Pages

Tuesday, December 21, 2010

2011 Seçimleri Öncesi C.H.P. Kurultayı

Basında çıkan parti kurultayları, kongreleri ya da toplantılarıyla ilgili haberleri pek okumam, takip etmem. Bu tip toplantılarla ilgili haberleri son derece sıkıcı ve kendi adıma da faydasız bulmuşumdur. Ancak, şu son C.H.P. kurultayı Türkiye'nin içinde bulunduğu pekçok özel koşul nedeniyle ilgimi çekti. Herşeyden önce 2011 seçimlerinde oy verip vermemek konusundaki fikirlerimi oluşturmak adına önemsedim bu kurultayı. Zira, ya C.H.P.'ye oy vereceğim ya da hiç oy vermeyeceğim. Ak Parti'nin 2002'den beri devam eden seçim ve her türlü halk oylaması başarılarının Türkiye'yi sürüklemekte olduğu noktayı düşündükçe ve hissettikçe güçlü ve etkin bir muhalefet alternatifinin büyük bir ihtiyaç olduğu gün gibi ortada. Herhangi bir demokrasi için iktidarın seçim zaferlerinden bağımsız olarak güçlü bir muhalefetin varlığının bir zaruret olduğu zaten her T.C. vatandaşının bildiği bir şey. Ancak, ama iktidarın, ama muhalefetin hangi ideolojiyi taşıması gerektiğini düşünmek ya da arzulamak ve bu konuda seçme hakkıyla iradeyi ortaya koymak elbette ki kişisel bir tercih ve hak. İktidarın ideolojisiyle problemim olduğu açık. Muhalefetin hangi ideolojiye sahip olması gerektiği konusundaki tercihlerimi de tatmin edecek herhangi bir siyasi oluşum ortada yok ama herşeye rağmen güçlü bir C.H.P.'yi pekçok nedenle arzuluyorum.

Ana muhalefet olmaya yakın olan parti M.H.P. ya da Saadet Partisi olsaydı tamamen depolitize olmuş bir tavır sergileyecek ve 2011 seçimlerinde oy kullanmayacaktım. Zira, %10'luk barajın varlığı gibi son derece gayri demokratik bir uygulama da beni son derece rahatsız ediyor. The Economist dergisi boşuna "melez rejim" olarak tespit etmedi Türkiye'nin konumunu onca dünya ülkesi için yaptığı demokrasi endekslemesinde.

C.H.P.'yi uzunca zamandır etkisiz, beceriksiz, ve daha da kaba bir tabirle kabız bir siyasi oluşum olarak görüyorum. Ancak, son kurultayda heyecanın doruğa çıktığı bir hava vardı C.H.P.'de. Kemal Kılıçdaroğlu'nun ne kadar yetenekli olduğu henüz çok net olarak bilinmese de - ki bence yetenekli olmadığını anlamak için çok da fazla sert testlerden geçirmeye gerek yok kendisini - parti içinde Deniz Baykal ve Önder Sav'ın miras olarak bıraktığı fitne ve fesatla uğraşmakta olduğu kesin. Kurultaydaki tavırlarıyla Deniz Baykal ve Önder Sav'ın ne derece ülkeyi ve ne derece kendilerini düşündükleri de fazlasıyla ortaya çıktı. Bu tavırlarıyla, yaptıklarının neye hizmet ettiğini düşünmeden edemiyor insan. Kimse sizi desteklemiyor. Kimse sizden medet ummuyor. Hala neyin peşinde bu adamlar? Hayatlarında yapacakları tek doğru şeyi yapıp çekip gitseler ortalıktan da bari iyice zedelenmiş saygınlıklarını biraz olsun kurtarsalar.

Kurultay bitti. Kemal Kılıçdaroğlu'nun partinin başına geçtiğinden bu yana yakaladığı coşku devam ediyor. 2011 seçimleri, kendisinin genel başkan olarak ilk seçimi olacak. Türkiye'nin demokratik geleceği adına, adalet adına C.H.P.'nin ve Kemal Kılıçdaroğlu'nun 2011 seçimlerinde bir şansı ele geçirmesi gerekiyor mevcut koşullarda. Hafta sonu izlediklerimden sonra ben kararımı verdim. Bundan sonrası şahsım adına hiç önemli değil. Seçim mitingleri, propogandalar, v.s. beni etkilemeyecek. Yolu açık ve aydınlık olsun ülkemin.

Arda Tunca
(İstanbul, 20.12.2010)

Monday, December 20, 2010

Zıt Kutuplarla Sokak Karşılaşmaları

Toplumsal barışı istiyoruz, özlemini duyuyor, hayalini kuruyoruz. 1970'ler anarşiyle geçti. Üniversite işgalleri, sokak çatışmaları, sağ-sol kavgaları, v.s. derken pekçok değeri kaybettik içimizden, kendimizden. 1980'lerde 12 Eylül ihtilalinin ardından bir toparlanma sürecinde iken 1984'te PKK'yı bulduk karşımızda bir anda. 1990'larda hem PKK terörü hem de ülkeyi allak bullak eden ve tarihimize "kayıp 10 yıl" olarak geçen koalisyonlar dönemi hüküm sürdü. 2000'lerin ilk 10 yılına ise Ak Parti iktidarıyla ortaya çıkan laiklik-İslamcılık gerginlikleri damga vurdu. Şimdi, hem PKK hem de derin bir toplumsal gerilim var. Koalisyonların dönemi şimdilik geride kaldı ve "hükümet etmek" adına istikrarlı bir süreç içinde geçti 2000'lerin ilk 10 yılı ama geçmişin unutulan, göz ardı edilen ya da başka sorunların ağırlığı nedeniyle kendine yeterli gündemi bulamayan sorunları düşüverdi gündeme. Sosyal gerilimi her yerde ve her şekilde yaşıyoruz. Zamanla bu gerilimi günlük hayatta daha başarılı bir şekilde yönetmeyi hem toplumsal hem de bireysel anlamda öğrendiğimiz bir gerçek belki ama daha gidecek çok uzun yolumuz var.

Günlük hayatta zıtlıkların karşılaşmasına çok yakın bir örneği ailemiz içinde yaşadık geçtiğimiz günlerde. Annemin yaşadığı bu tecrübe, Yeni Şafak Gazetesi'nin köşe yazarı Fatma K. Barbarosoğlu'nun bir yazısına yansıdı. Zıt kutupların toplum içindeki günlük hayata dair karşılaşmalarını karşı cepheden izlemek adına bu yazıyı aşağıda aynen aktarıyorum. Yazıda Nil Hanım diye anılan kişi annem. Galiba, gerçekten çok ama çok uzun bir yol var daha kaydetmemiz gereken.

Hilali gördüm!
Fatma K. Barbarosoğlu
Yeni Şafak Gazetesi - 10 Aralık 2010 Cuma

Her şey çok güzeldi. Çok güzel bir günün akşamı idi. TYB'nin Edebiyat Mevsimi programı kapsamında, Roman Atölyesi'ne katılmıştım. Eski arkadaşlar ile muhabbet tazelemiş -Nazan Bekiroğlu, Oya Baydar, Zeki Bulduk- yeni bir arkadaş kazanmıştım –Şebnem İşigüzel. Ve dikkatli, edebiyat sevdalısı bir grup güzel öğretmen ve öğrenciden hayat enerjisi devşirmiştim.

Her şey çok güzeldi. Hava güzel! Mekân güzel! İnsan güzel. İyi de bunca güzelliğe rağmen içimde bir çocuk ağlıyordu. Divan yolundan Gülhane'ye doğru yürüdük. Sultanahmet Camii ile göz göze gelmeden gitmeye gönlüm razı değildi. Tam karşısına oturduk. En gamlı halimle bu gün çıkmadı dedim. Kime dedim? Nazife Şişman'a. Yarın senin yazı günün değil mi dedi, beni benden önce keşfetmiş olan arkadaşım. Evet dedim. Bu günü yazarsın dedi. Hayır, öyle bir şey değil. Başka bir şey arıyorum dedim. Aradığım bir hikâye.

Hikâyeyi neden arıyorsun ve nerede arıyorsun diye sormadı Nazife. Yılların iziyle artık biliyordu. Sorarsa arayışın büyüsü bozulurdu.

Beklediğim hikâye gelir diye, Sultanahmet tramvay durağına doğru yürürken cadde üstündeki gümüşçülere girdim. Madem hikâye gelmiyor bu günü gümüş bir karanfil ile zamanın elinden kurtarmayı denemeliydim. Bana bu günü, içimdeki bekleyişi hatırlatacak bir karanfil.

Her şey vardı da, bir karanfil yoktu dükkânlarda. Tramvay durağında vedalaştık Nazife ile.

Salı akşamı 1432'nin ilk gecesi idi; Yeni yılın hilali ile ilk karşılaşma; rüzgârın bağrından, kurumuş çamaşırları kurtarırken oldu. Uzun uzun baktım. Baktıkça yaklaştım hilale. Yaklaştıkça eridiğimi hissettim. Ve daha önce hiç bu kadar derinden "Hilali gördüm Yarabbim" diye şükretmediğimi fark ettim.

Ne kadar bakıştık öyle bilmiyorum. Müezzinin o güzel sesi, sesine imanının gücünü katan aşkı ile okuduğu yatsı ezanı ile içeri girdim. Bir saniyenin bir yıl gibi derinden yaşandığı zamanlarda, elime bir şiir kitabı alır tefeül ederim. Yine öyle yaptım. Özdemir Asaf'tan "O Gece" şiiri düştü nasibime: "Her gece birinin olmadığı gecedir/Gecelerinizi karıştıracak gitgide/Olmayanlarınızın çoğalması/Benim olmadığımı duyduğunuz bir gece/Korkacaksınız/Şimdiden düşünüyorum son kalanımızı/Son gidenimizin bu gecesinde/Ama bir gece olacak, ortalarda bir gece/İçinde siz de olmayacaksınız/Ayrıca."

Nasibime düşen bu şiir ile titredim dersem beni anlar mısınız? İçimde ağlayan çocuk işte bu mısralardan arda kalan çocuktu.

Tramvay durağında dün gece müezzinin sesinde bıraktığım hilale, tekrar baktım. Ne kadar güzeldi. Aramızda olmayanları ve bu dünyadan nasibi bu akşam tükenenleri düşündüm, dün akşamdan zihnime düşen mısraların ateşi ile.

Gözyaşımı gören var mı diye çekinerek etrafıma bakarken; bir kadının gökyüzüne bakarak ellerini yüzüne sürdüğünü fark ettim. Göz göze geldik. Sonra ben tebessüm ettim. Yarı alaca karanlıkta tebessümümü fark etmesini özellikle istedim.

Farketti. Dua ediyordum dedi. Anladım dedim. Duasını bu defa sesli tekrarladı: "Aya baktım Allah/Amentü billâh/Bütün aylar hayırlı olsun/İnşallah"

Öğrenmek üzere tekrarladığımı görünce siz bilmez misiniz dedi. Bilmiyorum dedim. Esasında benim bildiğimin son cümleleri farklıydı sadece: Ayı gördüm Allah amentü billâh/şavkı şavkıma, nuru gözüme/elhamdülillah.

Son derece şık lacivert kaşe pardösüsünün içinde, yaşının zarafetini ve nezaketini taşıyan; kısa saçlı, gözlüklü, gözlüklerinin altında bile seçilen zeki bakışları ile zihnime avukat olmalı diye yerleştirdiğim hanımefendi, "Ailemiz bize son derece iyi bir dini eğitim vermişti" dedi.

Sohbetin yumağı buradan çözülmeye başladı. Yanılmamıştım Nil Hanım avukattı. "Babamın çocukluğu Çırağan Sarayı'nda geçmiş" diye anlatmaya başlayınca, derhal defterimi kalemimi çıkardım. "Babam Çırağan Sarayı otel olmadan önce pencerelerine bakar benim odam şurasıydı diyerek bize gösterirdi. Sultan Reşad'ın annesi, babaannemin halası imiş. Biz Kafkasya kökenliyiz."

Çırağan Sarayı'nda çocukluğu geçmiş babayı merak ediyorum. Albay İhsan Erkan. Doğum tarihini soruyorum hemen. 1912–1986 tarihleri arasında yaşamış olduğunu öğreniyorum.

Avukat Nil Hanım, babasının dini bilgisinin derinliğinden, ahlakının güzelliğinden, ezbere okuduğu Yasin-i Şeriflerden bahsediyor. "Her adadığımız Yasin-i Şerif'i babamın okumasını isterdik" diye hüzünle yâd ediyor eski günleri.

Adınızın hikâyesi var mı diye soruyorum. "Evet" diyor. "Babam II. Dünya Savaşı esnasında Mısır'da bulunmuş. Nil nehrine bakarken bir gün kızım olursa adını Nil koyacağım dermiş."

Ben aile tarihi ile ilgilenirken Av. Nil Hanım günümüz Türkiye'sine dair başı açık başı kapalı ayrımına karşı düşündüklerini paylaşmayı tercih etti. Biz sanki daha uzun süre konuşabilelim diye bindiğimiz tramvay Eminönü'nde son durak ikazı ile yolcularını boşalttı. Kabataş'a aktarmalı gitmek durumunda kaldık. Fakat yine de zaman yetmedi. Tramvay yolculuğu bitince ayaküstü sohbet etmeye devam ettik. (Ayaküstü sohbetin Türkiye bahsini belki bir vesile ile başka bir yazının konusu edebilirim.)

1432'nin, hayata karıştığım ilk gününü, güzel insan resimleri ile dolu bir albümün içinde geçirdim. Hilali gördüm. Hilalin aksini güzel insanların gönüllerinde gördüm. Hamdu senalar olsun. Hicri yılınız mübarek olsun.

Not: O günün akşamında aradığım karanfilleri yere yayılmış bir örtünün üstünde iki üniversite mezunu Mustafa'nın tezgahında buldum. Yerim kalmadı. Pazartesi günü Mustafa'nın hikayesinden devam edeceğim.

Arda Tunca
(İstanbul, 19.12.2010)

Sunday, November 21, 2010

Bir Bayram Sonrası Yazısı

Bir bayram tatili daha sona erdi. Böylece, 2011'in yaz aylarına kadar böylesine uzun bir tatil kalmadı hayalini kuracak. Pazartesi günü yine işe dönecek olmanın dayanılmaz ağırlığı üstümüze çökmeye başladı bile. Hayatın normale dönmeye başladığı Nişantaşı'nın kalabalıklaşan caddelerinden anlaşılabiliyor. Starbucks'ın 250 gr.'lık pakette kahve alana 1 kahve bedava kampanyası sayesinde güzel bir latte yudumlamak da keyifli geldi bu arada doğrusu. Gazetelerde yine alışıldık bayram haberleri: Trafik kazalarında bayram boyunca 111 kişi hayatını kaybetmiş. Şimdilik tabii. Daha dönüş trafiği yeni başlıyor. Belki de bugünden başladı bile. Akşam haberlerinde öğreneceğiz.

