Pages

Thursday, February 11, 2010

Aydınlanmanın Felsefi Temelleri, Laiklik ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Felsefesi

Kant: “Aydınlanma Nedir?” – 1784: Bir ansiklopedi için ısmarlanmış bir makale. Modernite terorisinin başlangıcı olarak kabul edilmekte.

“Enlightenment is man’s emergence from his self-imposed immaturity. Immaturity is the inability to use one’s understanding without guidance from another. This immaturity is self-imposed when its cause lies not in lack of understanding, but in lack of resolve and courage to use it without guidance from another. Sapere aude![1] (dare to know). Have courage to use your own understanding! That is the motto of enlightenment.”

Luther: Kutsal kitabı okumak için insanların aracıya ihtiyacı yoktur. Kutsal kitap, insan zihni tarafından anlaşılabilir bir metindir.

Luther İncil’i Latince’den Almanca’ya çevirdi.

Kant + Luther = dünyayı dünyanın bilgisiyle açıklamak ve bunu açıklayacak toplumsal ve zihinsel varlığı yaratma çabası = felsefi anlamda laiklik.

1830-1848: Pozitivist düşüncenin yayıldığı dönem.

Pozitivist düşünce:
Toplumlar ilerlemecidir.
Dine dayalı toplumdan laik topluma geçiş bir evrimdir.
Sivil bir dinin yaratılması toplumsal ilerlemenin ve bu toplumsal modelin ortaya çıkması için zorunludur.

Türkiye’de laikliğin oluşumunu sağlayan düşüncenin arkasında pozitivist düşüncenin temsilcilerinden Auguste Comte vardır. Auguste Comte, büyük ölçüde Darwin’in “Türlerin Kökeni Üstüne (1859)” adlı eserinden etkilenmiştir. Darwin’e göre doğa tek hücreli yaratıklardan dönüşerek (evrimleşerek) kompleks yaratıklar yaratmıştır. Yani, doğada bir tekamül sözkousudur. Darwin’den Hegel ve Marx da etkilendi. Marx, Kapital’i “size ithaf edebilir miyim?” sorusuyla Darwin’e bir mektup yazdı. Ancak, Darwin bu teklifi Marx’ın karışık hayatının kendi başına sorunlar açabileceği düşüncesiyle reddetti.

Batıda “vulger materalismus” anlayışının hakim olduğu dönem Marx’ın dönemine denk geldi. Yani, bilimsel bilgi esastır ve dünyayı açıklamak için pozitif bilgi dışında herhangi bir bilgi kaynağı kabul edilemez.

İşte Türkiye’de de 1839’da Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile ete kemiğe bürünen bir değişme iradesi ortaya konmuştur. Geçmişten kopuş ilk olarak II. Mahmut döneminde teknoloji ithal etmekle başlar. Bunun amacı da askeryeyi güçlendirmektir. İkinci kopuş II. Abdülhamit dönemindedir. II. Abdülhamit dönemi modernleşme adına önemli adımların atıldığı bir dönemdir. O dönemde mühendis okulları açılır, askeri tıbbiye ve öğretmen okulları tedrisata başlar. Taşranın kalkınması ve modernleşmeye başlaması da bu döneme isabet eder ki Anadolu modernleşmesinin başlangıcı da budur. Bu süreci demiryolları, posta-telgraf idaresi izler. Böylece, “vulger materalismus” Anadolu’ya bir şekilde girmeye başlamıştır. Özellikle Beşir Fuat gibi edebiyatçıların da katkılarıyla pozitivist düşünce adeta bir din halini almıştır. Üçüncü kopuş ise en radikal olanıdır ve Cumhuriyet’tir. Cumhuriyet, Fransız Devrimi’nin kapsadığı aydınlanma düşüncesini (aydınlanma despotizmini), pozitivist düşünceyi her yönüyle benimsemiştir.[2]

Cumhuriyet’in Kuruluşu Aşamasında Fransız tarzı Laiklik Anlayışının Egemenliği

Cumhuriyet, bir sivil din yaratmaya çalışmıştır. Anglo-Sakson tarzı laiklik yerine Jakoben nitelikler taşıyan Fransız laikliğini kabul etmiştir. Türkiye’nin İngiltere ile ilişkileri çok geç başlamıştır ve Fransa ile olan ilişkilerine göre çok sığ kalmıştır. Burada da ortaya “modernite paradoksu” kavramı çıkmaktadır. Cumhuriyet, bir yandan Kant’ın aydın insanını yaratmaya çalışır, diğer yandan da bu birey despotik bir tarzda devlet eliyle yaratmaya çalışır.[3] Aydınlanmış bir bireyin bu şekilde yaratılması tarihsel süreci arka plana itmektedir. Bu durumda, laiklik ve aydınlanmacı düşünce sadece elitist bir grubun iradesini yansıtmaktadır ama bu iradenin dayanacağı herhangi bir sınıf yoktur Türkiye’de. Eğer devrimi taşıyacak bir sınıf yoksa, devrim o sınıfı yaratmak için bir süre sonra bir araç haline dönüşür. Bu araç, kendisini destekleyecek sınıfı bulamadığı için bu sınıfı yaratmak adına iki kavrama tutunur: bürokratikleşme ve otoriterizm. Bu kavramların arkasında da ordu, aydınlar ve bürokrasi vardır. Türkiye’nin tarihsel gerçeği budur ve o dönemde neden demokrasi yoktu ya da olmasına neden izin verilmedi gibi günümüz yaklaşımları bu tarihsel süreçte pek bir anlam ifade etmemektedir. Çünkü cumhuriyet projesi yıkılmış bir imparatorluğun küllerinden doğmuştur. Yani, ortada “ya bağımsızlık, ya ölüm” ifadesinde kendini bulan tarihsel bir dönemeç vardır ve belki de Türk modernleşmesinin böyle bir yıkıma denk gelmesi bedelini birkaç yüzyılda ödeyeceğimiz bir tarihsel şanssızlık olarak değerlendirilmelidir.

