Pages

Thursday, February 11, 2010

2008 Krizine Genel Bir Bakış

Finans teorisi, finansal kuruluşların reel ekonominin işleyişine ilişkin edindikleri bilgiler sayesinde tasarrufların verimli projelere yönlendirilmesi ve bu yolla reel ekonomiye kaynak aktarımının sağlanmasına aracılık eden bir mekanizma olması gerektiğini öngörür. Finans piyasaları derinleştiği ve kendi içinde rekabetçi olduğu sürece bu mekanizma yoluyla reel kesimin ihtiyacı olan fonların yaratılmasına katkı sağlarlar. Bu mekanizmanın çalışmasını sağlayan en temel finans ürünleri ise mevduat ve kredidir. Mevduat-kredi döngüsü sağlıklı çalıştığı sürece finans piyasaları reel kesime fon arz edilmesi konusundaki aracılık fonksiyonunu reel kesim için makul fiyatlarla yerine getirebilecek bir yapıya kavuşur. Bu sayede finans piyasaları, teknolojik gelişmeye mali destek sağlar ve ekonomide verim artışının gerçekleşmesine hizmet ederek ekonomik büyümeye de katkıda bulunur. Bu çerçevede, bir ekonomi için mal ve hizmet üretimi itici güç konumundayken, finans piyasaları mal ve hizmet üretiminin gerçekleşmesine katkıda bulunan destekleyici bir konumdadır.

2008 yılı itibariyle yaşamakta olduğumuz global krizi incelediğimizde teorinin normatif kavramlarıyla piyasada gerçekleşenler arasında bazı ilişki kopuklukları olduğu ortaya çıkmaktadır.

İçinde bulunduğumuz global kredi krizi dolu dizgin gelirken değişime uğramakta olan iktisadi değişkenlerin temelinde sadece iktisadi gelişmelerin rol oynadığını söylemek pek mümkün gözükmemektedir. Amerikan konut piyasasında şişen konut fiyatları Amerikan siyasi otoritesinin Amerikan finans piyasasının baş aktörleri olan yatırım bankalarıyla ortaklaşa bir şekilde piyasaya yanlış bilgi yayması ve kamuoyunda yanlış beklentiler yaratması sonucunda çökmüştür.

1929 iktisadi krizinin ardından yatırım bankalarıyla ticari bankaların karşılaşabilecekleri olası krizlerde içinde bulundukları ekonomik zorlukları birbirlerine ihraç etmelerini önlemek amacıyla birbirleriyle ilişkilerini tecrit eden bir yasa çıkmıştır (Glass-Steagall Act). Bu yasaya göre, 1999 yılına kadar A.B.D.’de yatırım bankaları sadece yatırım bankacılığında, ticari bankalar ise sadece ticari bankacılıkta faaliyet göstermişlerdir. Ancak, piyasa ekonomisinin daha serbest işlemesi gibi kapitalizmin temel felsefesine çok uygun gözüken bir niyetle Amerikan finans piyasası son yıllarda denetim mekanizmalarının sürekli zayıfladığı bir sektör haline gelmiştir. 1999 yılında da Glass-Steagall yasası ortadan kaldırılmıştır. Böylece, yatırım bankacılığı ve ticari bankacılık faaliyetleri aynı tüzel kişilik altında yürütülebilir hale gelmiştir. Çıkarılan yeni yasalar, mevcut yasaları sürekli gevşeterek finans piyasalarının kontrolsüzce hareket edebilmesine yol açmıştır. Adına “deregülasyon” denen finans piyasalarının kontrolünü sürekli zayıflatma süreci “küreselleşme” adına dünya ölçeğinde Bush Hükümeti tarafından pazarlanmıştır.