Gazeteler bayramda doğru düzgün haber bulamamaktan politikacıların bayramda birbirlerine yaptıkları anlamsız, sıkıcı, kimsenin neden yapıldığını bile tam anlamadığı sahte ziyaretlerini magazinsel bir havada haber yapmışlar. Normal zamanda da pek dişin kovuğunu dolduracak haber okuyamıyoruz ama neyse. Bayram torpili yapıp eleştri yapmayalım şimdi. Deniz Baykal C.H.P.'nin başındayken bayramlarda hep Antalya'ya giderdi de biz de hiç değilse bir parti liderinin nerede yemek yeyip kahve içtiğini falan okuyup bu anlamsız ziyaret haberlerinden bir nebze olsun daha az alırdık nasibimizi. Deniz Baykal'ın parti liderliğinden ayrılışının böyle bir maliyeti de olmadı değil tüm vatandaşlara.

Yolda yürürken bir eczanenin camında bir de baktım ki kocaman bir afiş: "Dünyaca ünlü kabızlık ilacı ... gelmiştir." İlacın adını reklama girmesin diye vermiyorum. Çok merak edenler beni arayabilirler. Nedense o anda başta parti liderleri olmak üzere Ankara'da özellikle belli kişilere uçaklarla yoğun sevkiyatlar yapmak gerekir diye geçirdim içimden.

Havalar da gereğinden fazla iyi gitti bayramda ve halen gitmekte. Arada yağan ufak tefek yağmurlar dışında pek de güneşsiz kalmadık bu aralar. Küresel ısınmanın azizliği olsa gerek. Ben korkuyorum bu anormal durumdan. Fakat buna rağmen, "madem ki küresel olarak kavruluyoruz ya da bir nevi tecavüze uğruyoruz tabiat karşısında, bari tadını çıkartalım" dedik ve kendimizi doğaya verdik Aras'la. Önce Çardak/Lapseki, oradan da Assos'a yolculuk yaparak kediler, köpekler ve tarlalar içinde koşturarak ve ağaçlardan nar toplayıp her yerimizi kırmızıya boyayıncaya kadar yiyerek ve çamurlara batarak idrak ettik bayram günlerini. Neyse ki İstanbul'dan uzakdık da hayvan kesmeye çalışırken kendini kesen, sokakları kana bulayıp ilkellikte yeni rekorlar deneyen insansıların bizlere sunduğu manzaraların gazabına uğramadık.

The Social Network filmini görüp Facebook'u yaratan Mark Zuckerberg'in nasıl dünyanın en genç milyarderi olduğunu hayıflanarak izlemek tüm sinir sistemimi alt üst etti. Bu kadar basit ve zevzek fikirler benim de aklıma geliyor da ben neden hala pazartesi işe gidecek olmanın kasvetini yaşıyorum yani? Adam otururken kim kimin ne yaptığını merak ediyor, haydi bu merakı giderelim deyip bir site kuruyor ve malı götürüyor. 25 milyar Dolar'lık da bir iş yaratıyor, Harvard'ı da bırakıyor. Kendime sinirlenmekte haksız mıyım? Bu arada, emekli olmama kaç gün kaldı acaba? En son saydığımda (eski sisteme göre) tam 4.999 gün kalmıştı.

Bir sonraki bayrama kadar hergünü hep bayram tadında yaşamak dileğiyle...

Arda Tunca
(İstanbul, 20.11.2010)

Friday, November 5, 2010

Yaşadım Diyebilmek İçin

Bugün son nefesimi veriyor olsam yaşamın bana sundukları ya da benim yaşamı nasıl ele aldığım, yorumladığım ve sindirdiğime dair kendimle nasıl bir hesaplaşmam olurdu diye bir düşünce aldı aklımı geçenlerde. Uykuya dalmadan önce kulaklığı takmış, Nazım'ın sesinden şiirlerini dinliyordum yatakta o sırada. "Yaşamaya Dair" şiirini dinlerken ve şiirin sonundaki "yaşadım diyebilmen için" mısraını iliklerime sindirirken - ki hep isyan dolu bir haykırış olarak algılamışımdır bu mısraı - içim dolup taşıyordu adeta.

Neler biriktirebiliyoruz şu zıvanasından çıkmış yüksek temposunda yaşamımızın geleceğe dair? Benden sonraya neler kalacak benden sonrakilerin beni tebessümle anabileceği? Bu yazılar mı, herşeye rağmen süren hep gülme arzum mu?

Yirmibirinci asra dair fazla bir şey biriktirilemiyor yirmibirinci asırda. Yirmibirinci asrın 1 dakikası yirminci asrın 1 gününe eşitlendi sanki. Ne korkular, ne hasretler, ne sevinçler, ne acılar, ne arzular yaşanıyor sindirile sindirile, doya doya. Neresine gitsem dünyanın, hep aynı yemekler, aynı içkiler, aynı sohbetler, aynı dükkanlar ve daha da acısı davranışları bile aynılaşmış kadınlar ve erkekler. Yirmibirinci asır robotlar üretebiliyor ancak.

Araya sıkıştırılmış zamanlarında yaşamın, araya sıkıştırılmış duygular, araya sıkıştırılmış uğraşlar arasında içimden geldiğince, en saf duygularımla safça küfürler sarfetmek istiyorum hiçbir şeyi araya sıkıştırmadan. Ana avrat düz gidesim geliyor baharda uzanıp çimlere izleyemediğim karıncalar için, tek düze beton blokların arasında dolanıp bütün hayatımı hergün birkaç metrekarede geçirdiğim için. Hem de hiç kimse beni buna zorlamamışken. Ama, herşeye rağmen araya birşeyler sıkıştırabiliyorum bir atımlık kurşunu boşa harcamamak için. En azından ruhum ve ruhumun galeyana getirdiği bir çabam var bir ağacın kökleri gibi oraya buraya dolanıp toprağı kucaklamak isteyen. En azından "yaşadım diyebilmem için" hevesim var.

Güzel günler ne kadar gördük bu sistemle yabancılaşan halimizde bilmiyorum ama geriye birşeyler kalacaksa bu yaşamdan biriktirdiklerimizden, bu yazıların anlattıkları kalacak herhalde benden sonraya. Bunları okuyanlara da gülmek mi ağlamak mı kalır yirmibirinci asırda "yaşadım diyebilmek" için bilmiyorum.

Arda Tunca
(İstanbul 02.11.2010)

Friday, October 29, 2010

Cumhuriyet’i Kuran Parti

Bu yazıya uzun zamandır bir C.H.P.’li görsem de sorsam diye çok heves ettiğim bir soruyla girmek istiyorum. Cumhuriyet’i kuran parti olmakla övünen C.H.P., bugünkü lideri ve kadrosuyla bugün 29 Ekim 1923 olsaydı Cumhuriyet’i kurma becerisini gösterebilir miydi? Bu soruyu, Önder Sav ve Onur Öymen gibi çok zeki (!) C.H.P.’lilere öncelikle ve özellikle sormak istiyorum. Ancak, alacağım cevap karşısında kahkalarla güler miyim yoksa hıçkıra hıçkıra ağlar mıyım bilemiyorum. İşin kara mizah tarafı bir yana, C.H.P.’nin durumu içler acısı. Ne ideolojik anlamda siyasi yelpazenin neresinde oldukları belli, ne herhangi bir somut alternatif sunabildikleri bir programları mevcut, ne de Türkiye’ye liderlik yapabilecek bir kadro ya da liderleri. Sol görüşlü olduklarını söyleyip milliyetçilikten söz ediyorlar. İşçi haklarını savunmak gibi temel solculuk kavramından söz ettikleri bile yok. Ekonomi ile ilgili ortaya koydukları tek oranlı vergi sistemi gibi müthiş (!) fikir, bir rakam ortaya koyarak konuştukları tek fikir oldu. Bu dahiyane fikirden dolayı genel başkanları Sn. Kemal Kılıçdaroğlu’nu tebrik etmek gerekiyor. Konuşma yaparkenki uslübu ise inanılmaz etkileyici. Çok merak ediyorum, o konuşmalarına çocuklar dahi inanır mı acaba?

Tüm siyasi kariyerini hizipçilik üzerine kuran Deniz Baykal da hala perde arkası oyunlarına devam ediyor herhalde ki parti çatırdıyor. Parti başkanlığından ayrılış nedeni düşünüldüğünde, Deniz Baykal’ın hala neyin peşinde olduğunu anlamak mümkün mü?

Kısaca, C.H.P. darmadağın. Oysa, en sıkı organizasyon ve koordinasyon içinde olmaları gereken bir dönemdeler. Ak Parti’nin üst üste seçimler, referandumlar kazandığı bir süreçte tüm ideolojilerden bağımsız olarak güçlü bir muhalefete demokrasinin sağlıklı işleyebilmesi adına ihtiyaç var. Böylesine güçlü bir desteğe hangi parti dünyanın neresinde sahip olursa olsun, muhalefet güçlü olmak durumunda. Bazen insan C.H.P.’nin Ak Parti ile gizli bir anlaşması olup, muhalefet partisi gibi hareket edip aslında Ak Parti’nin oylarını arttırmak için çalıştığını bile düşünecek kadar şaşırıyor C.H.P.’de olanlara. Söyledikleri saçmalıklara kendileri de gerçekten inanıyorlarsa çok yazık!

Ne ideolojisiyle, ne siyaset tarzıyla, ne de insanlık özellikleriyle zerre kadar ilgim olmayan R.T.E.’yi de izliyorum ve C.H.P. ile karşılaştırınca neden Ak Parti’nin 8 yıldır iktidarda olduğunu malesef anlayabiliyorum.

Arda Tunca
(İstanbul, 20.10.2010)

Alamanya



Dün akşam, 2012 Avrupa Şampiyonası’na katılabilmek için oynanan grup eleme maçında Almanya-Türkiye mücadelesini izlerken Alman Milli Takımı’nda oynayan Mesut Özil’in gurbetçi Türk vatandaşları tarafından yuhalanması ve ıslıklanmasını değişik duygu ve düşüncelerle izledim. Maçın Berlin gibi Türk nüfusunun yoğun olduğu bir şehirde oynanmış olması da muhtemelen çok sayıda Türk’ün maça gelebilmesine olanak tanımıştı ve tribünler adeta iki yerel takımın sahada mücadelesi varmış gibi bir görüntü oluşturmuştu. Maçtan önce de Mesut Özil Alman Milli Takımı’nda oynamaktan mutlu olduğunu belirten açıklamalar yapmıştı. İşte bu atmosferde, ayağına topu her aldığında yuhalandı ve ıslıklandı. Bu anlarda 1977-79 arası yıllara gittim. Zira, bu iki yılın bendeki etkileri yaşamımı bugün bile etkileyecek kadar derin olmuştur.

Haziran 1977’de Lufthansa ile İstanbul’dan Münih’e uçuşumuz (ilk uçağa binişim) ve Münih’ten trenle Regensburg şehrine gidip birkaç ay sonra da Regensburg Üniversitesi kampüsüne yerleştiğimiz o günler hem güzel hem de tatsız ve düşündürücü olaylar ve insanlar kattı hayatıma. Aynı yılın Eylül ayında Gerhardinger Schule adındaki ilkokulda bir Türk sınıfında başladı öğrenim hayatım. Herşey çok farklı ve farklı olduğu kadar da güzel ve eğlenceli idi. 1977 Türkiye’si ile 1977 Almanya’sı arasındaki gelişmişlik ve ekonomik güç farkı iki ülke arasındaki 2010 yılındaki farktan çok çok daha büyüktü. Aradaki bu uçurumu, 6 yaşındaki bir çocuk olarak değişen oyuncaklarımın dünyasından gözleyebiliyordum. Uzaktan kumandalı arabalar, rehnbahn adındaki araba yarışı pisti oyunu, pilli trenler, v.s. büyülüyordu beni. İlk aylardaki tek derdim, Almanca konuşamamaktı ki birkaç ay içinde bu sorun da hallolmuştu ve herşey yolunda gidiyordu. Ancak, özellikle okul yaşamımın başlaması ile ve sosyal hayata daha fazla girmeye başladıkça bazı sorunlar baş göstermeye başladı.

Okula başladıktan birkaç ay sonra sınıf kapısının önünde ayakkabılarımızı çıkartıp terlikle derse girmeye başladığımızda bastıran soğukların etkisiyle ayaklarım üşüdüğünde çarptı yüzüme Alman disiplini önce. Terlikler evde unutulduğunda da sınıfa çorapla giriliyordu. Zamanla, diğer sınıflardaki Alman çocukları bana sataşmaya ve beni zaman zaman tartaklamaya kadar varan kavgalara girişmeye başladılar. Nedenini hiç anlamadım başta ama “Türken Raus” sloganının ne anlama geldiğini idrak ettiğimde farketmeye başladım çevremdeki dünyanın bana nasıl baktığını. Çocukluğun verdiği bir cesaret ve bana ters davranan birine aynı şekilde karşılık verme refleksiyle ben de kavgaya kavgayla karşılık verip içinde bulunduğum durumla sürekli tek başıma mücadele etmek zorunda kalıyordum. Diğer Türk çocukların hiçbiri yardımıma gelmiyordu. Hatta, Regensburg’un merkezindeki meydanlardan birinde (Dom Platz) bir festival sırasında litrelerce bira içmiş Alman’ların meydana kurulmuş portatif tuvaletleri nasıl kullandıklarını ve sokakları adeta bir lağım çukuruna döndürdüklerini görmüş ve bu gördüklerimi bir Alman kıza anlatmıştım. Kız da bana bütün bu pisliklerden Türk’lerin sorumlu olduklarını söyleyip delirtmişti beni. Bu kızıl saçlı kızla müthiş bir kavga ettiğimi dün gibi hatırlıyorum.

Çok soğuk ve karlı bir kış günü okulumun bayan öğretmenlerinden birinin beni okul bahçesine girip binanın kapısına kadar götürmeye çalışan babama Türk’lerin kullandıkları araçların daha çok karbondioksit gazı çıkardığını söyleyip okul bahçesine "Volkswagen" marka arabamızı sokmamak için direndiği de hala aklımda. Alman aileler ise arabalarını o kapının önüne kadar sokuyorlardı oysa. Sokağa çıktığımızda bebek arabasında dolaştırdığımız kardeşim Tuna’ya önce çok sempatik tavırlarla yaklaşan Alman’ların Türk olduğumuzu fark ettiklerinde pek çok kez kardeşime ve bize iğrenir gibi bakıp yanımızdan uzaklaştıkları da aklımda kalan günlük hayatın manzaralarından biri.