Fransa’daki laiklik anlayışı ve İngiltere’deki seküler anlayış arasındaki farklılıklara geri dönecek olursak, İngiliz liberal-ampirik düşünce tarzının ve İskoç Aydınlanması döneminin laikliğe bakış açılarının Fransız laikliğine göre çok daha yumuşak bir uygulama içinde olduğunu görebiliriz. Ayrıca, liberalizmin temelinde Tanrısal bir kusursuz düzen arayışı vardır. Oysa, Fransız laikliğinin temel aldığı pozitivist düşünce ve Auugust Comte’un anlayışında aydınların topluma öncü olması vardır. Bu noktada Comte’un halka, topluma inanan bir felsefeci olduğu söylenemez. Osmanlı, Anglo-Sakson model ile tanışmış olsaydı liberal düşünceyi bünyesine katmış olacak ve siyasal rejimini liberalizm üzerine kuracaktı. Oysa, Fransa’daki imparatorluk modeli Osmanlı’nın imparatorluk modeline bir anlamda ilham kayağı olmuştur. Her iki yapıda da bir çekirdek elit, toplumu dinamik bir anlayışla dönüştürmeye çalışır. Fransız Devrimi’ni aydınların desteklemesi, Osmanlı aydınına bir devrimin toplumu dönüştürebileceği gerçeğini öğretmiştir. (Soru: bu yaklaşım Fransa’yı dünyanın önde gelen demokrasilerinden biri haline getirirken Türkiye’yi neden gerilerde bırakmıştır?)

Batılılaşma yanlısı yazarlar ve Tanzimat Edebiyatı Osmanlı’nın son dönemlerindeki düşünce hayatı üzerinde son derece etkin bir rol oynamıştır. Örneğin, Abdullah Cevdet’in yayımladığı İçtihad dergisi batılılaşmanın en şiddetli savunucularındandır.

Bürokratikleşme ve otoriterizm devletin dini kontrol etmesi, din ile ilgili özgür taleplerin reddedilmesini beraberinde getirdi. 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelişi ise halkın Cumhuriyet’e bir nevi başkaldırısı niteliğini taşıdı. Cumhuriyet’in elitlerin ve kentlilerin rejimi olmasına halk itiraz etti 1950’de.

Laiklik, Cumhuriyet projesinin en yumuşak alanı mıdır pekiyi? Özellikle 1990’larda ortaya çıkan ve yaygınlaşan görüşler bu soruya verilecek olumlu cevabın yaygınlaşmasına da neden olmuştur.
Laiklik, özünde demokrasiyi barındırır, demokrasiye adeta kol kanat gerer. Çünkü din, doğrudan kişinin kendi vicdanına terk edimiştir ve hiçbir siyasi akım ya da siyasi iktidar herhangi bir inancı toplum üzrinde empoze edemez ve iktidar da sivil hayatın yönetiminde Tanrısal kuralları referans alamaz. Dolayısıyla, Kant ve Luther temelli bir aydınlanmış birey – ki Kant’ın aydınlanma tanımında özgürlük çok önemlidir – ile oluşturulmuş laik bir düzen ve demokrasi iç içe geçmiştir.

Tarihsel süreç içinde Fransız ve Türk laiklik modellerinin benzeşmesi günlük siyasi hayatta da son dönemde kendini göstermektedir. Türkiye’de türban yasağı ve Fransa’da dini sembollerin okullarda kullanılmasına ilişkin yasaklar bu benzeşmeyi sergilemektedir. Burada modernite paradoksu ortaya çıkıyor. Kant’ın tanımlaması anlamında aydınlanmış birey devlet tarafından yaratılıyor ama aynı birey vesayetten kurtulmuş ve kendi hür melekeleriyle eleştriye geçince devlet kendisiyle çatışıyor. (Bu noktanın şiddetle tartışılmaya ihtiyacı var.)

Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın uygulamaları Osmanlı’dan beri devam eden devletin dinsel ideolojisi olan Sünni’liğin topluma dayatılmasıdır.

Gerçek anlamda laik bir uygulama, kateşizm[4] de dahil devlet bünyesindeki tüm dini içerikli uygulama ve örgütlenmeleri reddeder. Esas olan, dinin yaşanmasının cemaatlere bırakılmasıdır. Nitekim, A.B.D.’deki uygulamalar bu yöndedir. Ancak, devlet içinde dine bağlılık milliyetçilikle iç içe geçmiş bir şekilde pekçok uygulamada kendini göstermektedir: Her resmi toplantıdan önce marş okunması ve dua edilmesi, mahkemelerde şahitlik yapanların İncil’e el koyarak yemin etmesi, v.b.[5] Fransa’ya baktığımızda ise, paralı özel okullar dışındaki hiçbir okulda din eğitimi verildiği görülmez.

1960’lar ve 1970’ler Türkiye’si

1960 darbesi Türkiye’de tarihsel blok adını verebileceğimiz asker, bürokrat ve aydın sınıflarının Cumhuriyet projesini devam ettirmek adına giriştikleri son hamledir. Dönemin Milli Birlik Komitesi üyesi Cemal Madanoğlu üniversiteleri darbeden sonra bir anayasa hazırlığı için göreve çağırmış ve üniversite de bu çağrıyı kabul ederek ve darbeye hiçbir tepki göstermeyerek asker-aydın işbirliğinin somut bir örneğini göstermiştir. Tarihsel bloğu Cumhuriyet’in gelişim sürecinde “merkez” ve 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelişini “çevrenin iktidara gelişi” olarak niteleyecek olursak, 1960 darbesini merkezin çevreye karşı bir iktidar mücadelesi olarak görebiliriz. Nitekim, 22 Şubat ve 21 Mayıs darbe girişimleri de aynı mücadelenin devamıdır. 1960 darbesine rağmen 1965’te Adalet Partisi CHP’ye karşı yeniden iktidarı almış ve merkezi kenara itmiştir. Bu iktidar mücadelesinin ortaya çıkardığı çok önemli bir kurum 1960 darbesinin hemen ardından kurulan Devlet Planlama Teşkilatı’dır (DPT). Bu kurum, merkezin iktidarı devretmemek adına kurduğu bir kurumdur. DTP, hükümetin kontrolü altındadır ve sermaye bölüşümünü düzenlemek gibi çok önemli bir işlev üstlenmiştir. Artık değerin nasıl ve nerede yaratılacağını ve nasıl bölüşüleceğini DTP belirlemektedir.