Amerikan yatırım bankacılığının konut piyasasındaki konut değerleri üzerinden bu konut değerlerine dayalı finansal varlık üretmeleri ve piyasaya sürmeleri ile yeni bir süreç başlamıştır. Önce deregülasyon ve ardından son derece karmaşık nitelikli finansal ürünlerin piyasaya sürülmesi bu sürecin en önemli halkalarını oluşturmuştur. Amerikan yatırım bankacılığında baş gösteren aşırı kar hırsı, konut değerlerine dayalı finansal ürünlerin bu ürünleri satın alan diğer yatırım bankaları ve ticari bankalara bir nevi paketlenerek türev ürünler yoluyla satılmasına ve aynı satış işleminin bu ürünleri satın alanlar tarafından da aynı paketleme yöntemleriyle başka bankalara satılmasına neden olmuştur. Amerikan yatırım bankaları ve siyasi otoritesi adeta el ele vererek piyasa ekonomisinin getirdiği serbestinin küreselleşmeye olan katkıları savıyla bu ürünleri dünyanın pek çok ülkesindeki finansal kurumlara pazarlamışlardır. Bu şekilde tüm dünya, küreselleşmenin yaygınlaştırılması projesi altında birbiriyle son derece ilişkili bir hale gelmiş ve olası bir ekonomik krizin bulaşıcı olma özelliği artmıştır.

Finans piyasalarının bu kadar büyümesi, bu piyasaları iktisat teorisinin öngördüğü asli fonksiyonlarından tamamen koparmıştır. Finans kesimi, reel kesime destek olma görevini bırakarak reel kesimin önüne geçmiştir. Amerikan Hükümeti ve yatırım bankaları da gelinen bu noktayı finansal buluşların kanunların yetişemeyeceği bir noktaya gelmiş olması olarak görmüşler ve böylece deregülasyona karşı çıkanları da bu tezleriyle çürütmeye çalışmışlardır. Üstelik de, piyasaların derinleşmesinin olası bir krizin atlatılmasına büyük katkılar yapacağını da iddia etmektedirler.

Bernanke’den önceki Amerikan Merkez Bankası FED’in başkanı Greenspan, “The Age of Turbulance” adlı kitabında Amerikan ekonomisinin krizlere karşı son derece dayanıklı bir yapıya kavuştuğunu ve bu sayede piyasalarda bir çöküş yaşanmasının çok uzak bir ihtimal haline geldiğini öne sürmektedir. Bu tezinin en büyük dayanağı olarak da 11 Eylül saldırılarından sonra kendini kısa sürede toparlayan finans piyasalarını örnek göstermektedir. Unutulmamalıdır ki Greenspan, 20 yıllık bir süreyle FED’in başkanlığını yürütmüş ve mevcut krizin nedenlerini oluşturan tüm gelişmeler kendi başkanlığı döneminde ortaya çıkmıştır. Bu süreçte Greenspan, deregülasyon kavramını destekleyen, yukarıda sözü edilen finansal ürünler zincirinin hem A.B.D. hem de A.B.D. dışında yayılmasına katkıda bulunan bir konumda olmuştur. Oysa, iktisat teorisinin finans piyasası-reel piyasa ilişkilerine ilişkin normatif yaklaşımlarından haberdar olmadığını düşünmek mümkün değildir. Bu suretle, kitabında anlatmaya çalıştıklarında ne kadar samimi olduğu şüphe uyandırıcıdır.

1929 iktisadi krizi Marx’ın ifadesiyle eksik tüketimden, Keynes’in ifadesiyle de talep yetersizliğinden ortaya çıkmıştır. 2008 yılındaki kriz ise, piyasa hakkında yanlış bilgi yayılması suretiyle yanlış varlık tutma tercihlerinden ve bu varlıkların piyasa mekanizması içinde kontrolsüzce alınıp satılmasından kaynaklanmıştır. 1929’dan sonraki en büyük ekonomik kriz olduğu düşünülen 2008 krizi ile 1929 krizi arasındaki en temel fark budur.

2008 krizinde içinde bulunulan noktaya gelinmesinde yukarıda sözü edilen aşırı kar hırsının büyük etkisi bulunmaktadır. Öyle ki, bu hırs Amerikan toplumunda yatırım bankacılığından tüketim gruplarına da sıçramıştır. Bir süre sonra konutların ev kredilerine konu olan değerlerinin üzerinde kalan kısmı teminat gösterilerek hane halkları tarafından tüketim amaçlı yeni krediler de alınmaya başlanmış ve Amerikan toplumu “eksi tasarruf” sorunuyla karşı karşıya kalmıştır. Diğer bir ifadeyle, Amerikan halkı sürekli olarak henüz kazanmadığı bir geliri harcayan bir konuma gelmiştir.