Hastalıklı bir toplumdu 1970’lerin Alman toplumu. O yıllarda, 2. Dünya Savaşı biteli yaklaşık 35 yıl olduğunu düşünecek olursak, demek ki savaşa katılmış olan nesil 55-60 yaşlarındaydı ve toplumun içinde azımsanmayacak bir nüfusa ve etki alanına sahiptiler. Onların yetiştirdikleri çocukları ve torunlarıydı ailemin sokakta ve benim okulda hergün bir arada olduğumuz Alman’lar.

Bu hikayenin bir de diğer bir cephesi vardı. Regensburg’da büyükçe bir Siemens fabrikası vardı ve bu fabrikanın çalışanlarının önemli bir bölümünü Türk işçileri oluşturuyordu. “Heim” adı verilen 100 daireli büyük bir apartman bloğunda yaşıyorlar ve sadece kendi aralarında görüşüyorlardı. Alman toplumuna entegrasyonları neredeyse yok gibiydi. Bu binanın koridorları dairelerin kapılarına asılmış ipler ve ve iplerin üzerlerinden sarkan çamaşırlarla doluydu. Adana, Urfa, Bitlis, Sivas gibi şehirlerin sokakları Regensburg’da bir binanın içine taşınmıştı adeta. Bu binada yaşayan Türk işçileri sürekli gece vardiyalarında çalışıyorlardı ve gündüzleri uyuyarak geçiriyorlardı. Diğer bir değişle, pek gün yüzü gördüğü yoktu bu insanların ve hem içinden geldikleri kültür, hem de çalışma saatleri koşulları itibariyle Alman toplumuna entegre olma niyet ve imkanları yoktu.

1960’larda Almanya’ya gelip hiç Almanca konuşamayan ve okula giden çocuklarının yardımıyla alışverişlerini ancak yapabilen bir sürü Türk vardı. İşçilerin çoğu Türkiye'nin doğu ve güneydoğu bölgelerinden kalkıp Almanya’ya gitmişler ve yerel kültürlerini hiçbir değişikliğe uğratmadan Alman toplumuna izole edilmiş bir sosyal yapı içinde transfer etmişlerdi. Aynı toplumun içinde bir tarafta 1940’ların Nazi subayları, çocukları ve torunları diğer tarafta ise Adıyaman, Trabzon, Malatya, Antep’ten çıkıp İstanbul, Ankara ya da İzmir’i dahi hiç görmeden kendisini Avrupa’nın ortasında bulmuş insanlar bir arada yaşamaya çalışıyorlardı. Altı yaşında bir çocuk olarak bu toplumsal algılamaya sahip olabilmeme imkan yoktu ama Haziran 1979’da Türkiye’ye dönüşümüz yaklaştıkça ve dönüş heyecanının sabırsızlığı arttıkça “biz neden artık kendi ülkemizde yaşamıyoruz” diye sürekli hayıflandığımı hatırlıyorum. Bu hastalıklı ortam zorluyordu artık beni. Yeni oyuncaklara da büyük ölçüde doymuştum artık ne de olsa. Artık Türkiye’ye dönebilirdik.

Haziran 1979’da Kapıkule’ye yaklaşırken uzaktan gördüğümüz Türk Bayrağı’nın dalgalanışı karşısında annem ve babamın ülke hasretiyle gözlerinden süzülen yaşlarla Türkiye’ye girdiğimizi çok net hatırlıyorum. Bende gözyaşı yoktu ama büyük bir hayal gerçeğe dönüşmüştü.

Regensburg’da bir gazete (Mittelbayerische Zeitung), Almanya’da yaşayan Türk çocuklarıyla ilgili 30.06.1979 tarihinde bir araştırma yapmak üzere bizim sınıfımıza gelmişti. Benimle uzun uzun konuşmuşlar, bol bol fotoğrafımı çekmişlerdi. Türkiye’yi özleyip özlemediğimi sorduklarında, o güne kadar yaşadığım tatsız olayların etkisiyle ve ertesi gün gazetede fotoğrafımın çıkacağının söylenmesi üzerine adeta tüm öfkemi kusmuştum gazetecilere. Türkiye’ye dönmek istediğimi, Almanya’da yaşamak istemediğimi, anneannem, babaannem ve dedelerimin yanına gitmek istediğimi söylemiştim röportaj sırasında. Röportajı yapan kadının ben konuştukça sürekli güldüğünü de unutmuyorum. Kadının benimle özellikle ilgilenmesinin önemli bir nedeni, “Almanya’dan birgün gideceğim” diyen tek Türk öğrencisi olmamdı. Almanya’ya çalışmak ve para kazanmak için gitmiş ailelerin çocuklarıyla ilgili çok sayıda örnek vardı ama Alexander Von Humboldt bursu ile bir üniversitenin kampüsüne gitmiş bir ailenin çocuğu olan pek çok örnek yoktu. Bu nedenle de bir laboratuar kobayına bakar gibi bakıp incelemeye ve anlamaya çalışıyorlardı söylediklerimi. Ayrıca, Türk’lerle aile olarak temasımız babamın görevi nedeniyle zayıf olduğu için benim Almanca’m diğer çocuklara göre daha ileri bir düzeydeydi. Biz, üniversite kampüsünde yaşamaktaydık. Hayatımdaki ilk yabancı arkadaşım da Gana'lı bir zenci çocuk (Johnny) olmuştu. Diğer Türk’lere göre çok daha avantajlı koşullarda yaşıyor olmamıza rağmen içinde bulunduğumuz genel toplumsal yapı yine de pek sevimli değildi. Herşeye rağmen keyifli bir iki yıl ve katkılarını sonra anlayacağım bir tecrübe olmuştu Almanya’da yaşamak. Tabii bu yargılara, yaşadıklarımı yıllar sonra değerlendirdiğimde varmıştım.

Evet, Türkiye’ye dönmüştük ama dönüş de ayrı bir sancılı süreci beraberinde getirmişti. Fatih’te, İskenderpaşa İlkokulu’nda başladığım 3. sınıfta kesir çizgilerini süs zannederek tüm iyi niyetimle, kesir çizgilerini özenle renklendirmeme rağmen kimseye bir türlü yaranamıyor olmamın nedenini anlamam bir yılımı almıştı ve hergün ağlayarak gidiyordum okula. Almanya’da hayat kolay değildi ama Türkiye de hiç kolay değildi. Derslerim berbat gidiyordu ve adapte olamıyordum yeni düzene. Kendi ülkemde de bir yabancıydım kısacası.

Bu yaz, Assos’ta bir akşam yemeğinde çocukluğunun beş yılını Türkiye’de geçirmiş olan ve şimdi Frankfurter Allgemeine Zeitung’un kültür ve gezi sayfalarının editörlüğünü yapan Karen Krueger ile tanıştım. Zaman zaman Almanya’da yaşayan Türk’ler ile ilgili kültür içerikli çalışmalar yaptığını söyledi. Bunun üzerine, kendi tecrübemi uzun uzun anlattım kendisine. Ayrıca, 1970’lerin dünyasında azınlığa ait bir kesimin içinde olduğum halde yasalarla korunan haklarımın olduğunu ve kendi ana dilimde eğitim yapabilme hakkına da sahip olduğumu ama hem Alman hem de Türk toplumunun günlük hayatta birbirlerine karşı olan yaklaşımlarının entegrasyonu imkansız hale getirmiş olduğunu da konuştuk. Üstelik, yine babamın işi nedeniyle Alman cumhurbaşkanlığı sarayına kadar girip o günlerin cumhurbaşkanı Walter Scheel ile konuşma şansı olabilmiş bir Türk olarak büyük sıkıntı yaşamış olduğumu da anlattım kendisine. Sonuçta, yasaların ilkellerin ilkellik yapmasını engellemek adına önlemler içerdiğini ama toplumun kendi içindeki yaklaşımlarının ve farklı kültürlere karşı aldığı tavrın toplumsal düzenin esas belirleyicisi olduğu konusunu tartıştık.

Bu arada, maç devam ediyordu ben bunları düşünürken. Türkiye’nin 3-0'lık mağlubiyetiyle sona erdi. Uzun süredir unuttuğumuz “şerefli mağlubiyetler” ve “yenildik ama ezilmedik” mazeretlerinin gazetelere manşet olduğu yıllara götürdü Türk Milli Takımı’nın oynadığı futbol beni. Yani, bir hayli nostaljik oldu bu maç benim için tüm hatırlattıklarıyla.

Arda Tunca
(İstanbul, 09.10.2010)

Wednesday, October 6, 2010

Dünya Ekonomisi Gelişmeleri İçinde Türkiye Ekonomisi

Dünya ekonomileri, 2008 Ekim ayında patlayan ekonomik krizin etkilerini değişen yoğunluklarda halen hissetmekte. İçinde bulunduğumuz ay içinde ise özellikle kur ve faiz politikalarında dünya genelinde bir anda ortaya çıkan değişiklikler ve uygulamalara yönelik değişiklikler pekçok tartışma konusunu beraberinde getirdi. Bu politika değişikliklerine kabaca bir göz atacak olursak son günlerin önemli gelişmelerini şu şekilde özetleyebiliriz:

- Çin, kendi para birimi Renminbi'yi Amerikan Doları'na endeksli olmaktan çıkartıp serbest kur rejimine geçti. Böylece, değeri düşen Renminbi ile Çin'in ihracatında bir artış beklentisi oluştu. Bu hamleye karşı Amerikan Temsilciler Meclisi Barack Obama Hükümeti'ne Çin malları üzerinde tarife uygulama yetkisi verdi. Bu yetkinin hemen kullanılması beklenmese de gerekli görüldüğü anda dünya ticaretinde korumacı politikaların uygulamaya konabileceğinin bir sinyali olması itibariyle önemli bir gelişme.

- Japonya, kayıp 10 yıl olarak adlandırılan 90'lı yıllarda olduğu gibi faiz oranını sıfıra indirdi.

- İrlanda'da Allied Irish ve Anglo Irish bankaları battı ve millileştirme programına alındı. İrlanda'da bütçe açığının milli gelire oranının bu operasyonla %32'ye ulaşması bekleniyor. Bu operasyon gerçekleşemeden sözkonusu oran %11 olarak açıklanıyor.

- Amerikan merkez bankası F.E.D., gevşek para politikası uygulamalarına devam edeceğini bildirdi.

- Özellikle Avrupa'da hükümetler, krizin en ağır hissedildiği dönemde verdikleri bütçe açıklarından dolayı işçi sınıfının ekonomik çıkarlarını zedeleyici yöntemlere başvurmaktadırlar. İşçi hareketleri ve grevler Avrupa'da yaygınlaşmaya başlıyor.

Bu gelişmelerin öncesinde genişleyici para ve maliye politikalarının etkisiyle dünya genelinde artan bir likidite oluşmuştu. Faiz oranlarının sıfır noktasına doğru gittiği gelişmiş ülke ekonomilerine kıyasla gelişmekte olan piyasalarda daha yüksek faiz oranları sözkonusu idi. Uluslararası sermaye de nispi olarak para birimi gelişmiş ülkelere göre daha değerli olan ve faiz oranlarının da yine nispi olarak daha yüksek olduğu gelişmekte olan ülke piyasalarına adeta hücum etmişti. Yani, sıcak para tüm gelişmekte olan ülkelere kaynak sağlar duruma gelmişti.

Sıcak para, Türkiye'de uzun zamandır adeta uyuşturucu müptelalığı gibi bela haline gelmiş bir konu. Aşırı değerlenmiş TL ile artan ithalat, cazibesini yitiren ihracat ve yüksek faiz nedeniyle sürekli kısa vadeli kaynak girişi sağlayan bir gelişmekte olan ülke konumunda Türkiye. Yukarıda anlatılan dünya ekonomisi manzarasında da durumun kısa ve orta vadede pek değişeceği yok gibi. Zira TL, Dolar karşısındaki güçlü konumunu hem Amerika'nın gevşek para politikası hem de T.C.M.B.'nin fiyat istikrarını korumak amacıyla döviz alımlarını belli seviyelerde tutması nedeniyle koruyacaktır. Nitekim T.C.M.B., geçtiğimiz günlerde aldığı bir kararla günlük döviz alım ihalelerinde $40 milyon kesin alım ve $40 milyon opsiyonlu olmak üzere toplam $80 milyon rakamını aşmayacağını belirtti. Bu demektir ki, T.C.M.B. belli ölçüde rezerv biriktirme amaçlı alımlar yaparken, diğer yandan piyasaya gereğinden fazla TL vermeyerek enflasyonist bir baskı oluşmasına engel olacak. Nitekim, 2010 yılı boyunca artan kredi hacmi ile piyasa likit tutulmuştu ve bunun sonucu olarak giderek ısınan bir ekonomi sözkonusu idi. Eylül ayı tüketici enflasyonunun, %1.23 ile beklentilerin çok üzerinde çıkması da T.C.M.B.'nin son dönemlerde aldığı kararların haklılığını gösterdi. 14 Nisan 2009 tarihli Para Politikası Çıkış Stratejisi böylece en yoğun şekliyle şimdi devreye girmiş oldu.

T.C.M.B., enflasyonist beklentileri kırmak ve piyasadaki likiditeyi emmek için mevduat munzam karşılıklarını TL'de %10'dan %11'e ve Dolar'da %5'ten %5.5'e çıkardı. Ayrıca, bu karşılıklar için bankalara işlettiği faizi de artık durdurduğunu açıkladı. Bunun anlamı, bankaların kaynak maliyetlerinin yükselmesi ve gecelik faizlerdeki en son yapılan 25 baz puanlık indirimi kurumsal müşterilerine yansıtamayacak olmalarıdır. Bu şartlar altında piyasadaki kredi hacminin düşüşe geçmesi gerekmektedir. Zira, paranın fiyatı artmıştır.

Görünen odur ki Türkiye'de yüksek faiz ve düşük kur makası 2011 yılında da devam edecek ve sıcak para girişleri devam edecektir. Yerli üretici, kendisine rakip olan ithal mallar karşısında fiyat rekabetine giremeyecek ve uzun zamandır yaşadığı ve artık yapısal hale gelmiş olan sorunlarını 2011'de de çözemeyecektir. İhracat cephesinde ise çok karlı olmayan yapı devam edecek ve ihracatçılar T.C.M.B. üzerindeki kur politikasına yönelik baskılarını çözümü yanlış adreste aramaya çalıştıkları kendilerine defalarca açıklanmasına rağmen devam ettireceklerdir.