1965-1971 arasında iktidarda bulunan Süleyman Demirel, devleti köylülük ve dinle barıştırma misyonunu üstlenmiştir. Bu anlamda Demirel, Menderes’e göre daha sağdadır ve Demokrat Parti’nin hesapsız kitapsız büyüme stratejileri ve 1958 devalüasyonu gibi kriz yaratan unsurları daha planlı bir büyüme stratejisiyle ortadan kaldırmaya çabalamıştır ve bir daha aynı tecrübeleri Türkiye’ye yaşatmak istememektedir. Nitekim, 1965-1971 arasında Türkiye kesintisiz olarak her yıl %7 civarında büyümüştür. Yıllık enflasyon ise %10’un altındadır. Ayrıca, içinde bulunulan dönem üçüncü dünya ülkelerinin büyüme dönemidir ve Demirel “Limits to Growth” başlıklı bir kitabı elinden düşürmemektedir. Demirel, köylülük ve taşra burjuvazisini yüceltmeye çalışmaktadır. Diğer yandan toplumsal değerlere saygı gösterdiğini ifade etmek amacıyla dini bir siyaset unsuru olarak kullanmaktadır ve uyguladığı ithal ikameci ekonomik politikalarla ticaret burjuvazisini bir sanayi burjuvazisi haline dönüştürmeye çalışmaktadır. Aynı dönemde imam hatip liselerinin ve kuran kurslarının sayısında da artış gözlemlenmektedir. Bir kitle partisi olarak Adalet Partisi popülist yaklaşımlar da benimsemektedir.

1970’e kadar genel siyasetin durumu bir üst paragrafta özetlendiği gibidir. 12 Mart 1971 muhtırası bu gelişmeleri sekteye uğratır. 1971 muhtırasına gelinirken siyasette bu muhtıranın verdiği mesaj çeşitli kesimler tarafından farklı algılanır.

1960’ların başından itibaren Türkiye, gerçek anlamda sol hareketlerle tanışmaya başlar. 1960’ların başında sol ile Kemalizm’i iç içe geçiren Yön Dergisi çıkmaya başlamıştır. Muzaffer Erdost’un kurduğu Sol Yayınları aracılığı ile bir takım kesimler doğrudan sol ideolojiyi yaratan kaynaklara ulaşabilmiştir. 1961’de iktidara gelen koalisyon hükümetinin çalışma bakanı olarak Bülente Ecevit yeni bir iş kanunu çıkartır ve işçilere sendikal haklar verir. Tüm bu sol eğilimli gelişmeler sonucunda 1965 yılında Türkiye İşçi Partisi’nin onbeş milletvekili Meclis’e girer. Tüm dünyada etkileri görülen 1968 hareketi ise bu sürecin süratlenmesine katkı yapmıştır ama temel değişimler 1960’ların başında kendini göstermeye başlamıştır aslında. Tüm bu gelişmeler yaşanırken orduda bazı kıpırdanmalar başlamış ve Kemalist Sağ ve Kemalist Sol olarak iki fraksiyon oluşmuştur ordu içinde.

12 Mart günü Sol Kemalist kesimin yapacağı darbeyi engellemek için – ki bu darbenin tarihi 9 Mart’tır - ordu üst komite konseyi, aşağıdaki hareketin kuvvet komutanlarının elinde bulundurduğu gücü aşamayacağını anlayan Hava Kuvetleri Komutanı’nın (Muhsin Batur) son anda saf değiştirmesi sebebiyle darbeye gitmiştir. 12 Mart 1971 darbesi, ordunun içinde ordu üst komuta konseyinin aşağıdaki cuntalara karşı gerçekleştirdiği bir darbedir. 12 Mart, bu darbeyi 9 Mart’çılara karşı yapmıştır ve kendini tarihsel bloğun değerleriyle bütünleştirmiştir. 12 Mart’çılar, Adalet Partisi’nin uygulamalarına karşıdırlar. Diğer karşı oldukları nokta ya da rahatsız oldukları nokta, sol hareketlerin merkezin kendine ait gördüğü değerlere karşı bir tehdit oluşturmasıdır. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı, Türkiye’de siyasal bilinçlenmenin toplumsal bilinçlemenin önüne geçtiğini ifade etmektedir.

1960’da temelinde din bulunan politkalara karşı bir darbe yapan ordu, 1971’de hem Adalet Partisi’nin Demokrat Parti’yi temel alan kültür politikalarına hem de sol Kemalizm diye tanımlanan yeni bir harekete karşı tavır alıyor. Yani, ordu 1971 ile beraber kendine yeni bir duruş belirliyor ve kendi inandığı ve düşündüğü doğrularla Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevini yerine getiriyor.

Adalet Partisi 1971 öncesinde kendi içinde bir bölünme yaşamıştır. 1970’te parti içinden bir kesim AP bütçesine kırmızı oy verince Demirel Hükümeti düşmüştür. Bu, Demirel’in geliştirmeye çalıştığı sanayi burjuvazisine karşı taşra burjuvasının bir karşı hamlesidir. Bu karşı hamle, İslami siyasetin güçlenmeye başladığı bir dönemin ilk belirtisidir.

Yakın tarihimizin ilk meşru, örgütlü ve hükümet düzeyindeki İslami hareketi Milli Selamet Partisi’dir. MSP, büyük sermayeye karşı taşra sermayesini savunmaktadır. Dolayısıyla, büyük kent sermayesiyle taşra sermayesini bütünleştirmeye çalışan AP politikalarına karşıdır MSP. Bu durum, AKP’yi de iktidara getiren ana unsurdur. Bu oluşum, 1973’te MSP’nin Meclis’e girmesiyle ete kemiğe bürünmüştür. MSP’nin bu yaklaşımlarını daha iyi anlamak için 1973’e gelene kadar CHP’deki gelişmelere de bir göz atalım.

