilimin Felsefi Temelleri Üzerine Birkaç Soru

Her a priori önerme mutlaka analitik olmak zorunda mıdır? Her a posteriori önerme mutlaka sentetik olmak zorunda mıdır? A priori ve a posteriori önermenin kavramlaştırma çalışmalarını Kant yapıyor. Critique of Pure Reason’da geliştiriyor bu kavramları. Zaman içinde bilim metodolojisinin temel kavramları oluyor Kant’ın önermeleri. Yukarıdaki sorular felsefe dünyasını uzun zaman meşgul etmiş sorular. Mantıksal Pozitivistler (Logical Positivists) akımı Kant’a itiraz ederek tartışmaların odak noktasına oturuyorlar bir ara. Bu tartışmaları elverdiğince inceledim ama kafama takılan bir başka soru var ki buna cevap bulabilmiş değilim. Eğer her a priori önerme mutlaka analitik ise hem a priori hem de analitik nitelik taşıyan bilim disiplinleri gelişmeye ve yeni buluşlara kapanmış mıdırlar? Eğer bazı a posteriori ve sentetik önermeler zaman içinde tecrübeye dayalı kesinlik kazanmışlar ise zaman içinde a priori ve analitik hale dönüşebilirler mi? Bu çerçeveden bir analiz yapıldığında, örneğin analitik kimya, analitik fizik gibi dallar artık kesinleşmiş ve kalıplaşmış kurallar dizisiyle artık yeni buluş alanlarına sahip değil midirler?

Yukarıdaki tüm soruların temel tartışma noktası metot sorununu oluşturuyor ve tüm bilimlerin ortak tartışma temellerini atıyor. Yani, felsefe olmadan metot ve metot olmadan da bilim olmuyor. Bilimlerin yüzyıllar içinde ürettiği bilgileri günlük yaşamın içinden ya da ampirik değerlerle ifade biçimlerinden dışarı alıp kavramsal temellerini analiz etmeden bilim yapılamaz. Diğer bir ifadeyle, soyutlama yapmadan bilimsel kavram geliştirilemez ve doğanın kuralları tanımlanamaz. Kavram geliştirme gücü elinden alınmış her çalışma ise tüm bilimsel niteliklerini kaybetmiş demektir ve ampirik değerlerin ifade ettiği yeni gözlemler yapmaya olanak tanımaz. Kısaca, soyutlama olmadan somutlama olmaz.

Şimdi, bilimin diğer bir yüzüne dönecek olursak ve Newton’u biraz kurcalayacak olursak değişik bir manzara ile karşı karşıya kalıyoruz. Newton, yerçekimi kanununu bulan ve dünya bilim tarihine adını kazımış bir figür. 20. y.y. ortalarında Newton’un simya ile yoğun bir şekilde ilgilendiği ortaya çıkıyor. Hatta, Robert Boyle ile yazışmaları bulunuyor ve Newton, simya ile ilgilendiğinin kimse tarafından bilinmemesi gerektiğini ifade ediyor. Boyle’un bu konuda kendisinin sırdaşı olmasını rica ediyor. Simya, sadece değişik metallerin altın ve gümüşe dönüştürülmesi çabasının çok ötesinde bir kavram. Kendine göre bazı simgeleri, felsefesi olan ve bilimsel özellikleri olmayan ya da sorgulanan bir alan. Newton’u simya ile ilgilenmeye iten neydi?

Pekiyi, sosyal bilimler ile doğa bilimleri arasındaki çatışmanın felsefi temelinde neler yatmakta? Bu soruya en iyi cevapları Huxley, Snow, Auguste Comte ve daha pekçok bilim insanı cevap vermeye çalışmış. Sosyal bilim kavramının gerçekten bilim tanımına dahil edilip edilemeyeceği de ayrı bir tartışma konusu zaten. Aslında, sosyal bilim diye bir kavram var mı? Yani, iktisadın, hukukun bilimle bir ilgisi olabilir mi? Dünyanın her yerinde farklı ahlaki normlar yer almaktayken ve bu normlar farklı mekanlarda farklı zaman dilimleri içinde değişimler gösterebiliyorken bu normlara daynılarak belirlenen kurallar iktisadı, hukuku nasıl bilim yapabilir? Sosyal bilimler, ancak ve ancak bilimin bazı metotlarını kullanarak ve mümkün olduğunca içselleştirerek yerel normlara uygun kurallar geliştirebilir. Globalizasyon dahi bu yerel normları en azından henüz yeterince ortadan kaldırabilmiş değil. Bu noktada, globalleşmenin tarafında ya da aleyhinde olmak gibi bir tartışmayı da ortaya koymaya çalışmamaktayım. Sadece bilimsel metotlar ve bu metotların sosyal bilimler ve doğa bilimleri arasındaki çizgiyi ne ölçüde incelttiği ya da kalınlaştırdığı konusunda sorular üretmekteyim. Bu soruların sonu da pek gelmiyor elbette ki ve tüm bu sorular aslında hala kesin cevapları bulunmuş sorular da değil. Şimdilik hepsi, sıkı birer beyin jimnastiği olanağı sunmanın ötesine pek geçemiyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.02.2008)