Kısaca, uzun vadeli sermaye girişi anlamına gelen doğrudan yatırımları Türkiye'ye çekmeyi beceremeyen ve sürekli kısa vadeli kaynakla beslenen bir ekonomik manzara ile 2011'e yaklaşmış bulunuyoruz. Bu şartlar altında Türkiye için en büyük tehlike, kendi elinde olmayan nedenlerle sıcak paranın aniden ülkeden çekilmesi ve döviz kurlarının süratle artmaya başlamasıdır. Bu kırılgan yapıyı değiştirecek hiçbir şey yapabilmiş değiliz yıllardır.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.10.2010)

Wednesday, September 15, 2010

Liberaller, Dinciler ve Kemalistler Ekseninde Türk Siyaseti

12 Eylül 2010 Referendumu başlıklı yazımda referandumda neden hayır oyu kullandığımı anlatmaya çalışmıştım. AKP'ye hiç yakın olmamamın hayır dememe gerekçe olmasıyla beraber Türkiye'deki tüm siyasi düzene hayır demek için mevcut koşullarda anayasa gibi çok temel bir hukuki değişkenin şimdilik değişmemesi gerektiğini anlatmaya çalıştım ve herşeyin ötesinde özellikle yargıyla ilgili düzenlemelerle nelerin değiştirilmeye çalışıldığını tam olarak anlayamadığımı ve anlayamadığım birşeye de evet demenin mümkün olamayacağını ifade etmeye çalışmıştım. Şimdi ise siyasetin pratiğinden mevcut manzaraya bakmak istiyorum.

Toplumsal yaşamda da fizik kanunları çalışıyor. Herşey etki-tepki, gazların genleşmesi ve sıkışıp patlaması gibi temel fizik kurallarıyla açıklanabiliyor sosyal bilimlerde de. Türkiye'nin de laiklik ve din eksenindeki tarihsel serüveni bu fizik kanunlarının anlattıklarına çok büyük bir benzerlik gösteriyor. Toplumun farklı sosyolojik kesimlerinin yaşadıkları travmaların etkisi ve tepkisi yaklaşık son 150-200 yıldır yaşadıklarımız.

Toplumun din olgusuna sıkı sıkıya bağlı olduğu bir Osmanlı toplumunun asker-bürokrat kesiminin Fransız İhtilali'nden etkilenmesiyle yaşadığı sert bir dönüşüm laikligi tavizsiz bir politika ile hayata gecirmeye calisirken dinin de ozgurce yasanmasina yonelik taleplerin var olabileceği bir düzenin gerçeğini gözden kaçırdı. Osmanlı'nın en çok eğitim olanaklarına sahip kesimi asker-bürokrat kesimiydi ve yönetim onların eline yavaş yavaş geçmişti. Eğitimin asker-bürokrat kesime sağlanmasının nedenleri ise II. Mahmut'a kadar uzanan reformlarla uzun uzun açıklanabilir. Osmanlı'nın sınıfsız bir toplum olması yönetimdeki asker-bürokrat sınıfının toplumu kendi fikirleri doğrultusunda rahatça yönetebilmesinin ve bu fikirlere bağlı uygulamaların derinleşebilmesinin önünü açtı. Bu şekilde, asker-bürokrat kökenli bir sınıf, kendi elitlerini oluşturdu ve toplumun merkezine yerleşti.

Yukarıda kısaca açıklanan tarihsel sürecin empoze ettiği 1910'ların ve 20'lerin koşulları altında Atatürk ve çevresindeki kadronun o dönemdeki uygulamaların dışındaki bir alternatifle hareket etmesi mümkün değildi. Hatta, 1930'lardaki uygulamaların dışında kalınabilmesi de mümkün değildi. Türkiye Cumhuriyeti, iyi niyetli bir diktatör tarafından yönetilmekteydi ve diktatör, bu tarzıyla Lincoln ve Lenin'i çağrıştırıyordu.

Osmanlı toplumunun ve daha sonra cumhuriyet yönetimindeki halkın aydınlatılması projesi, sınıfsız bir toplumda tarihsel sürecin getirdiği şartlar altında asker ve bürokratlara kalmıştı.

Bu noktaya kadar özetlenen gelişmeler konusunda tüm siyasi fraksiyonlar aynı tespitleri hemen hemen yapıyorlar bugün Türkiye'de. Ancak sorun, etki-tepkinin yarattığı ayrışmalar ve kutuplaşmalar ekseninde kilitleniyor. Liberaller, bu tespitleri yaparken Atatürk'ü suçlayan ve Atatürk'e anlamlı ya da anlamsız her fırsatta saldıran bir tarzla fikirlerini ileri sürüyorlar. Kendini cumhuriyetçi olarak gören ve tarihe eleştirel bakış açısıyla bakmayı bir türlü beceremeyen ve bence entellektüel düzeyi de düşük olan Oktay Ekşi, Emin Çölaşan ve pekçok CHP'li temeli sağlam olmayan savlarla ve elitisit bir tepkiyle tartışmaya başlıyorlar. Oysa ki konuyu sosyolojik bir analiz çerçevesinde tartışarak Atatürk'ün de bugünün sonuçlarını tahmin edebilmesinin mümkün olamayacağını ya da tahmin etmiş olsa da temelleri 1920'lerde atılan değişimlerin kalıcı çözümlerinin ancak nesiller boyunca sürecek başka başka değişimlerle ortaya çıkabileceğini söyleyebilirler. Ancak onlar, "Atatürk'ün ileri görüşlülüğü" başlığı altında kendilerine ilkokulda anlatılanlara halen takıldıkları ve Atatürk'e yapılan her eleştriye fanatik bir savunma refleksiyle yaklaştıkları için kendilerini silme salak durumuna düşürüyorlar. Cep telefonlarının "yes" ya da "no" tuşlarına basmayı becerememeyi ya da referandumda oy kullanamamayı salaklığa ispat olarak saymıyorum bile.

Evet, bu ülke bir elit kesim yarattı. Bu kesim ve bu kesimin daha sonraki temsilcilerinin "çevre" olarak adlandırılan kesimleri hor gördüklerini, adam yerine koymadıklarını ve toplumsal yaşamda birinci ve ikinci sınıf vatandaşlık uygulamalarını ortaya çıkarttıklarını da biliyoruz. Bu gerçeğe itiraz etmek mümkün değildir ve itiraz etmenin sebebi de nedir? Atatürk, 10 Kasım 1938 günü saat 09:00 sularında, ölümüne sadece 5 dakika kala falan gidip "toplumun elit olmadığını düşündüğünüz her kesimini aşağılayın ve hor görün" gibi bir talimat mı vermiştir Salih Bozok'a? Ama, kendini "kemalist" diye tanımlayan kesimler - ki bu kavramın ne olduğunu anlamakta halen zorluk çekiyorum - bu gerçeği kabul etmemekte son derece israrcılar. Bu anlamsız çıkışları ve muhalif tutumlarıyla toplumsal barışı baltaladıklarının farkındalar mı? Sınıfsız bir toplumun içinden çıkış için düşünülen önce devrimi ve daha sonrasındaki toplumsal evrim sürecini tarihsel bir gerçeklik olarak irdelemek ve zamanla oluşan elitist yaklaşımları hata olarak değerlendirmek neden mümkün olamıyor? Anlayabilmiş değilim.

Kemalistlerin yaklaşımlarının yanısıra, liberallerin koyu muhafazakar dinci kesimi eleştirmemesini ve AKP'nin sözümona demokratik gözüken uygulamalarının da bu kadar kolay tuzağına düşmelerini de hiç anlamıyorum. Ülkenin heryeri işgal altındayken savaşmak yerine demokratik reformlarla mı uğraşılması beklenebilirdi Atatürk ve çevresindeki kadrodan? 1930'ların devrimleri gerçekleşmeseydi o zaman yapılanların yerine neyi koymak mümkün olabilecekti acaba? Tekrar hatırlamakta fayda var; sınıfsız bir toplumdan söz ediyoruz. 1930'ları demokrasiyle bağdaştırmak tabii ki mümkün değil. Ayrıca, 1930'ları siyasetin kendi içindeki kavramları ve değişkenleri çerçevesinde elbette ki eleştirebiliriz ve eleştirmeliyiz de. Ancak, toplumsal barışı sağlamanın bugün için geçerli yolu, o günleri gündem yapıp ne liberallerin ne de yukarıda adını andığım kemalist kesimlerin birbirine acımasızca saldırması değildir. Çatırdıyoruz, farkında mısınız?

Şunu da açıklıkla kabul etmek gerekir ki Fransız tipi laisizmi kendine referans alan bir yaklaşım, dini toplumsal yaşamdan tamamen silmeye çalışan kitleler yarattı. Bu kitlelere elitistler, üstünler ya da tarihi merkezi blok diyoruz. Oysa, dini toplumsal hayata Anglo-Sakson tipi bir yaklaşımla entegre eden bir politika, bugünün çatışmalarını ve kutuplaşmalarını önemli bir ölçüde en azından hafifletebilirdi. Her ne kadar Fransız tarzı bir laisizm bu satırları yazan kişiyi çok daha memnun edecek bir düzen ortaya koysa da, kendisi de toplumsal gerçekleri kabul etmekte ve toplumsal barışı sağlamanın daha etkili yolunun Anglo-Sakson tipi bir laisizmden geçtiğini düşünmektedir. Üstelik de kendisi dinsizdir ve görüşleri, pozitivist yaklaşıma yakın durmaktadır. Ancak, laiklik ve İslamiyet'in tek çatı altında yaşayamayacağını da düşünmektedir ve Türkiye'deki İslamcı kesimin de böyle düşündüğüne inanmaktadır. Bu bağlamda, demokrasi treninin bir gün terkedileceğinin bugünün başbakanı tarafından bir zamanlar söylenmiş olması kolay kolay gözardı edilebilecek bir ifade değildir. Bu sözleri ve temsil ettiği yaklaşımı iyi okumak ve hafızalarda tutmak gerekir.

AKP ideolojisiyle uzaktan yakından ilgisi olmayanların hazmetmesi ve özeleştri yapması gereken pekçok şey de var tabii ki. AKP sürekli çalışıyor. Belediyelerde, Meclis'te, yeni kadrolar yetiştirmek konusunda sürekli çalışıyor. Sağlık hizmetlerinde önemli işler yaptılar. İstanbul Belediyesi'nin AKP dönemindeki yatırımları ve hizmetleriyle sosyal demokratlar dönemindeki halini karşılaştırmak bile aradaki çalışkanlık farkını yeterince anlamaya yeter. Bunun üstüne, AKP'nin halkla kol kola olduğu mesajlarını her fırsatta topluma verebiliyor olmasıyla eski "çevre" merkeze ve eski "merkez" de çevreye kaymıştır. Eski "merkez" kenara itilme korkusunu açık açık ifade eden tavırlarıyla ve yarattığı korku edebiyatıyla çalışmak ve hizmet etmek yerine, temeli sağlam fikirsel tartışmalar geliştirmek ve halka yakınlaşmak ve bu fikirleri doğru stratejilerle ete kemiğe büründürmek yerine çaresizlik içinde kıvranıyor. Bugün yaşadıklarımız da gayet doğal bir sonuç olarak ortaya çıkıyor.

Bundan sonrası için daha fazla demokraside israr etmek, cesaretle çalışmak, bu çalışmaları doğru stratejik hamlelerle yönetmek ve bu hamleleri toplumsal barışa ve halkın günlük hayatına fayda sağlayacak şekilde organize ve koordine etmek gerekiyor. Ama, bunları gerçekleştirmek iddiasında olan AKP dışında bir siyasi oluşum da ne bugün var ne de yakın bir gelecekte olabilecek gibi gözüküyor. Bu şartlar altında da 2011 seçimlerindeki zaferi için AKP'yi şimdiden tebrik etmek gerekiyor. Bu satırları yazan kişi de fikirsel yalnızlık ve hiçbir siyasi oluşum tarafından temsil edilememenin getirdiği çaresizlikten dertlenmeye devam ediyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 14.09.2010)

Tuesday, September 14, 2010

Lübnan Hikayeleri

Dün öğle saatlerinde geldim Beyrut'a. Önce, çalıştığım şirketin Aresco Center adlı binadaki ofisine uğrayıp Banque Audi adlı bankada bir toplantıya katıldım. Lübnan uzun zamandır sakindi. Çok önemli bir çatışma ya da savaşı andıran bir gelişme yoktu. Ancak bugün İsrail ve Lübnan orduları Güney Lübnan'da çatışmaya başladı. 2007'nin Ocak ayındaki Beyrut ziyaretimde, uzunca bir zaman ülkede cumhurbaşkanı seçilememesinden kaynaklanan bir politik kriz vardı ve hükümet güçleriyle Hizbullah'a bağlı güçler arasında hem sert bir politik mücadele hem de zaman zaman sıcak sokak çatışmalarına dönüşen bir çekişme vardı. 2007'de Beyrut'a geldiğimde sıcak çatışmalar nedeniyle sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş ama ben herşeye rağmen sokaklarda uzun yürüyüşler yapmıştım. Sokağa çıkmama beni cesaretlendiren de sahilde yürüyüş ve koşu yapan insanlar olmuştu. 2006 yazının meşhur İsrail bombardımanının ülkede hüküm süren korku havasıyla sahil şeridindeki tüm modern inşaatlar durdurulmuştu. Yürüyüş sırasında askerlerin kontrol ettiği bölgelerden geçmiş, becerebildiğim kadarıyla kimseye çaktırmadan bir sürü fotoğraf çekmiştim. Bu gelişimde ise, sahil şeridindeki inşaatların önemli bir bölümünün tamamlandığına tanık oldum. Çok lüks ve modern binalar ve mağazalar açılmış ve yeni oteller sunulmuş şehrin hizmetine. Four Seasons da bu otellerden biri ve odamdan güzel bir manzara izleme şansına sahibim. Hava 37-38 derece civarında ve nem oranı çok yüksek. Arap Yarımadası tarafından gelen sıcak hava dalgaları nedeniyle Beyrut kavruluyor. Sokağa çıktığım anda avuçlarım ıslanıyor, gözlük camlarımın nemden buharlaşması nedeniyle hiçbir şey göremiyorum.