CHP, 1965’ten itibaren ortanın solu kavramını benimsemeye başlamıştır. Demirel, 1965 seçimlerinde “ortanın solu Moskova yolu” sloganını kullanmıştır. Burada hatırlayalım ki 1960’lar Türkiye’de sol düşüncelerin filizlendiği ve taraftar bulmaya başladığı bir dönemdir ve CHP ilk defa kendine siyasi yelpazede ideolojik bir tanım getirmeye çalışmaktadır. Nitekim, Ecevit 1971 muhtırasının CHP’deki bu ideolojik gelişmeler ışığında kendilerine karşı yapıldığını da ileri sürmüştür ve ilk kez 1973’te AP’nin merkezi temsil ettiği ve CHP’nin yavaş yavaş çevreye düştüğü bir dönem başlamıştır. Artık CHP merkezin değil, çevrenin partisidir. İşte bu CHP, çevrenin diğer bir partisi olan MSP ile 1977’de bir koalisyon hükümeti kuracak noktaya kadar gelmiştir. 1965’te İsmet İnönü’nün “Biz ortanın solunda bir partiyiz” demesiyle CHP’de büyük bir dönüşüm başlamıştır ve bu da CHP’nin yaşadığı gerçek anlamdaki son dönüşümdür. O tarihten sonra CHP’nin herhangi bir yeniden yapılanma ve dönüşme gibi bir iddiası olamamıştır. Bu noktada da biraz daha geriye giderek CHP’nin tarihsel sürecini irdeleyelim.

CHP’nin 1971 Öncesi Politikaları

CHP, 1929 ekonomik buhranını birkaç yıl içinde aşmıştır. CHP, 2. Dünya Savaşı’na kadar bir genişleme (diyastolik) süreci içindeyken 1939 sonrasında bir daralma (sitolik) sürecine girmiştir. 1945’teki Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ile yeniden bir genişleme içine girmek ister. Ancak, bu siyasi hamle kendisini taşranın ve köylülüğün çıkarlarını gözeten bir kitle partisi haline gelmesini sağlamaz. CHP, yukarıdan aşağıya inen bir August Comte’cu bir modernleşmenin ve elitist bir sosyo-kültürel dönüşümün partisidir.

Bu arada, Attilla İhan, Niyazi Berkes gibi yazarlar, Atatürk ve İsmet İnönü karşılaştırmalarında Atatürk 1938’den sonra da yaşasaydı Türkiye’nin demokrasiye geçeceğini söylerler ve İsmet İnönü ile beraber bir parti içi diktatörlüğün kurulduğunu ve aslında İsmet İnönü döneminin bir karşı devrim olduğunu iddia ederler. Bu görüşün temelinde Atatürk’ün çok baskın prestiji yatar. Sonuçta, Kurtuluş Savaşı kazanılmış, Cumhuriyet kurulmuş, devrimler yapılmıştır. Ancak, siyasetin içinde Atatürk hiçbir zaman konumunu yitirmek durumunda kalmamıştır. Eğer siyaset, siyasetin iniş ve çıkışlarına rağmen kendi kimliğini koruyarak siyaset yapmaksa İsmet İnönü, Atatürk’e göre tarihsel bir sürecin Türkiye’ye özel kendi doğası içinde daha güçlü bir siyasal kişilik sergilemiştir. İsmet İnönü, 1950’de, bir gecede 1938’den beri süregelen yönetimini kaybetmiştir. Parlamentoda olağanüstü saldırılara maruz kalmıştır. Hatta, bir seçim kampanyası sırasında Uşak’ta “Uşak’lılar, beni 1922’de böyle mi karşıladınız?” demek zorunda dahi kalmış ve Uşak’a sokulmamıştır.[6] Manisa’da taşlanmıştır. Kayseri’de ateş emri almış bir asker önünü kesmiş ve o askere “O köprüden geçersem bana ateş emri verecek misin? diyerek üstüne yürümüştür. Bütün bunların sounda 1961’de yeniden başbakan olmuştur. Tüm bunlar, İsmet İnönü’nün içinden geçtiği siyasi sürecin kendisi için hazmedilmesi çok zor örnekleridir.

1959’da ise CHP İlk Hedefler Beyannamesi’ni duyurmuş ve bu belge 1961 anayasasının temelini oluşturmuştur. Anayasa Mahkemesi’nin kurulması, Meclis’te kürsü dokunulmazlığının getirilmesi, seçim sisteminin kurcalanmayacak bir niteliğe kavuşturulması bu belgenin temel önerileri arasındadır. Bu yenileşme çabası, bazı kopmaları beraberinde getirmiştir CHP içinde. Bu hareketin başında Ecevit vardı ve CHP’den kopanlar arasında 1971 muhtırasından sonra başbakan olan Nihat Erim ve son olarak İsmet İnönü’nün kendisi vardır. Ecevit, bir kurultayda İnönü kanadını tasviye etmiş ve İnönü de partiden istifa etmek zorunda kalmıştır. 1973’te de bu gelişmeler ışığında CHP, AP’yi sandıkta yenmiş ve iktidara gelmiştir.

1970’lerdeki Gelişmeler

1950’de DP’nin iktidara gelişi, 1965’te Demirel’li AP iktidarı çevrede bir rahatlama yarattı ama 1969’da çevreyi temsil eden başka bir parti kuruldu: Erbakan önderliğinde Milli Nizam Partisi. Daha çok öğrenci yurtlarında örgülenmeye başlayan parti Milli Görüş’ün ilk defa ortaya çıkışını temsil etti ve 1971’de kapatıldı.