Amerika’da konut talebinde yaşanan artış önce konut fiyatlarını aşırı derecede arttırmıştır. Bankaların sağladıkları geniş finansman olanaklarıyla artan konut talebi karşısında bu defa konut arzında bir patlama meydana gelmiş ve son halkada da artan arzın etkisiyle konut fiyatları çökmüştür. Konut fiyatlarında görülen bu çöküş, kredi mekanizmasında büyük bir teminat krizinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Birbirine zincirleme olarak türev ürünlerle bağlanmış olan ülke ve bölge piyasalarının bu teminat krizi sonucu çökmesi krizin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Değerleri önceleri aşırı bir şekilde şişmiş olan konut fiyatları ve konut fiyatlarına bağlı türev ürünler, fiyatların kontrolsüz şekilde aşağı gitmesi karşısında dünya piyasalarında yaygın bir tabirle “zehirli (toxic)” bir hal almış ve bu varlıkları elinde bulunduran bütün ekonomik birimlerin krizin bir parçası haline gelmesine neden olmuştur.

Bu kriz, her ne kadar iktisat teorisinin öngörülerinin içine almasının çok da mümkün olmadığı değişkenlerin etkisiyle ortaya çıkmışsa da, bazı iktisadi yaklaşımların bakış açılarına kısaca değinmek bu yazının sonucunu ortaya koyabilmek adına faydalı olacaktır.

Geçtiğimiz günlerde Nobel ödülüne layık görülen Paul Krugman, New York Times’taki 16.10.2008 tarihli köşe yazısında kamu harcamaları kanalıyla ekonominin canlandırılması gerektiğini ifade etmiştir. Bu görüşüyle, Keynes’in 1929 krizi için önerdiği çözüme yakın bir duruş ortaya koymuştur. Keynesyen teori, her ne kadar pekçok iktisatçı tarafından modası geçmiş gibi görülse de aslında doğduğu günden beri hep gündemdedir. Dünyada tüm ülkeler ekonomilerinde daralmayla karşılaştıklarında kamu harcamaları yoluyla ekonomiye müdaheleyi sürdüregelmektedirler. Dolayısıyla, teorik tartışmalarda modası geçmiş olarak değerlendirilebilecek olsa da uygulamada Keynes aslında hep yerini korumuştur. Friedman bile kamu harcamalarına değil de parasal ekonomiye odaklandığı halde “uzun dönemde hepimiz Keynesyeniz” şeklinde bir ifadeyle Keynes’in önerilerinin önemini vurgulamıştır.

Her ne kadar piyasa ekonomisi Adam Smith’in öngördüğü şekilde bireyin kendi karını maksimize ederken daha büyük bir kar maksimizasyonunu toplumda piyasa mekanizması (görünmez el) yoluyla gerçekleştirmesi tezine dayansa da Keynes, bu modele siyaseti krize çare olarak dahil etmiştir. Yani, piyasa içinde siyasetin var olma sürecini kabul etmiştir. Bu, teorik anlamda kapitalizmin Adam Smith’in kafasındaki modelle uygulanabilirliğini aslında reddetmek anlamına da gelmektedir. Siyasi irade, derecesi farklılaşan koşullarda farklı zaman ve farklı hukuki platformlarda piyasaya müdahele edebilmektedir. Ancak piyasa, yukarıda özetlendiği üzere kendi kurallarına son dönemde bu kadar yoğun bir müdahele karşısında Schumpeter’in ifadesi ile kısmen “yaratıcı yıkıma” (creative destruction) uğramıştır. Bu noktada siyasetin rolünü değil, sadece girişimci sınıfın artık yenilik yapabilme gücünün bittiğini ve bu nedenle piyasada karların erime noktasına geldiğini Schumpeter’in varsayımları gereği en azından belli bir noktaya kadar düşünmek zorundayız.