Ertesi gün, Beyrut'taki hukuki işlerimizi görüşmeye gittiğimiz bir avukatın ofisindeyiz. Odanın her tarafı kitap dolu. İslam tarihi, Ortadoğu siyaseti, hukuk felsefesi ve özellikle Ortadoğu tarihinde önemli rol oynamış siyasi liderlerin biyografilerinin yer aldığı kitaplar hemen dikkatimi ve ilgimi çekiyor. Toplantı sırasında içeri bir bayan giriyor. Görüşme yaptığımız avukatın yüzünden endişe verici bir haber aldığını anlıyorum. Tahminim doğru çıkıyor. Güney Lübnan İsrail tarafından bombalanıyor. Sohbet sırasında, iç savaş yıllarında ve İsrail ile yapılan savaşlarda Beyrut'un tüm elektrik şebekesinin çökertildiğini ve her mahallede küçük girişimcilerin kurduğu jeneratorlerle aydınlatma sağlandığı ve her mahallenin sakinlerinin bu hizmet karşılığı belli bir para ödemiş olduklarını öğreniyorum. Ortadoğu'nun ilginç bir ülkesi Lübnan. Bir yanıyla çok modern, diğer yanıyla Ortaçağ karanlığından çıkamamış bir Hizbullah ve alternatif ordusunun mevcudiyeti. İsrail işgalinden Lübnan'ı kurtaran güç de Hizbullah olduğu için ülkedeki Hıristiyan nüfus içinde bile belli bir ölçüde benimsenmiş durumda. Birkaç ay önce, 2005'te bir suikastta kurban edilen Refik Hariri'nin oğlu, şimdiki başbakan Saad Hariri ile tanışmış, tanışmama vesile olan yemek sırasında kendisinin ulusal güvenlik danışmanı Mohamad Chatah ile yaklaşık 2 saatlik bir sohbet yapma fırsatı bulmuştum. Kendisi, aynı zamanda eski ekonomi bakanı. Uzun yıllar I.M.F. yönetim kurulunda yer almış, Teksas'ta Houston Üniversite'sinde ders vermiş. Hizbullah'ın Lübnan siyasetindeki yerini soruyorum kendisine. Eliyle iki tane Hizbullah bakanını gösteriyor bana uzun açıklamalarına başlamadan önce. Bir yanda ülkenin resmi ordusu, diğer yanda koalisyon hükümetindeki Hizbullah ve bağımsız ordusu. İsrail ile zaman zaman Lübnan'ın resmi ordusu, zaman zaman da Hizbullah'ın ordusu çarpışıyor. Hizbullah'a ait bakanlar da İstanbul'da başbakan Hariri ile ülkeyi temsil ediyorlar.

Gazze'ye yardım götüren gemi nedeniyle Türkler Lübnan'da çok popüler. Güney Lübnan'da evlerin camlarından Türk bayrakları sarktığını öğreniyorum yine ziyaret ettiğimiz avukatın ofisinde. Bu popülerlik hiç hoşuma gitmiyor tabii ki. Gazze'ye giden geminin gerici bir vakfın hükümet ile işbirliği sonucu yola çıkmış olması ve olayın bir hükümet ve uluslararası politika kuralları ve ciddiyetine aykırı bir şekilde yapılması büyük bir fiyasko. Olayın detaylarının Temmuz ayında Herald Tribune'da manşetten verildiğini okuduğumda utanç duyduğumu hatırlıyorum bir an. Dünyanın en azılı terör örgütleriyle adı beraber anılan Türk Hükümeti üyeleri. Olacak iş değil! İsrail'in varlığına bile karşı olmama rağmen dünyanın mevcut koşulları altında böyle bir uyanık uluslararası politika macerasına girişmek devlet ciddiyetiyle bağdaşmıyor. Uluslararası politikada senaryolar birileri tarafından yazılıyor ve birileri tarafından oynanıyor. Dünya da böylece daha da yaşanmaz bir hal alıyor. Ortadoğu sorununun bir gün biteceğini düşünmek saf bir hayal. Sorun Ortadoğu'da bitse bile yenisi başka bir yerde yaratılacak nasıl olsa uluslararası kan emiciler tarafından.

Arda Tunca
(Beyrut, 03.08.2010)

Monday, September 13, 2010

12 Eylül 2010 Referandumu

13 Eylül 2010 sabahı itibariyle neler değişti Türkiye'de? Bunu kestirmek çok güç şu anda. Dünkü referandumun sonuçlarını yerel ve uluslararası basından takip ediyorum. Yurtdışından genel olarak olumlu yorumlar gelirken Türkiye'de ise ikiye, üçe, hatta dörde bölünmüş farklı farklı yorumlar var. Türkiye'de insanları dinleyince kafalar hiç karşık değil gibi bir izlenim elde ediliyor ama hangi konuda karışık değil insanların kafası? Örneğin, anayasanın değişen maddeleriyle ilgili olarak hiçbir kafa karışıklığı yok. İlgilenmediğiniz bir konuda kafanız karışamaz zira. Sokak aralarındaki ve caddelerdeki slogan nitelikli afişlerin yazdıkları ve AKP yanlısı olmakla AKP karşıtı olmak arasında kafalar çok net.

Bu referandumda anayasa maddeleri oylanmadı. Bu referandumla bir seçim denemesi yapıldı.

Bayram tatilini erken bitirip sandık başına gidenlerdendim dün ben de. Oyum "hayır" oldu. Neye hayır dediğimi biliyorum ama ne bu referandum, ne hayır oyum, ne de evet diyenlerin, boykot edenlerin, yetmez ama evet diyenlerin tavırları içime sindi. Evet, 82 Anayasası değişmeliydi. Hem de gayet kökten değişmeliydi. Tarihi bir talihsizlik yaşadık dün. Yapılan değişiklikler iyi anlaşılmalıydı herkesçe. Çıkan "evet" sonucu, AKP'ye halkın güvenoyundan başka bir şey değildir bugünkü siyasi konjonktürde. Türk Halkı'nın tercihleri önünde saygıyla eğilmekten başka yapacak birşey yok.

Anayasanın değiştirilmesi öngörülen tüm maddelerini okudum. Hangi partinin bu önerileri getirdiğini ve anayasayı değiştirmeye çalıştığını bir an için gözardı ettiğimizde bazı maddeler için evet bazı maddeler için de hayır diyebilirdim. Tüm değişikliklerin tek bir paket halinde oylamaya sunulması zaten baştan sakat ve gayri demokratik bir durumdu. Üstelik de, hukukçu olmadığım ve de anayasa hukuku konusunda herhangi bir uzmanlığım olmadığı için bazı maddelerin öngördüğü değişikliklerin ne derece doğru, demokratik, yargının kurumlarını daha bağımsız kıldığı ya da herhangi bir hükümetin hegemonyası altına bugün ya da ileride sokabileceğini doğrusu anlayamadım. Bu ülkede bir miktar mürekkep yalamış ve anayasa hukuku dersleri de üniversitede görmüş bir insan olarak ben net bir sonuca varamıyorken bu ülkenin eğitim olanaklarından mahrum kalmış, okuma yazması olmayan, benim kıt anayasa hukuku bilgim kadar dahi bilgisi olmayan insanlar bu değişiklikleri nasıl yorumlasın? Gazetelerde çıkan yorumların pekçoğunu referandum öncesinde okudum. Beni tatmin edecek herhangi bir yazıya rastlayamadım. Özetle, tüm partiler, televizyonlarda boy gösteren gazeteciler, anayasa uzmanı geçinenler, v.s. "şu maddenin şurası şu nedenle mevcut durumu daha demokratik yapmamaktadır" gibi teknik, detaylı, doyurucu bilgiler aktaramadılar. Dolayısıyla, bu referandum AKP yanlıları ve karşıtları arasında sloganlar üzerinden yürütülen bir kampanya süreciyle son buldu ve sonuç evet çıktı.

Ben de bu önerileri sandıkta reddettim. Başbakanın dediği gibi darbeci falan değilim hayır oyu kullandığım için. Anayasanın değiştirilmesini çok istediğim halde değiştiriliş şeklini beğenmediğim için hayır dedim. Minareler süngümüzdür, demokrasi treninden zamanı geldiğinde ineceğiz diyen bir zihniyetin değiştirilmesi öngörülen anayasa maddeleriyle satır aralarında neleri değiştirebileceğini anlamadığım ve bu zihniyetin beni içine sokabileceği karanlık bir gelecekten korktuğum için hayır dedim. Başbakanın sloganlarında çok hoş ifade ettiği ve benim çok lehimeymiş gibi anlam ifade eden laflarını inandırıcı ve samimi bulmadığım için hayır dedim. Kandırıldığımı ve uyutulmaya çalışıldığımı hissettiğim için hayır dedim. Başbakanın zamanında hacı-hoca takımıyla el öperken çekilmiş fotoğraflarını gördüğüm ve bayramda cami çıkışlarında siyaset yaptığına televizyonlarda tanık olduğum için hayır dedim. Tüm Türk siyasi hayatının kalitesiz, halkına çözüm sunmaktan uzak yaklaşımlarını beğenmediğim ve hayır demek için meydanları aylarca dolaşıp sonra oy dahi kullanamayacak kadar beceriksiz olan CHP liderini de beğenmediğim için aslında tüm Türk siyasetine hayır dedim.

82 Anayasası ile dertliyim. Mevcut hükümetle çok dertliyim. Yenilenecek anayasanın anlayamadığım ya da anlayıp da beğenmediğim maddelerinden dertliyim. Hayata geldiğimden beri gördüğüm iki tane anlı şanlı darbe, 28 Şubat süreci ve e-darbe ile dertliyim. Dün benim hangi derdime çare bulundu şimdi?

Arda Tunca
(İstanbul, 13 Eylül 2010)

Tuesday, June 1, 2010

Öylesine Başlıksız Bir Yazı

Yazıyorum, yazıyorum, bitmiyor anlatacaklarım. Ne varsa bu kadar anlatacak? Zaten, sürekli birşeyler anlatıyorum. İşte iş anlat, etrafında seni soranlara kendini anlat, sırf birşeyler söylemeni istedikleri için birilerine birşeyler anlat. Anlat, anlat dur yani. Bitmiyor bir türlü. Kendi istediklerini anlatınca da neden kendi istediklerini anlatıyorsun diye soruyorlar. Ben de yazı yazıyorum. Yazılarımda kimse birşey istedi diye değil, ben ne istiyorsam onu anlatırım diye yazıyorum. Bu blogu gören de yok internet üzerinde zaten. Yani, fikirlerim aykırı düşünce genele, başım derde girer diye bir telaşım, çekincem de yok hani. Yaz yaza bildiğin kadar yani. Okumak isteyen okur, istemeyen okumaz. Kimin umurunda? Ben anlatmaya devam edeceğim ama. Çok anlatıyorum diye varsa kızan, varsın dinlemesin. Bir sonraki yazıya kadar, şimdilik çekiliyorum.

Arda Tunca
(İstanbul, 01.06.2010)

Wednesday, May 26, 2010

Herşey Bende Gizli

"Herşey bizde gizli aslında" diye kendimle konuşmaya başlarken Can Yücel'in şiiri geldi aklıma geçen gün. Açtım, okudum şiiri. Sonra oturdum, düşündüm şiirdeki felsefeyi. Belki pekçok zaman doğru bu yazanlar ve kendi düşündüklerim dedim. Sonra, konu konu değişti fikirlerim. Kendime duyduğum saygı kadar saygınım çevremde, evet. Kendime karşı veremeyeceğim bir hesabım yok. Bu da tamam. Yani, her sabah traş olurken çok rahat bakıyorum kendime. Gülebildiğim kadar mutluyum, nefret ettiğim kadar kötüyüm, güneşin beni ısıttığı kadar sıcağım, v.s. Ama, sevdiğin kadar sevilmiyorsun her zaman. Herşey bende gizli diye düşünürken aslında öyle olmadığını bir anda vurdu yüzüme yaşam. Emek ve zaman gibi en değerli iki varlığını kullanıyorsun. Kalbinle, ruhunla serbest bırakıyorsun kendini. Sonra, bir anda dur diyorsun. Herşey sende gizli değil. Öyle sandın ama değil. Kendine gel. Yüzleş bu gerçekle ki kırılmasın kolun, kanadın. Yapacak bir şey de olmuyor beklemekten başka. Beklerken umut etmeli mi yoksa öldürmeli mi umutları? İnanmıyorsun Can Yücel'e de ama yine de keyifle okunuyor şu şiir nedense.

Her Şey Sende Gizli

Yerin seni çektiği kadar ağırsın,
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın,
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin,
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün,
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna; ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun.
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın.
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer;
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret,
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın.
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın,
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..
İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak,
Bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir,
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli,
Bebek ağladığı kadar bebektir.
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin,
bunu da öğren,

SEVDİĞİN KADAR SEVİLİRSİN...

Arda Tunca
(İstanbul, 26.05.2010)

Beyoğlu'nda 2010 Baharı

Bahar, cıvıl cıvıl havası ile insanın aklına "geldi mi, geliyor mu" gibi sorular düşürmeyecek tüm özelliklerini sunarak gelmiş bulunuyor. İstiklal Caddesi'nde kısa bir yürüyüş sonrasında açlığımı gidermek için Otto'ya attım kendimi. Cabarnet Savignon-Merlot karışımı bir kırmızı şarapla götürmekteyim öğle yemeğimi. 23 Nisan tatili hafta sonuyla birleşince herkes bir yerlere gitti. Ben de çok program yapmaktan hiçbir şey yapamadım sonunda.

Kalabalık, her zamankinden farklı İstiklal'de bugün. Turist ağırlıklı bir kitle Galata'ya doğru yürüyüp fotoğraf çekiyor durmadan. Ben de takıldım peşlerine biraz. Açlığa direnecek gücüm kalmayınca geri döndüm belli bir noktadan. Yürüyüş sırasında Dostlar Tiyatrosu'ndan Kerem Gibi oyununa biletimi de aldım. Nedense bahar aylarında daha bir keyifli oluyor sanatla haşır neşir olmak. Doğayla beraber duygular da uyanıyor. Kendince coşkuyla beraber garip bir hüznü de var baharın. Kıştan kalan yorgunlukların üzerimizdeki son tortuları mıdır yoksa beklentileri yüksek tutmaktan mıdır bu garip güneşli hüzün? Bilemiyorum!

Aslında, şu midem izin verse ve beni perişan etmese, Assos yollarından geri dönmesem, Refika'nın balkonundan Midilli, Sivrice Fener'i ve Behramkale Köyü'nü izleyerek içkimi içiyor olacaktım şimdi. Ya da Tuncel Kurtiz'in Zeytinbağı'nda Edremit Körfezi'ne baka baka meydan okuyabilirdim dünyaya. Oradan, dünyaya meydan okuma hissini tatmak için oraya gitmek lazım. Başka türlü anlamak mümkün değil bu hissi. İçim gidiyor bunları yapmaya ama içimdeki zehir izin vermedi.