Bugünkü AKP’nin temelleri de aslında Milli Nizam Partisi’nin kurulmasıyla atılmış oldu. 1970’lerin başlarında AP’nin siyasette etkin olduğu bir süreci yaşadı Türkiye. AP, bir kitle partisi olarak ortaya çıktı. Arkasında kent sermayesi, köylülük ve ticaret burjuvazisinden sanayi burjuvazisine geçmek isteyen ara sosyal tabakalar vardır. Bu kitle, kendisini muhafazakar olarak adlandırmaktadır ve daha çok köyden kente göç etmiş insanlarca temsil edilmektedir. Bu muhafazakarlığın içinde popülizm de vardır ve Cumhuriyet’in temel ikeleriyle köylülük arasında bir denge sağlamaya çalışmaktadır. Kemalist ilkelerle ve Kemalist Cumhuriyet ile çatışma içinde değildir. Bu nedenle, tarihsel bloğu destekleyen seçmenden de oy alabilmektedir. Bu hareketin temsilcileri 1923 ile başlayan eğitim seferberliğinin kurumlarında yetişen parasız yatılılardır. Cumhuriyet’in Osmanlı’dan aldığı devşirme sisteminin içinde askeri okullar ve devlet parasız yatılı okulları bulunmaktaydı. Yoksul ve az gelişmiş ailelerin yetenekli olanları askeri okullarda okutulurken diğerleri parasız yatılı okullarda okutulurdu. 1970’lerin AP iktidarlarının temsilcileri devlet parasız yatılı okul sistemi içinden gelen kesimlerden oluşmaktaydı. 1940’ların köy enstitüleri 1952’de DP tarafından kapatılana kadar devlet parasız yatılı okullar sisteminin o güne kadar görülmemiş bir modelini oluşturmuştur. AP’nin temsilcilerinin sağ yelpazede yer alan bir kitle olarak muhafazakarlığının ölçüsü Cumhuriyet’in dinle ilişkiye mevcut olandan daha fazla müsaade edip etmeyeceği sorusunda yatar. Yukarıda sözü edilen parasız yatılı sistemi içinden yetişmiş kitlenin iki önemli temsilcilerinden Demirel’in bu soruya yanıtı ile Erbakan’ınki birbirinden farklıdır. Demirel’in muhafazakarlığı özünde kültürel bir muhafazakarlık iken Erbakan’ın muhafazakarlığı siyasal içeriklidir ve İslam’ın gündelik hayatın belirleyici bir üst siyaset kavramı olarak modellenmesini talep eder. Dolayısıyla siyasi mücadelesi, bu siyaset modelinin altyapısını oluşturmaya yöneliktir.

Pekiyi Erbakan’ın temsil ettiği hareketin sosyo-kültürel temelinde ne vardır? Türkiye’de Osmanlı’dan bu yana Anadolu sosyal yapısında tarikatların önemli yeri vardır. İttihat ve Terakki Partisi’nin oluşum sürecinde Selanik kökenli mason locaları örgütlenmeleri kadar tarikat örgütlenmeleri de önemli rol oynar. Şerif Mardin’e göre tarikat örgütlenmesi Türkiye’de mikro sosyolojinin temelini oluşturur. Tarikatlar, devlet-toplum ilişkilerinin aracısıdır bir anlamda. 1945-46 yıllarında ortaya çıkan İskenderpaşa Cemaati, Türkiye’de tarikat örgütlenmelerinin başını çeken örneğidir ve bu hareketin katılımcıları dönemin İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileridir. Dolayısıyla, arkasında pozitif bilim eğitimi almış kişilerin yer aldığı bu hareket, bir kerelik bir tepki hareketi değildir ve içlerinden Nurcu’lar, Süleymancı’lar gibi farklı örgütler çıkarak ekonomik ve siyasal örgütlenmelere yönelmişlerdir. 1950’lerle beraber politikada yavaş yavaş yer almaya başlamışlardır. Demirel, Özal, Erbakan birer İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencisi olarak bu muhafazakar çizginin paralelindedirler ve bir süre sonra DPT içinde görev almışlardır. Yani, Türkiye’de sermayenin paylaşımının karar merkezinde söz sahibidirler artık.

1970’lerde artık merkez sermayesinin taşra sermayesi ile mücadelesi CHP-AP ekseninde değil, AP-MSP ekseninde cereyan etmektedir. 1970’te Süleyman Demirel bütçesine kırmızı oy veren ve kendisini iktidardan düşüren hareket, taşra sermayesidir.

1960’larda Milli Gençlik Hareketi olarak başlayıp Milli Nizam Partisi’ne dönüşen ve ardından Milli Selamet Partisi olarak ortaya çıkan hareketin içinde milliyetçilik de vardır ve Türk-İslam sentesi kavramı 1970’lerde ortaya çıkmaktadır. Milli Seamet Partisi 1973 seçimleriyle ciddi bir siyasal potansiyel elde eder ve gelinen bu noktadan itibaren Demirel geri kalan siyasal yaşamında radikal-milliyetçi sağa meylederek cephe hükümetlerinin de başına geçer.

1973’te MSP önemli bir siyasal aktör haline gelirken, aynı dönemde sol hareketler de yükseliştedir. Hatta yükselen sol ılımlı değil, radikal soldur ve CHP, ortanın solu vurgusuyla bu kesimin oylarına taliptir.

1970’lerin millyetçi cephe hükümetlerinde farklı bir sağ örgütlenme baş gösterir. O güne kadar ılımlı olan sağ iktidarlara ilave olarak dinci ve ırkçı sağ/milliyetçi sağ da bu hükümetlerin içine girmiştir. Solun yükselişi karşısında oluşan endişeyle ılımlı sağ daha milliyetçi bir sağ ile hareket etmeye başlamıştır. 1975 koalisyonu da bu ortamda ortaya çıkmıştır. Türk-İslam sentezi 1975 koalisyonu[7] ile güçlenmiş ve o dönemde özellikle eğitimde herşeyin “milli olmak” kavramıyla anlatıldığı bir militan ruh yaratılmıştır. Bu militan ruh, Türkiye’yi derin devlet batağına ve Susurluk kazasına taşıyan bir sürecin de oluşumunu başlatmıştır. 1975’ten itibaren Türkiye büyük bir iç çatışma ve anarşi ortamına sürüklenir. Demirel’in o meşhur “bana milliyetçilerin adam öldürdüklerini söyletemezsiniz” sözünü söylediği günler işte o günlerdir.