Yukarıda anlatılanlar ve emperyalizm kavramının uygulamada yoğun olarak görüldüğü içinde bulunduğumuz dünya düzeninde Lenin’in emperyalizmi kapitalizmin ulaşacağı en yüksek nokta olarak tanımlamasını da hatırlamak zorundayız. Lenin’e göre emperyalizm, dünya ölçeğinde mali sermaye yoluyla tekeller kuracak, sermaye ihracı yoluyla egemen bir sınıfın dünyayı paylaşması süreci harekete geçecek ve böylece dünya ölçeğinde bir kapitalist paylaşım meydana gelecekti. Küreselleşmeye ilişkin A.B.D.’nin önderliğinde dünya ölçeğinde yayılmaya çalışılan fikirler ve uygulamalar Lenin’in söyledikleriyle tam olarak uyum içindedir. Ayrıca, dünyanın belirli bölgelerinde baş gösteren aşırı tüketim karşısında dünyanın başka bölgelerinde görülen aşırı fakirlik, yerel kültürlerin giderek sadece kapitalizmin dikte ettiği kalıplar içinde şekillenmesi ve aşırı kar hırsının giderek kötüleşen çevresel koşullar yaratması gibi unsurlar da iktisat teorisi dışında ele alınması gereken sosyal, psikolojik, etnik, v.s pekçok sorunu da ortaya koymaktadır.

Gelinen bu noktada, siyasi otoritenin finans piyasalarıyla el ele vererek dünya ölçeğinde bir servet transferi gerçekleştirmeye çalışmasını belli bir noktadan sonra iktisat teorisiyle açıklayabilmek mümkün değildir. Bu noktadan sonra siyaseti konu alan psikoloji, sosyoloji ve politik yozlaşmaya ilişkin araştırmalara odaklanılması gerekmektedir. İktisat teorisi, diğer disiplinlerin bu çalışmalarını da kendisine konu etmeye çalışmışsa da bugüne kadar sorun çözücü nitelikli ekonomik politika önerileri sunacak ampirik sonuçlar ortaya koyamamıştır.

Sonuç itibariyle, yetersiz regüle edilmiş, kontrolsüz bir piyasa da görünmez elin doğru çalışmasını engellemektedir. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” kuralını insanoğlunun aşırı kar hırsı, siyasetin kirliliği, coğrafi politik güçler dengesi gibi konuları da kapsayacak şekilde çok daha geniş bir çerçevede değerlendirmek zorundayız. Adam Smith’ten bu yana geçen 233 yıllık bir zaman diliminde insanlığın edindiği tecrübeler bunu söylemektedir. Bu noktada, kapitalizmin de ne derece uygulanabilir bir sistem olduğunu sormak ihtiyacı doğal olarak kendini göstermektedir.

1929 krizinden sonra dünyada otoriter rejimlerin hüküm sürdüğü bir sürece girilmiş ve ardından 2. Dünya Savaşı patlak vermişti. Acaba, şimdi önümüzde ne var? A.B.D.’nin İran senaryosu ile dünyanın birşeylere alıştırılmaya çalışıldığı kesin. Tıpkı 11 Eylül 2001’de olduğu gibi. Acaba, Gürcistan’da geçtiğimiz aylarda olup bitenler neyin provasıydı? Bunların hiçbirini iktisat teorisinin kalıpları içinde kalarak irdeleyemiyoruz.

Son olarak da, acaba kriz nedeniyle iflas eden büyük bankaların mülkiyetinin Avrupa’da kamu kesimine geçmesine ve hatta Amerikan Hükümeti’nin iflas eden bankaları devletin satın alabilme yetkisini elde etme çabalarına ne demeli? Yoksa, kapitalizmin yanlış anlaşılmasına yola açan ve herkesin anlayamadığı ince bir nokta mı var oyunun kurallarında? Hani bırakacağız yapacaklar, bırakacağız geçeceklerdi!

Arda Tunca
(İstanbul, 19.10.2008)