Otto'dan ayrılıyorum şimdi. Güzel bir yemek, şarap ve ardından kazığımı da yedikten sonra ver elini Pera Müzesi. Bir de yalnız dalmasam şu keyiflere! Ama, şimdilik elden birşey gelmiyor. Dedim ya, sanatla ilgilenmek bir başka güzel baharda. Yalnızlığı gidermek de kalsın başka bir bahara.

Arda Tunca
(İstanbul, 24.04.2010)

Wednesday, March 31, 2010

Dostlar

Bugün sohbet ettim dostlarımla. Hani şu, hayatta arkamıza bakmadan sırtımızı gönül rahatlığıyla dönebileceklerimiz var ya bir elin beş parmağını sayıları geçmeyen. İşte onlardan biriyle, birkaçıyla konuştum bugün. Söyleyecek hem çok şey var hem de hiç yok hayata dair onlarla. Söyleyecek birşey olmaması, onlarla konuşmadan da anlaşabilmenin gizeminde saklı. Hayatın sırlarını onlarla çözmeye çalıştım hep. Şanslıyım varlar diye. İçlerinden biri de dedi ki bugün "iyi ki hayatımda dediğim yegane gerçek insanlardan birisin sen, çok kıymetlisin". O halde bu ağır lafa Mevlana ile cevap vermekten başka çarem kalmıyor. Ben başa çıkamayacağım bu lafla.

Yaşam ve inandığım değerleri aşağıdaki dizelerde Mevlana anlatırken benim anlatmaya çalışmam ancak ve ancak abesle iştigaldir, hadsizliktir. Ha bu arada, bu şiiri de bana bir dostum göndermişti yakın bir zaman önce. Bu şiir, benden de hayatı tatmaya niyeti olan dostlara armağan olsun.

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.

Işığı gördüm, korktum.

Ağladım.

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.

Karanlığı gördüm, korktum.

Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...

Ağladım.

Yaşamayı öğrendim.

Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;

aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu

öğrendim.

Zamanı öğrendim.

Yarıştım onunla...

Zamanla yarışılmayacağını,

zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...

İnsanı öğrendim.

Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...

Sonra da her insanin içinde

iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

Sevmeyi öğrendim.

Sonra güvenmeyi...

Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,

sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu

öğrendim.

İnsan tenini öğrendim.

Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...

Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

Evreni öğrendim.

Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.

Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek

Gerektiğini öğrendim.

Ekmeği öğrendim.

Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.

Sonra da ekmeği hakça bölüşmenin, bolca üretmek kadar

önemli olduğunu öğrendim.

Okumayı öğrendim.

Kendime yazıyı öğrettim sonra...

Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...

Gitmeyi öğrendim.

Sonra dayanamayıp dönmeyi...

Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...

Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.

Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.

Düşünmeyi öğrendim.

Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.

Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek

olduğunu öğrendim.

Namusun önemini öğrendim evde...

Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;

gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el

sürmemek olduğunu öğrendim.

Gerçeği öğrendim bir gün...

Ve gerçeğin acı olduğunu...

Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da

“lezzet” kattığını öğrendim.

Her canlının ölümü tadacağını,

ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.

Olur ya ...

Kalp durur ...

Akıl unutur ...

Ben dostlarımı ruhumla severim.

O ne durur, ne de unutur ...

Arda Tunca
(İstanbul, 31.03.2010)

Thursday, March 25, 2010

Aşk ve Sevgiye Dair

Kısacık yaşamımızda sevmeyi sevmek üzerine kurulu olmalı herşey. Sevmek, en cezbedici sevgilisi olmalı insanın. Yaşamda kalıcı mutluluk için, güvende hissetmek için kendini, huzur bulmak için yaşamdan sevmeyi sevmek öğrenilmeli. Aslında, ruhunda var olanı ortaya çıkarmayı ve yaşama özenli bir sunumunu yapabilmeli insan. Aşık olmak nedir pekiyi? Tehlikeli. Kısa süreli. Yorucu ve temelsiz. Bir nevi hastalık. Saman alevi gibi birşey. Bir anda parlayıp, bir anda sönüveren. İnsana ızdırap çektiren, ızdırap bitince de geriye pek izi de kalmayan birşey. Garip yani ama düşülebiliyor tuzağına aşkın hayatta.

Aşkla sevgiyi ayırt edebilmek kolay mı? Kolay, evet. Sevginin nedeni açıklanabilir ama aşkınki pek de açıklanamaz yaşam boyu kişiliğimize hakim olan değer yargılarımızla ve yaşamdan aldığımız keyfe vesile olan şeylerle. Kısa bir süre için aşkın nedenini anlatabilsek de kendimize - ya da öyle olduğunu sansak da - aşkın beynimizdeki peçesi yırtılınca çıkıverir ortaya tüm yaşamın içinde açıklanabilir kıstaslara oturmadığı o vahşi ve herşeyimizi allak bullak eden duyguların. İşte böyle bir şeydir aşk ve sevgi.

Ben, sevmeyi sevmekten yana olanlardanım aşk yerine. Aşkın tuzağına düşmedim mi pekiyi hiç? Düştüm geçmişte ama zaten onu yaşadığım için yazdım bu satırları.

Şimdi, yine sevmek zamanıdır bana ve her yenisine uyandığım gün, bundan sonraki yaşamımın ilk günüdür.

Arda Tunca
(İstanbul, 22.03.2010)

Monday, March 15, 2010

Bir Bahar Gecesi


Deli midir nedir bu rüzgar,
Akşam akşam donduran beni,
Denizi de bulandırıp,
Dalga dalga köpürterek üstümüze salan.

İliklerine işliyor tabiat insanın.
Bir an uçuyor sanıyorum kendimi iki kadehin de sallantısıyla.

Derin, depderin bir uyku sarıyor bedenimi,
Şakıyan bülbül sesleri arasında.
Karşı tepe kucaklamış ayı,
Fidanlar, ağaçlar ekmiş üstüne.

Tam karşımızda sarararak batmakta ay ve
Çoğalmakta zifiri karanlığın içinde milyonlarca yıldız.

Önce derin bir nefes çekiyorum, kokluyorum serin akşamın
Taptaze kır kokusunu koyun çıngırakları eşliğinde.
Ve işte gitti el sallayarak ay,
Yarın gece tekrar görüşmek üzere.

Arda Tunca
(Assos, 26.04.1990)

Bilimin Felsefi Temelleri Üzerine Birkaç Soru

Her a priori önerme mutlaka analitik olmak zorunda mıdır? Her a posteriori önerme mutlaka sentetik olmak zorunda mıdır? A priori ve a posteriori önermenin kavramlaştırma çalışmalarını Kant yapıyor. Critique of Pure Reason’da geliştiriyor bu kavramları. Zaman içinde bilim metodolojisinin temel kavramları oluyor Kant’ın önermeleri. Yukarıdaki sorular felsefe dünyasını uzun zaman meşgul etmiş sorular. Mantıksal Pozitivistler (Logical Positivists) akımı Kant’a itiraz ederek tartışmaların odak noktasına oturuyorlar bir ara. Bu tartışmaları elverdiğince inceledim ama kafama takılan bir başka soru var ki buna cevap bulabilmiş değilim. Eğer her a priori önerme mutlaka analitik ise hem a priori hem de analitik nitelik taşıyan bilim disiplinleri gelişmeye ve yeni buluşlara kapanmış mıdırlar? Eğer bazı a posteriori ve sentetik önermeler zaman içinde tecrübeye dayalı kesinlik kazanmışlar ise zaman içinde a priori ve analitik hale dönüşebilirler mi? Bu çerçeveden bir analiz yapıldığında, örneğin analitik kimya, analitik fizik gibi dallar artık kesinleşmiş ve kalıplaşmış kurallar dizisiyle artık yeni buluş alanlarına sahip değil midirler?

Yukarıdaki tüm soruların temel tartışma noktası metot sorununu oluşturuyor ve tüm bilimlerin ortak tartışma temellerini atıyor. Yani, felsefe olmadan metot ve metot olmadan da bilim olmuyor. Bilimlerin yüzyıllar içinde ürettiği bilgileri günlük yaşamın içinden ya da ampirik değerlerle ifade biçimlerinden dışarı alıp kavramsal temellerini analiz etmeden bilim yapılamaz. Diğer bir ifadeyle, soyutlama yapmadan bilimsel kavram geliştirilemez ve doğanın kuralları tanımlanamaz. Kavram geliştirme gücü elinden alınmış her çalışma ise tüm bilimsel niteliklerini kaybetmiş demektir ve ampirik değerlerin ifade ettiği yeni gözlemler yapmaya olanak tanımaz. Kısaca, soyutlama olmadan somutlama olmaz.

Şimdi, bilimin diğer bir yüzüne dönecek olursak ve Newton’u biraz kurcalayacak olursak değişik bir manzara ile karşı karşıya kalıyoruz. Newton, yerçekimi kanununu bulan ve dünya bilim tarihine adını kazımış bir figür. 20. y.y. ortalarında Newton’un simya ile yoğun bir şekilde ilgilendiği ortaya çıkıyor. Hatta, Robert Boyle ile yazışmaları bulunuyor ve Newton, simya ile ilgilendiğinin kimse tarafından bilinmemesi gerektiğini ifade ediyor. Boyle’un bu konuda kendisinin sırdaşı olmasını rica ediyor. Simya, sadece değişik metallerin altın ve gümüşe dönüştürülmesi çabasının çok ötesinde bir kavram. Kendine göre bazı simgeleri, felsefesi olan ve bilimsel özellikleri olmayan ya da sorgulanan bir alan. Newton’u simya ile ilgilenmeye iten neydi?

Pekiyi, sosyal bilimler ile doğa bilimleri arasındaki çatışmanın felsefi temelinde neler yatmakta? Bu soruya en iyi cevapları Huxley, Snow, Auguste Comte ve daha pekçok bilim insanı cevap vermeye çalışmış. Sosyal bilim kavramının gerçekten bilim tanımına dahil edilip edilemeyeceği de ayrı bir tartışma konusu zaten. Aslında, sosyal bilim diye bir kavram var mı? Yani, iktisadın, hukukun bilimle bir ilgisi olabilir mi? Dünyanın her yerinde farklı ahlaki normlar yer almaktayken ve bu normlar farklı mekanlarda farklı zaman dilimleri içinde değişimler gösterebiliyorken bu normlara daynılarak belirlenen kurallar iktisadı, hukuku nasıl bilim yapabilir? Sosyal bilimler, ancak ve ancak bilimin bazı metotlarını kullanarak ve mümkün olduğunca içselleştirerek yerel normlara uygun kurallar geliştirebilir. Globalizasyon dahi bu yerel normları en azından henüz yeterince ortadan kaldırabilmiş değil. Bu noktada, globalleşmenin tarafında ya da aleyhinde olmak gibi bir tartışmayı da ortaya koymaya çalışmamaktayım. Sadece bilimsel metotlar ve bu metotların sosyal bilimler ve doğa bilimleri arasındaki çizgiyi ne ölçüde incelttiği ya da kalınlaştırdığı konusunda sorular üretmekteyim. Bu soruların sonu da pek gelmiyor elbette ki ve tüm bu sorular aslında hala kesin cevapları bulunmuş sorular da değil. Şimdilik hepsi, sıkı birer beyin jimnastiği olanağı sunmanın ötesine pek geçemiyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.02.2008)

Baharın Ezgisi

O yüksek dağın ardından,
İnce, uzun topraklı yolun üzerinden geçiyor insanlar.
Akıllara takılmış sorulara, cevabı bulunamayan düşüncelere
deva oluyor o yolun geçtiği yemyeşil,
yüksek dağlar.

Kilometrelerce uzaktan birisini bekliyorum gelmesini istediğim;
denizin üstünde, o karşı adaya uzanan
burnun civarından, oradaki beyaz badanalı evden.

Kapkara olmaya yüz tutmuş yağmur yüklü bulutlar geliyor
yüksek dağların ardından, hızla.
Sarı, yeşil, binbir çeşit renkli kır çiçekleri
ve güzelim baharın koyun sürüleri.

Plaktaki sevgi şarkısı, köpeklerin dinmeyen uğultuları,
kuşların cıvıltıları.
Güzel bir ot kokusu geliyor burnuma,
çektikçe açılıyor içim,
yağmur gelirken o serin rüzgarla.

Hele bir de denizen kendisini çekmeye başlayan kokusu da eklenmiyor mu,
çıldırıyorum, deliriyorum işte o zaman.
Ama, aklım hep o yolun geçtiği yüksek dağlara taklıyor
durmadan.

Düşünüyorum da, neler hayal etmiştik, neler bulduk şu beklediğimiz yaz günlerinden,
burnun ucundaki beyaz badanalı evden
ve çözemediğimiz insan sürülerinden.

Arda Tunca
(Assos, 24.04.1990)

Friday, March 12, 2010

Uygarlığın Çelişki Dolu Yolları

İktisat bilimiyle ilgilenen pek çok insan ister istemez 1750'lerde başlayan sanayi devrimiyle ve 1789'da patlak veren Fransız İhtilali ile ilgilenmek durumundadır. Çünkü, Adam Smith ile başlayan iktisat bilimi nasıl ki 14. ve 15. yüzyıllarda başlayan Rönesans hareketlerinin üretim biçimlerini ve sosyolojik yapıyı değiştirmesi sonucu ortaya çıkmışsa, daha sonraki yüzyılların iktisatçıları da bu iki kritik olayın etkilerini yaşayarak ürünlerini vermişlerdir.

Bu, iddiasız ve tarihin insanın tüylerini ürpertecek kadar heyecan verici derinliğine göre çok dar kapsamlı kalan derlemeye bazı örnek olaylarla başlamak daha ilginç olacaktır sanırım. 1492 kitabının yazarı Jacques Attali'den alıntı yapacak olursak, 1436 yılında Avrupa'nın 150,000 nüfusu aşan üç kenti olarak İstanbul, Napoli ve Roma bulunmakta, aileler çocuklarına eğitim vermenin önemini yeni yeni anlamaya başlamakta, Portekiz her yıl Afrika topraklarından 10.000 dolayında köleyi kendi topraklarına getirmektedir. Ayrıca Yahudiler, Katolik krallar tarafından İber Yarımadası topraklarından göçe zorlanmaktadır. Ortaçağın bu kapkaranlık ve leş kokan havası, 1435'te matbaanın bulunması, optikte ilerlemeler kaydedilmesi, ilk kan naklinin gerçekleştirilmesi, logaritmik fonksiyonların ve cebirin ticarete yardım etmesi amacıyla İtalya'da matematik biliminin ilerlemesiyle, mimarinin günümüze kadar gelen şaheserler yaratmasıyla biraz olsun temizlenmektedir.