1977 seçimleri 1975 koalisyonunun kötü tecrübeleri altında artık çevrenin partisi haline dönüşen CHP’yi iktidara getirmiştir ama CHP %44 oy oranıyla yine de tek başına iktidarda değildir. AP’den ayrılan milletvekillerinin desteğiyle CHP önderliğinde 1977 hükümeti iş başına gelir. Bu hükümet, Ecevit’in en önemli stratejik hatası olur. Yükselen faşizmi durdurmak adına eski AP’lilerle yapılan bu ittifak CHP’nin sol tabanıyla arasındaki bağın kopmasına neden olmuştur. 1977-1979 arası ise tam anlamıyla kaotik bir ortamın egemen olduğu bir süreç ile geçmiştir. Bu dönemde siyasal şiddet artmış, hiçbir malın piyasada bulunamadığı bir ekonomik buhran yaşanmış, 1979’da boş olan beş milletvekilliği için yapılan ara seçimi bu milletvekilliklerinin tamamı için AP kazanınca Ecevit istifa etmiş ve ardından hükümeti AP kurmuştur. 1979 yılından itibaren Demirel’in siyasi rolünün zayıfladığı ve asıl belirleyici unsurun Özal olduğu bir dönem başlamıştır. 24 Ocak 1980 ekonomik kararları ortaya çıkan bu yeni durumun resmi bir belgesi niteliğini taşımıştır. 24 Ocak kararları, 1979’da İngiltere’de iktidara gelen Thatcher Hükümeti, A.B.D.’de 1980’de iktidara gelen Reagan Hükümeti ve Almanya’da iş başına gelen Kohl Hükümeti’nin yeni sağ, neo-liberal politikalarının Türkiye’deki yansımasıdır.[8] 1980 ihtilali ve ardından 1983’te kurulan Anavatan Hükümeti DP ve MSP’nin bir devamıdır.

Sağ-Sol Çatışmaları İçinde Türkiye

1980’leri etkisi altına alan Anavatan dönemini incelemeden önce Özal ve Demirel arasındaki siyasi geçmişe kısaca değinmek, ilgili dönemi daha iyi anlayabilmek adına faydalı olacaktır. 1950’deki DP iktidarından itibaren Demirel-Özal ilişkisi giderek artan bir samimiyet içinde ilerlemektedir. Demirel DSİ genel müdürü iken Özal, Elektrik İşleri Etüt İdaresinin başındadır. 1965’te Demirel başbakan olduğunda 1971’e kadar Özal da DPT müsteşarıdır. 1969 ve 1973 seçimlerinde Özal, AP’nin fiilen icracısı gibi bir rol oynarken milletvekili adayı yapılmıyor. Nitekim Özal, 1977’de AP’den değil, MSP’den aday oluyor. AP için bu kadar önemli olduğu halde Özal neden AP’den milletvekili adayı gösterilmemiştir? Bu, halen tartışmaya açık bir konnudur ve kökeninde ideolojik farklılık olduğu tezi en çok ilgi gören tez olmuştur bugüne kadar.

1950’lerde sağ için İstanbul Teknik Üniversitesi ne ise 1960’larda da sol için Mülkiye aynı öneme sahip bir okul konumunda olmuştur. O.D.T.Ü. de daha sonra bu hareketin önemli bir kalesi haline gelmiştir. Mahir Çayan, Ertuğrul Kürkçü, Sinan Cemgil gibi bilinen sol kesimin temsilcilerinin içinden silahlı militan hareket içine de dahil olmuşlardır. Mülkiye içinde aynı dönemde sağ hareketin içinde bulunan Abdülkadir Aksu, Hasan Celal Güzel ve çok ilginç olarak bu isimlerle beraber hareket eden Murat Karayalçın gibi isimler de bulunmaktadır. Dolayısıyla, siyasi yelpazenin 2 kanadından radikal sol ile milliyetçi sağ silahlı bir mücadelenin içindedirler. Aynı dönemde MSP’nin gençlik kolu olan Akıncılar bu mücadelede yer almamaktadır.

Sol içinde Deniz Gezmiş’in Filistin Kurtuluş Örgütü içinde eğitildiği bilinmektedir. Ancak, silahlar nereden geliyordu sorusunun halen çok net bir cevabı bulunmuş değildir. Ülkü ocaklarının silahları ise zamanla devlet içinde kendine yer edinmiş ve ülkücü harekete sahip çıkmayı kendine misyon edinmiş kesimlerce sağlandığı bilinmektedir. Yani, bu kesimlerin tavrı “devlet aklı (raison d’etat)” kavramıyla açıklanmaktadır. Devlet aklı kavramına göre devletin bekası esastır ve bu beka için devlet ne yaparsa, devletin aklına ne gelirse, devlet onda haklıdır. Ülkücü hareketi devlet içinde destekleyenlerin ise amacı devleti komünizmin yayılmasına karşı korumaktı ve bu uğurda yapılan herşey devlet aklı mantığı çerçevesinde haklıydı.

Akıncıların ise devlet içinden herhangi bir desteği yoktu. Dolayısıyla, örgütlenmeleri ancak ve ancak çok uzun dönemli, sabır isteyen stratejik bir planlamayla mümkün olabilecekti. Yani, devletin ekonomik mekanizmaları içinde bir örgütlenme, potansiyel bir sermayeyi yaratacak ve bu sermayenin dinamizmini kullanarak ortaya bir stratejik model çıkacaktı. DTP ve Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki örgütlenmeler bu amacın bir parçasıydı. Ayrıca, Akıncılar Ülkücüler gibi silahlı bir hareketin içine girseler karşılarında orduyu bulacaklar ve ordu, Akncılar’a karşı diğer örgütlenmelere karşı verdiği tepkiden daha hızlı ve sert bir tepki verecekti. Dolayısıyla devlet, bir tarafta onu korumaya çalışanlar (Ülkücüler), diğer yandan onu yıkmaya çalışanlar (sol hareketin doğası gereği) ve devletin laik kanadını yıkmaya çalışanların (Akıncılar) mücadelesine alet olmuş durumdadır. Silahlı çatışma Ülkücüler ile solcular arasında cereyan etmekteyken Akıncılar sessiz bir şekilde uzun dönemli sttratejik reflekslerini geliştirmektedirler.[9]