Bu hava temizliği daha uzun yıllar Avrupa'yı etkisi altında tutan fırtınalı yıllarla zaman zaman tüm dünyaya rahatsızlık verecek boyutlara da ulaşacaktır. Çünkü Avrupa, batı kavramını yaratırken doğu kökenli Hıristiyanlığı bile Avrupa'lı yapmaya çalışmakta ve bunun bedelini de Müslümanlar, Yahudiler ve Afrikalı köleler ödemektedir. Matbaadan buhar makinesine, buhar makinesinden atoma ve atomdan günümüz iletişim teknolojilerine uzanan medeniyet yolu sancılı geçmektedir. Adına pek çok iktisadi teorilerin üretildiği, sömürgeciliğin üzerine kurulan ve adına katliamlar yapılan önemli bir kavram çıkardı ortaya batı dünyası: Gelişme.

Aynı dönemlerde doğu, Osmanlı'nın yayılmacı politikasıyla batı için büyük bir tehlikeydi. Ancak, bu tehlike sayesinde Bartolomeo Diaz Ümit Burnu'nu döndü. Yarı Yahudi ve Cenova'lı dokumacı ve denizci Cristobal Colombus Karaipler'e giderek yeni bir kıtayı keşfetti. Derken, Amerigo Vespucci bu yeni dünyaya adını verdi. Magalhaes (Macellan) ise dünyanın çevresini dolaştı. Bütün bunlar olurken çeşitli düşünürler de boş durmadılar Avrupa'da. Sir Josiah Child, sömürünün iktisadi analizini yaptı ve yeni dünyayı sömürmenin Hindistan'ı sömürmekten daha avantajlı olduğu sonucuna ulaştı.

Avrupa, İstanbul'un fethiyle başlayan Yeni Çağ'ı matematikçilerle, kaşiflerle, tüccarlarla, sanatçılarla ve diplomatlarla karşıladı. Yani, yeni yorum getirdiği ve kendi ürettiğini düşündüğü eski kavramlarla. Ama bunları yaratanları da unutmayarak ya kıtadan kovdu ya da işine yarayanları sömürdü. Sonradan kendi yarattığı düşünürlere kendini savundurdu. Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu'nu yazarak herşeyin doğuda başladığını kabul etti ama, yine herşeyin en yüksek medeniyet düzeyine ve ussal biçime Avrupa'da ulaştığını iddia etti. Belki çarpık taraflarıydı bunlar Avrupa'nın ama demokrasiyi Toplum Antlaşması ile teoriye oturttu J.J. Rousseau. İnsan Zekasının İlerlemeleri Üzerine Tarihi Bir Tablo Taslağı'nı ise Condorcet kaleme aldı. Fermat da sayılar teorisiyle uğraştı 1600'lerde. Retorik, tarihinin en şaşalı dönemini yaşarken, G.F. Handel ve J.S. Bach ile son bulan Barok müziği, Viyana'da J. Haydn, W.A. Mozart ve L.V. Beethoven'e teslim etti popülaritesini. Fakat, bunlara hiçbir katkısı olmadı doğunun. Oysa herşey oralarda başlamıştı. Belki ispat edememişti eski Anadolu atomistleri atomun çekirdek yapısını bugünkü anlamda bilimle ama, kendi çağına göre batının bilimine eşdeğer ürünleri daha 2.000 yıl önce koymuştu uygarlık dünyasının parlayan güneşi altına.

Eflatun (batının isimlendirmesiyle Platon) yazmasaydı Devlet'i, Homeros dolaşmasaydı Anadolu topraklarında ve İlyada ile Odysseia'yi bırakmasaydı miras, ve hiçbir şey düşünmeden geçirseydi vaktini Aristo, ne Newton'un kafasına düşen elmanın bir anlamı olurdu ne de Einstein'ın yüksek zekası eğlenecek bir E=m.c2 formülünü bulurdu binlerce fizikçiyi yıllarca meşgul edecek.

Bütün bunları düşününce soruyorum kendime. Acaba, nerede, ne zaman ve nasıl sonlanacak insanın kanla, sopayla, tüfekle ve beyniyle süren binlerce yıllık mücadelesi. Ve ne zaman düşünmeyecek geleceğin hangi karanlıklara gebe olduğunu? Ve ne zaman öğrenecek kendi yarattığı canavarlara esir olmadan sürdürmeyi daha kimbilir kaç bin yıl sürecek hikayesini.

Arda Tunca
(İstanbul, Haziran 1993)

Thursday, March 4, 2010

Oktay Hoca


Yanlış hatırlamıyorsam Kabataş'ta 2 Fen B'de iken Oktay Hoca bir gün sınıfta kaç kişinin dolma kalemi olduğunu sordu. Herkes, okulda mecburen bir dolma kaleme sahip olduğu için parmak kaldırdı. Yani, herkesin dönem ödevlerinde kullanmak için bir dolma kalemi vardı öyle ya da böyle. Oktay Hoca devam etti. Bu defa, kimlerin mecburiyetler dışında dolma kalemlerini kullandığını sordu. Sınıfta pek parmak kaldıran olmadı bu soru üzerine. Hoca, dolma kalem kullanmanın medeniyet tarihi ile bağlantılarına girdi bu durum karşısında. Medeniyetin yazıyla ivme kazandığını, bilimin üretilip, arşivlenip, kavramlaştırıldığını ve bu sayede insanlığın ilerlediğini dile getirdi. Bilgiler arşivlenirken de bunun kurşun kalemle olmadığını ve mürekkepli kalemle gerçekleştiğini ve mürekkepli kalemin 20 y.y.'daki şeklinin dolma kalem olduğunu anlattı sınıfa. Ancak, dolma kalem kullanmamız gerektiği yönünde bir tavsiyede de bulunmadı sınıfa. Bu tavrıyla, eminim ki pekçok insan o dersi izlese Hoca'nın öğretmenlik-eğitmenlik görevini eksik yapmış olduğunu söyleyebilirdi. Oysa, bize anlattıklarının temelinde edebiyatın toplumların üstünde sahip olabileceği güçten tutun da bilimin en temel unsurlarından bilginin kavramlaştırılmasına kadar herşey vardı dolma kalem başlığı altındaki konuşmada. 2 Fen B'deki diğer arkadaşlarımı bilemiyorum ama ben bugün neredeyse sadece dolma kalem kullanıyorum.

Oktay Hoca çok derin bir kişilikti sınıftaki duruşuyla. Herşeyi alenen söylemez, ama verdiği mesajları çok çarpıcı örneklerle ve hep felsefi boyutuyla vurgulardı. Bizler de büyük bir zevkle dinlerdik Oktay Hoca'yı derslerde. Ancak, içimizde bugün bile ukte kalmıştır ki hiçbir fırlamalık girişimimiz başarılı bir sonuç vermemiştir Oktay Hoca'nın derslerinde. Ne zaman bir teşebbüste bulunsak, Oktay Hoca konuyu farklı bir zemine çeker, mesajını verir ve tüm hevesimizi kursağımızda bırakırdı. Kısaca, hiç yemedi hiçbir tuzağımızı. Çaktırmadan cinsellik üzerine sohbet açmaya çalıştığımızda, ertesi derste Yahya Kemal'in Vuslat şiirini bulduk önümüzde. Öğrendik ki meğer herşey öyle bir incelikle anlatılabilirmiş ki edebiyat yoluyla, bizim gülmeye kalktığımız şeyler üzerine Yahya Kemal oturup uzun uzun bir şiir yazmış. Zaten, edebiyat kitabındaki tonla şiiri çözümlemeye çalışırken bir de sınıfta şamata yapmaya kalkıp karşımızda Vuslat'ı bulunca fırlamalık yapmaya halimiz de kalmıyordu tabii. Sen misin fırlamalığa teşebbüs eden!

Kalafat ile malafat kelimelerini de karıştırıp yine bir fırlamalık girişiminde bulunduğumuzda da Türk Edebiyatı'nda argonun da ayrı bir yeri olduğunu ve iki ciltlik bir argo sözlüğü ile ses benzerliği olan ama anlamları birbirinden çok farklı kelimelerle oynanarak edebi eserler verilebileceğini öğrendik. Daha sonra, edebiyatta küfürün ve argonun kullanımına ilişkin sayısız örnek ertesi derste aynı Vuslat örneğinde olduğu gibi önümüzdeydi: Tahrib-i Harabat, Takib-i Tahrib-i Harabat, Neyzen Tevfik, v.s.

Yani, eğer bir grup öğrenci Oktay Hoca'ya hala kızgınlık duyuyorsa, Oktay Hoca'nın derslerinde doya doya tadını çıkartarak fırlamalık yapamadığındandır. Bu ve daha pekçok başka nedenledir ki Oktay Hoca'yı hiçbir kalıba oturtamamıştır 27 yıl boyunca Kabataş'lılar. Ne zaman sınıfı Hababam Sınıfı'na çevirmeye çalışsa, derin bir felsefi konuşmayla ama hep en yalın bir anlatımla kös kös alması gereken dersi alıp sırasına oturmuştur öğrenci. Oktay Hoca, hiçbir kalıba oturtulamadığındandır ki öğrenci bir lakap da bulamamıştır kendisine uyacak. Oktay Hoca da hep "varsa birileri söylesin ama ben, bana takılmış bir lakap hiç duymadım" demiştir. Kendisi, biz öğrencilerine biraz inanıyorsa söyleyelim ki biz de hiç duymadık Hocam.

İşte bu kalıplara sığmayan ve bu nedenle kendisine öğrencilerinin bir lakap takamadığı Oktay Hoca'mızı bir kalıba girmiş olarak gördüğümüz tek durum, okul bahçesindeki heykel olmuştur. Ama, yukarıdaki satırlar o heykelin orada neden durduğunu çok az da olsa anlatmıyor mu acaba?

Oktay Hoca'ma en içten saygı ve sevgilerimle.

Arda Tunca
(İstanbul, 18.08.2009)

Friday, February 26, 2010

Marvin Jones - Erdal İnönü

2007'nin sonbaharında Erdal İnönü'yü kaybetti Türkiye. İsmet İnönü'nün oğlu olması, bir dönem dışişleri bakanlığı, başbakan yardımcılığı yapmış olması gibi vasıflarının çok üstünde olan bir vasfı vardı Erdal İnönü'nün. O da bilim adamlığı idi. 300 Yıllık Gecikme adlı kitabını okurken Osmanlı'nın bilimde geri kalmışlığını nedenleriyle çok aydınlatıcı bir biçimde ele aldığını görmüştüm. Batıda akademilerden üniversitelere geçiş sürecini ve İngiltere'de Royal Society'nin nasıl ortaya çıktığını ve bilimin önce doğayı tanımlayıp bilimsel kavramları hangi metodlarla yarattığını ve bilimsel tasnif ile bilginin kavramlaştırılarak nesilden nesile nasıl aktarıldığını çok öğretici bir tarzda ortaya koyuyordu.

1994'te Berkeley'e gittiğimde ve Marvin Jones ile tanıştıktan sonra öğrenmiştim aralarındaki dostluğu. 1940'ların sonunda Ankara'da Erdal İnönü Piyade Okulu'nda askerliğini yaparken tanışmışlar. Ben de bu şaşırtıcı dostluğu bir mektupta iletmiştim İstanbul'a. Annem de Erdal İnönü'nün Anılar adlı kitabını yollamıştı bana Marvin'e iletilmek üzere. Yıllar sonra da ben, Marvin'in bana gönderdiği bir fotoğrafı Erdal İnönü Beşiktaş'taki Kabalcı Kitabevi'nde kitaplarını imzalarken kendisine götürmüş ve içinde Marvin ve Erdal İnönü'nün yan yana yer aldığı bu fotoğrafı göstermiştim. Fotoğrafın üzerinde 26 Nisan 1949 yazılı. Ankara'da, sanırım Genel Kurmay Başkanlığı'nda çekilmiş fotoğraf. Çok sayıda subay var uzun bir toplantı masasının etrafında. 1950'de Kore'ye asker gönderdiğimize göre, askeri açıdan hareketli günler olmalı Ankara'da fotoğrafın çekildiği günler. Marvin de hep anlatırdı bana Kore'ye gidecek Türk subaylarına nasıl mülakat yaptığını.

Çok ilginç bir hayat hikayesi vardı Marvin Jones'un. Klu Klux Clan üyesi ve okuma yazma bilmeyen bir anne ve babanın çocuğu olarak Bloomington, Indiana'da doğmuş. Fakirlikten evlerinde yakacak odun bulamadıklarında masa ve sandalyelerin ayaklarını parçalayarak soba yakarlarmış. Evlerinde soğuktan donan tabakları raflardan söküp alamadıkları bile olurmuş bazen. Indiana Üniversitesi'nde burs imkanı sadece Türkçe okumak konusunda yakalayabildiği için mecburen Türkçe okumuş. 1800'lerin sonlarında İstanbul'da yaşamış ve Bebek'te oturmuş olan ve ilk Türkçe-İngilizce/İngilizce-Türkçe Redhouse sözlüğünü yazan bir Amerika'lı hocalarından biriymiş. 2. Dünya Savaşı'na gönüllü olarak katılmış ve yanağına aldığı bir şarapnel darbesiyle kurtulmuş savaştan. Pentagon'da mülakata girip 1948'de Truman Doktrini ile Ankara'ya gönderilmiş. Türk ve Amerikan hükümetleri arasında tercümanlık görevi yapmış. İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığındaki dönemde Ankara'da keyifli süren hayatı, 1950'de Adnan Menderes'in iktidara gelmesiyle bozulmaya başlamış. Hatta, 1960 yılında Adnan Menderes'in asılmasına Türkiye adına üzülmüş ama Adnan Menderes adına hiç üzülmemiş. 1952'de Türkiye'den Ankara'da havaalanında omuzlara alınarak uğurlanmış.

Ülkesine döndükten sonra Indinana'da bir radyo programına katıldığında Türkiye'nin bir on yıl kadar daha 1923 yılından beri süregelen gelişme hamleleriyle yoluna devam etmesi durumunda Orta Doğu ve Avrupa'nın kesinlikle süper gücü konumuna geleceği iddiasında bulunmuş ama 1950'li yıllar boyunca ümidi hep kırılmış Türkiye için. Princeton Üniversitesi'nde Almanca üzerine doktora yaparken Einstein ile tanışmış.

Arada Türkçe konuştuğumuzda "tahtelbahir, hicap duyarım efendim, filhakika" gibi ifadeler kullanırdı bana. Ayaklı bir Türkçe lügat gibiydi. Savaş sırasında siperlerde bile boş zaman yakaladığında Türkçe kelimeler çalıştığını anlatırdı. Dünyaya Amerika'lı olarak gelmese Türk olarak gelmeyi tercih edeceğini söylerdi. Evinin her yeri Türkiye'den taşıdığı eşyalarla ve Türkiye fotoğraflarıyla doluydu. Her pazarı sabahtan akşama kadar evinde edebiyat, felsefe, tarih sohbetleriyle ve muhteşem akşam yemekleriyle geçirdim Berkeley'de kaldığım iki yıl boyunca. Unutulmaz bir yeri oldu Marvin Jones'un yaşamımda ve anılarımda. Kolay rast gelinecek bir insan değildi.