Aslında Türkiye’deki İslam Anadolu İslam’ı geleneğinden gelir. Yani, temelinde asıl olarak Alevilik-Bektaşilik vardır ve cihat zihniyeti hakim değildir bu İslam’a. Dünyada yükselen İslam ile Türkiye’de yükselişe geçen İslam’ın temel sosyolojik ve siyasi çıkış noktaları farklıdır. Bizdeki çıkışın temelinde sosyolojik yapı daha baskındır. Bizde İslam’ın siyasallaşması süreci faşist 12 Eylül iktidarı dönemiyle ivme kazandı ve aynı dönemde bugünün militan İslami hareketlerini tüm dünyada yaratan ve dünyayı 11 Eylül’e götüren yolun çok sağlam temelleri soğuk savaş döneminde ve 1980’lerin başlarında A.B.D. tarafından atıldı.

1980’ler Türkiye’si

27 Mayıs 1960 ihtilali, laikliğin elden gitmekte olduğu fikriyle yapıldı. 1980 ihtilali de dini devletin kontrol etmesi gerektiği temeliyle dine yaklaşmaya çalıştı ama 2000’ler Türkiye’sinde din, devleti kontrol eder hale geldi. Pekiyi neden dini devlet kontrol etmeye çalışırken askeri güçten, bu amaca yönelik olarak hazırlanmış bir anayasadan ve eğitim sisteminden istediği sonucu elde edemedi de AKP gibi siyasette dini referans olarak alan bir parti iktidara geldi?

AKP kendisini esasen merkez sağda bulunan muhafazakar-demokrat bir parti olarak tanımlamaktadır; ancak, dinle ilişkisine de çok sarih bir açıklama getirebilmiş değildir. Kendisinin sürekli olarak maruz kaldığı gizli gündeme sahip olma ithamları da bu tanımlamanın kamuoyunu tatmin edici bir boyutta yapılamamış olmasından kaynaklanmaktadır. AKP, kendisini bir yerde 1950’den beri ezici bir çoğunlukla iktidara gelmiş partilerle aynı geleneği sürdüren bir parti tanımlamasıyla kamuoyuna sunmaktadır.

Az önce yukarıda açıklanmaya çalışılan ve liderlerini Thatcher, Reagan ve Kohl’ün oluşturduğu yeni sağın temeli 2. Dünya Savaşı’nın sonunda atılmıştı aslında. Bu yeni sağ, 1945’ten itibaren Avrupa’da egemen olmuş olan devletçi solu tasviye etmeyi planlıyordu. Dünyada finans kapital 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde bir birikim yapmıştı ve yeni bir sıçrama yapması gerekiyordu. Teknolojik gelişmeleri de arkasına alarak bu sıçramayı 1980’lerin başında gerçekleştirdi ve Türkiye de 24 Ocak 1980 kararlarıyla dünyada esen bu havaya ayak uydurdu. Aslında bu sistem, devletin sekülarizasyonunu öngörüyordu ama din (yani İslam) dünyada ciddi bir siyasileşme sürecine henüz girmemişti. Oysa 1980’ler Pakistan’da Ziya-ül Hak’ın, Afganistan’da Osama Bin Laden’in A.B.D. tarafından Sovyetler’e karşı desteklendiği bir dönemdi.

Devletçi solu reddeden yeni sağ, sosyal güvenlik, sosyal refah gibi temellere dayanan devlet modelinden uzaklaşması sürecini de beraberinde getirdi. 1983’te iktidara gelen Özal’ın serbest piyasa uygulamaları o güne kadar devlet koruması altındaki kitleleri bu imkandan mahrum etti. Diğer bir ifadeyle, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik alanlarında tüm devlet desteğini kaybetmiş bir kitle çıktı ortaya. Bunun anlamı, yukarıda Şerif Mardin’in mikro sosyoloji kavramıyla açıklamaya çalışılan tarikatların güçlenmesiydi. Güvencesini, eğitim olanaklarını bir anda yitiren bu kitle dinsel örgütlenmelere ve tarikatlara yöneldi. Daha önce bu yazıda açıklanmaya çalışılan Özal ve içinden yetiştikleri ortam da dikkate alındığında dinsel örgütlenmelere göz yumulması ve çok ani sosyolojik değişimlerin getirdiği sosyal çalkantılar din temelli bir yaşam tarzının gelişmesi için gerekli ortamı hazırlamış oldu. İslam ve dini örgütlenmeler sosyal bir dayanışma modeli olarak ortaya çıkmaya başladı bu süreçte. 1980’ler tüm bu gelişmelerin etkisinde geçti ve 1989 yılı 2. Dünya Savaşı’nın bitişinden sonraki en önemli siyasi gelişmelerin yaşandığı bir yıl oldu: Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Berlin Duvarı’nın yıkılması.

1989’daki gelişmelerde 1980’lerin başındaki ivmeyi daha da ileri boyuta taşıyan uluslararası sermaye daha da güçlenerek sosyal güvenlik politikalarının çöküşünü daha da hızlandırdı. Türkiye, kendi iç dinamiklerine ek olarak küresel gelişmelerin de yarattığı bir çarpan etkisiyle dini örgütlenmelerin yer aldığı sosyal dayanışma mekanizmalarına daha da rahat zemin hazırlayan bir ülke haline dönüştü.

Tüm yukarıda anlatılan gelişmeler değerlendirilirken dini örgütlenmelere zemin hazırlayan tek faktörü dünya siyasal konjonktürü ve Özal olarak görmek de bu analizi eksik bırakmak anlamına gelir. 1980’de ihtilalle yönetimi devralan ordunun komünizmi bir tehdit olarak görme geleneği ve buna karşı İslami örgütlenmelere göz yummak gibi bir strateji izlemesi de İslam’ın bir toplumsal dayanışma modeli olarak gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.[10] Bu, ordu adına da Türkiye’de bir ilktir ve tüm bu yapılanlar Kemalizm kisvesi altında yapılmıştır.

1980’ler, dini örgütlenmeler haricinde apolitik bir siyasi süreci de oluşturmuştur. Özal’a göre ideolojiler ölmüştü ve Türkiye’ye 2,5 partiyle 2,5 gazete yeterliydi. Politika, bir toplumsal gelişme modeli, sosyolojik bir evrim projesi olarak 1980’lerde öldürülmüştür. Geniş halk katılımını ve sivil örgütlenmelerin önünü açması gereken ve bu yolda ilerleme kaydedilmesi için bir araç olarak kullanılabilme özgürlüğü gerektiren politika, Türkiye’de toplumsal düzeni belirleyen, sosyolojik yapının katmanlarının şekillenmesi üzerinde etkisi olan bir unsur olmaktan o güne kadar görülmediği boyutta neredeyse tamamen çıkmıştır 1980’li yıllarda. Bunun sonucu da rantın denetimsiz ve kayıtsız şartsız siyasetçilere ve yandaşlarına bırakılmasıdır. Türkiye, bu havayla yağmacılığın, talanın, suistimallerin egemenliğine girmiştir. AKP de yıllarca bu düzenin yarattığı toplumsal bir yorgunluğun sonucudur bir anlamda.

12 Eylül, siyaseti toplumun farklı sınıflarına yasaklayarak siyasetin kurumsal altyapısını çökertmiştir. Bu nedenle de demokrasinin derinleşmesine farklı sosyal katmanların farklı konularda etkin olabileceği katılımcı bir düzeni yok etmiştir. Bu uygulamaların siyaset bilimindeki adı da diktatörlüktür.

1980’ler, uluslararası sermayenin devlet güdümünden koptuğu, serbestleştiği bir dönemi temsil eder. Bu serbesti, sermayenin güçlenmesi aşamalarında devleti kontrol etme çabasına dönüşür. Özerk sermaye, ulus-devletin kontrol mekanizmalarını devre dışı bırakmaya yönelmekte ve yeni bir süreci başlatmaktadır. Bu, siyasallaşan İslam’ın ekonomik boyutunu da ifade etmektedir. Refah Partisi’nin birinci parti olarak seçimlerden çıkmış olması, AKP’nin 2 dönem birinci parti olarak iktidara gelmesi sadece kültürel anlamda İslam’ın yükselişi ve siyasallaşması olarak açıklanamaz. Bu, aynı zamanda siyasallaşan İslam’ın ekonomik boyutunu da kapsamaktadır. Bugün, AKP’nin arkasında önemli boyutta sermayenin olması bu durumu açıklamaktadır.

[1] Horace

[2] Atatürk: “Fransız Devrimi menbaından su içtik.”
Atatürk: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir, başka bir şeye inanmak hurafedir.”

[3] “But that the public should enlighten itself is more likely; indeed, if it is only allowed freedom, enlightenment is almost inevitable,” Kant, Immanuel; “What is Enlightenment?” 1784.

[4] Dini uygulamaların okullarda öğretilmesi.

[5] Bu noktada A.B.D.’de İngiltere’den etkilenilmiş olan Paganist eğilimler ve bu eğilimlerin A.B.D. üzerindeki etkilerinin de ciddi bir şekilde irdelenmesi gerekmektedir.

[6] İsmet Paşa, Büyük Taarruz öncesinde savaş meydanlarında 21-22 gün kadar çizmelerini hiç çıkartma fırsatı bulamamıştır. Bu dönemin sonunda savaş da kazanıldıktan sonra çizmelerini ayağından çıkartırken çizmelerin kapladığı tüm derisi çizmeyle birlikte vücudundan soyularak çıkmıştır.

1960 ihtilalinin öncesindeki hareketli günlerde gazetecilik yapmakta olan Hilmi Yavuz bir sabah İsmet Paşa ile karşılaşır. Hilmi Yavuz 1-2 günlük sakalı ile dolaşmaktadır. Durumu gören İsmet Paşa, Hilmi Yavuz’a dönüp neden perişan göründüğünü sorar ve Hilmi Yavuz da içinde bulunulan olağanüstü günlerden dolayı traş olmaya vakit bulamadığını söyler. İsmet Paşa’nın cevabı herkese büyük bir ders niteliğindedir. Hilmi Yavuz’a döner ve “Hilmi Bey kardeşim, ben Büyük Taarruz’un sabahında bile traşımı çadırımda olup askerimin karşısına öyle çıktım” der.

[7] 1969-1980 arasında kurulan 13 hükümetin ortalama görev süresi 305 gündür (10 ay).

[8] Dünyanın önde gelen ekonomilerinde hakim olan neo-liberal akımın temelinde İktisat teorisinde monetarist iktisat olarak bilinen ve başını Milton Friedman’ın çektiği Chicago okulu yatar.

[9] İslamiyet’in Hıristiyanlık’tan farkı bu noktada ortaya çıkmaktadır. İslam’ın temelinde siyasal bir kültür vardır. Kuran-ı Kerim’in yasaları ortaya siyasal içeriği olan ve devlet sisteminin oluşumunu öngören bir yapı ortaya koymaktadır. Bu nedenle de İslamiyet ve laikliğin birlikteliği kesinlikle sözkonusu değildir. Türkiye, her ne kadar müslüman çoğunluğun oluşturduğu bir toplum ise de Kuran’ın kurallarına uygun müslümanlardan ve dolayısıyla gerçek müslümanlardan oluşan bir toplum değildir. Türkiye’nin ancak ve ancak “kendini müslüman olarak tanımlayan insanların çoğunluğu oluşturduğu bir nüfüs yapısına sahip” olduğunu söylemek mümkündür. Bu da, İslam’ın içinde kimsenin adını koymaya cesaret edemediği değişik bir yorum olabilir ancak ve bu yorumun adı da “İslam’a benzeyen ama İslam ile ilgisi olmayan bir din” olabilir.

[10] Kenan Evren’in meydanlarda Kuran ayetleri okuması, v.b. örnekler.

Arda Tunca
(İstanbul, 19.10.2008)