O gün, Kabalcı Kitabevi'nde elimdeki fotoğrafı gösterdiğimde çok zorlanmıştı Erdal İnönü o günleri hatırlamakta. Kendisi de zamanında bilimsel çalışmalar için Berkeley'de bulunduğundan ilgisini çekmişti benim böyle bir fotoğraf ile kendisine yaklaşıp sohbet etmem. Anılarını anlattığı serinin üçüncü kitabını hem kendim hem de Marvin için imzalatmıştım o gün. Mayıs 2001 idi o zaman.

Marvin'e kitabı gönderdiğimde çok mutlu olmuştu. Sanırım Mayıs 2001'de aldığım Erdal İnönü imzalı kitabı yılın sonuna doğru ancak postalayabilmiştim Marvin'e. Bana, "bu yıl aldığım en güzel yılbaşı hediyesiydi" dediğini hatırlıyorum telefonla aradığımda kendisini. Kitabı bu kadar geç postalamamın da biraz da komik bir nedeni var. 2001'in Şubat'ında Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ağır ekonomik krizi patlamıştı. Herkes işten çıkartılıyor ve ben de "sıra bana ne zaman gelecek" diye bekliyordum. Osmanlı Bankası'nda çalışıyordum o zaman. Masrafları minimuma indirmiş durumdayım. Bu ortamda, nasıl olsa bir ara gönderirim kitabı diyerek 2002'nin yılbaşında postaya ancak verebilmiştim kitabı ekonomik kriz biraz hız kesince.

Kasım 2005'te önce Marvin Jones öldü. 2007'nin sonbaharında da Erdal İnönü öldü. Bu elli yılı aşkın dostluktan da bana bu anılar ve bir de siyah-beyaz bir fotoğraf kaldı.

Huzur içinde yatsın her ikisi de.

Arda Tunca
(İstanbul, 02.02.2008)

Tuesday, February 23, 2010

Shakespeare & Company

Yıllanmış saman kağıtlarının tozla karışık kokusu zeminin eskimiş ahşap kokusuyla karışıyor. Her taraf kitap dolu. Tüm raflar tüm duvarları kaplıyor ve tavana kadar uzanıyor. Orta yaşlı bir kadın elinde bir listeyle dolaşıp, merdivene çıkıp kitaplar yerleştiriyor raflara. Bazı kitapları da dükkanın kasasının yanında tasnif edip birşeyler söylüyor kasada duran genç adama. İki yıl boyunca müdavimi oluyorum bu kitapçının. Herşeyiyle değişik bir mekan. Telegraph Avenue ve kültürüne çok uyuyor kitapçının salaş havası. James Joyce bir farklı öneme sahip burada. Kitapçının girişindeki tabelada bazı şehirlerin isimler var: Paris, Bogota, Berkeley,...

1996'yı 1997'ye bağlayan yılbaşı için Paris'teyim. Cenevre'de yaşadığım iki yıllık hayatımın ilk günleri. Son derece soğuk bir kış. Her yer donmuş durumda adeta. Saint Michael Bulvarı üzerinde, Jardin Luxembourg'un büyük giriş kapısı önündeki sokak çeşmesinin donmuş suları hayrete düşürüyor beni. Su, akarkenki haliyle buz kütleleri halini almış. Notre-Dame Kilisesi civarına geldiğimde, önünde kitaplar olan bir yer, üzerindeki sarı tabelası ve tabelanın üzerinde yer alan şehir adlarıyla dikkatimi çekiyor. Bir yerden tanıdık geliyor bana. Kendimi Berkeley'de gibi hissediyorum kitapçı ile aramdaki mesafe kısaldıkça. Tabeladaki isim heyecanıma heyecan katıyor. İki yıl boyunca Berkeley'de, eskimiş ahşap tabanını bolca aşındırdığım kitapçıdan başkası değil burası: Shakespeare & Company.

Kitapçının içine girdiğim anda yine tavana kadar çıkan kitap rafları ve eskimiş kağıt kokan hava büyülüyor beni. Yaşlıca bir adam oturuyor bir köşede. Amerikalı olduğunu anlıyorum ilk konuşmasında. Sohbet ediyorum kendisiyle. Koca rafların önünde deri koltuklar. Dükkana giren insanlar raflardan kitap alıp inceliyorlar koltuklara kurulup. Fotoğraflar çekiyorum içeride. Ortalıkta dolaşıp, kitapları raflara yerleştiren, kitapları tasnif eden adamın adının George olduğunu öğreniyorum sohbet sırasında. 1951'de açmış kitapçıyı. Daha önceden yine Shakespeare & Company adıyla kitapçının sahibi olan Sylvia Beach'in anısına aynı adı vermiş kitapçıya. Birkaç kitap alıyorum ve çıkıyorum.

İlerleyen günlerde araştırıyorum kitapçının hikayesini ve her okuduğum satırda yüzüm kızarıyor. Nereden bilebilirdim ki Sylvia Beach, James Joyce, Ernst Hemingway, Gertrude Stein, Ezra Pound gibi isimleri ağırlamış o kitapçıda ve James Joyce'un Ulysses'inin ilk basımını yapmış Shakespeare & Company olarak. Ve hatta, yine nereden bilebilirdim ki kendini George diye tanıtan adam meğer George Whitman imiş ve Shakespeare & Company'yi açarken City Lights Bookstore'un sahibi Lawrence Ferlingetthi'den ilham almış. Üstelik, yakın dostlukları olmuş bu ikilinin ve San Francisco'daki Beat Akımı üyesi bir şair ile George Whitman'ın kesişme noktası olmuş Paris'teki bu kitapçı. Derken, James Joyce meraklısı başka insanlar dünyanın az sayıdaki başka yerlerinde açmışlar birer Shakespeare & Company birbirlerinden bağımsız olarak.

North Beach/San Francisco'daki City Lights Bookstore'a koştum 1998'deki San Francisco gezisinde. Lawrence Ferlingetthi'yi de çok görmüştüm 1994-96 arasında Berkeley'de yaşarken. Ancak, farkında değildim bu adamın öneminin ve temsil ettiği şiir akımının.

Elimdeki kitap Beat Akımı'nın temsilcileriyle yapılmış söyleşileri içeriyor. Lawrence Ferlingetthi de kendisiyle söyleşi yapılanlardan biri. Büyük bir keyifle ve hem Berkeley'i hem San Francisco'yu hem de Paris'i hissederek okuyorum kitabı. Arada da internetten bağlanıp KPFA adlı radyo kanalını dinliyorum Berkeley'den yayın yapan. Beat temsilcilerinden Kenneth Rexroth'un kurduğu sol görüşlü bir radyo kanalı. Galiba kendimi şanslı hissetmeliyim tüm bu anlattıklarımı yaşadığım ve hissettiğim için. Hayatın tadı artıyor böyle şeylerle işte.

Arda Tunca
(İstanbul, 05.09.2009)

Bilim ve İnanç

Ünlü iktisatçı Keynes, Newton'un dini inançlarıyla ilgili konularda yazdığı yazılara Cambridge'te çalıştığı yıllarda ulaşır. Bu yazıları yorumlar ve Newton üzerine uzun bir konuşma hazırlar. Newton'un simya ile ilgilenmiş olmasının nedenleri zaten kafamı yeteri kadar meşgul ederken bir de bu din meselesi çıktı şimdi üzerinde derin derin düşünecek.

Bilim tarihine yön vermiş bilim insanlarının pekçoğunun dini inançlarının güçlü olması bir hayli ilginç ve düşündürücü geliyor insana. Bilimin bittiği yerde açıklanamayan doğa olaylarına rast geldiğimizde bilimin bittiği noktadan sonrası için Tanrı'ya inanç fikrini mi başlatmalıyız? Pekiyi, bugün bilimin açıklayamadıkları bir gün açıklanabilir olduğunda Tanrı inancı bitecek mi ya da Tanrı'ya inancın başladığı nokta daha uzaklarda bir yerlere mi ittirilmiş olacak? Bilim ilerledikçe Tanrı inancının başladığı nokta ileriye, bizden uzağa ittirildikçe yaratılış kavramının var olduğunu ama yaratılıştan sonra evrimin devreye girdiğini mi kabul edeceğiz?

Newton, İncil'i inceleyerek fizik bilimiyle İncil'de yazanlar arasında bir terslik, tutarsızlık bulamadıysa Katolik Kilisesi'nin kendisinden önce yaşamış Kopernik ve Galileo gibi bilim insanlarının heliosentrik evren modelini reddedişini nasıl yorumladı acaba? Büyük bir merak içindeyim bu konuda. Newton'un biyografisini yazmış çok iyi bir kitap bulmalıyım sanırım. Ancak, yine de bu sorulara cevap bulabileceğimi sanmıyorum doğrusu.

Newton ile ilgili bu meraklarımı Aydınlanma Çağı'nı da işin içine katarak yeni bir boyuta da atlatabilirim. Bu noktada, bugüne kadar öğrendiğim tüm batı felsefesini doğru bir felsefe olarak gösteren bilgiler çöküyor aslında. Aydınlanma adı verilen dönem, bilimin geliştiği, insanoğlunun evreni inançlar yerine bilimsel deneylerle açıklamaya giriştiği bir dönem oldu. Bu bilimsel bilgi, daha sonra ekonomi adı verilen sosyal bir mekanizmayla (ya da olguyla) yanlış bir varsayım ve kurgu içinde kullanıldı. Doğaya hükmeden insan, sonunda doğayı katletti. İnsanoğlu aydınlandı ama sahip olduğu motivasyon, Homo Economicus'u pek de aydınlıklara çıkartacak türden olmadı. Çevreyi katleden insan bugün yaklaşık ikibuçuk milyar insanı da fakirlikle başbaşa bıraktı. Bu sonuç, kapitalist bir gelişme sürecinin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Yani, batının tüm dünyada hakim kıldığı bir düzenle. Heidegger de tüm batı felsefesini temelsiz olarak nitelendirdi. Daha önce başka bir yazıda sorduğum gibi bu kez başka bir cepheden gelerek yeniden soruyorum: Heidegger'in kafasındaki felsefe modeli 2.000 sene önce, yani daha işin başındayken kurgulansaydı bugünün felaketlerini yaşamaz mıydık? Ya da insanoğlu kendi kendini yok etmeye programlanmış bir varlık mı? Biz böyle olmadığımızı düşünerek medeniyet kisvesi altında birşeyleri fazla mı zorluyoruz aslında?

Tüm sorularıma cevap alabileceğim bir kaynağım olsa da anlatsa bana herşeyi keşke. Ben bu soruları sorarken ve cevapları alabileceğim tek bir kaynak ararken farkında olmadan Tanrı'yla mı sohbet ediyorum yoksa?

Arda Tunca
(İstanbul, 03.01.2010)

Thursday, February 18, 2010

Valentino Achak Deng


Valentino Achak Deng: Güney Sudan'ın Marial Bai şehrinden çıkıp A.B.D.'nin Atlanta kentine uzanan uzun ve çok külfetli bir yaşam hikayesinin adı. Uzunca bir kitaptı Valentino Achak Deng'in Dave Eggers tarafından romanlaştırılmış otobiyografisi. Sanırım Sudan'da iş için ve az da olsa vakit geçirmiş olmanın da etkisiyle bir hayli derinlerine dalabildim romandaki betimlemelerin.

Şu anda iktidarda olan Omar al-Bashir adındaki diktatörün dayattığı İslami rejimin güney Sudan'da yaşayan Hıristiyan nüfusu baskı altına alması sonucu mülteci konumuna düşen küçük bir çocuğun çok acı bir hikayesi Valentino Achak Deng'in yaşam hikayesi. Dinka kabilesi üyesi bir aileden gelmektedir Valentino ve "Eylül Yasaları" adı verilen ve başkent Hartum'un tüm ülkeye şeriat düzenini getirip, Güney Sudan'a bir nevi özerklik veren 1972 tarihli Addis Ababa Antlaşması'nı yok saymasıyla ülke karışmaya başlar. Karışıklık, Hıristiyan köylerine murahaleen adlı hükümete bağlı milis güçlerin saldırmasıyla ve direnişçi Sudan Halk Bağımsızlık Ordusu'nun (Sudan People's Liberation Army - SPLA) bu saldırılara karşılık vermesiyle tırmanır ve önüne geçilmez bir hal alır. Hartum'un amacı, şeriatı dayatmaktır Hıristiyan Sudan'lılara. Bu saldırılar başladığında Marial Bai'ın çocukları şehirden kaçmaya başlarlar. Hem de arkalarına ve geride bıraktıklarına bile dönüp bakma fırsatı bulamadan. Aile fertlerinin bu saldırılardan sağ çıkıp çıkmadıklarını bile bilmeden üstelik kaçarlar. Yaşam riskinin en üst düzeyde olduğu bir ortamda ve yeni saldırıların korkusuyla Etiyopya'ya doğru yürüyüşe geçerler. Bu tehlikeli yolculuk, Gilo Nehri'ni aşarak Pinyudo şehrine ulaşmalarıyla son bulur. Uzun yolculuk sırasında Etiyopya'nın çok güzel bir ülke olduğunu, orada güzel yerlerde yaşayacaklarını, iyi bir eğitim alabileceklerini hayal ederler. Yol boyunca çocukların sayısı yeni katılımlarla yüzlerle ifade edilecek düzeye ulaşmıştır.

Etiyopya'ya vardıklarında karşılaştıkları manzara da moral bozucudur. Tam bir hayal kırıklığı yaşamaktadır yüzlerce çocuk Etiyopya'ya vardıklarında. Bir perişan ülkeden başka bir perişan ülkeye gelmişlerdir. Birleşmiş Milletler'in mültecilere yardım programından faydalanırlar Pinyudo'da. Burada da Etiyopya askerleri rahat bırakmazlar mülteci kampında yaşayan bu çocukları. Etiyopya ordusu, Birleşmiş Milletler mültecilerini ülkelerinden atmak için harekete geçer. Çocuklar sarı hummadan, sıtmadan kırılmaktayken ve bu hastalıklar nedeniyle sayıları azalarak hayatla mücadele etmekteyken bir uzun yolculuk daha başlar; yine yürüyerek. Bu defa Kenya'ya.

Kenya'ya uzanan bir başka tehlikeli yolculuk, Kakuma'da son bulur. Yıllar sürecek bir yaşam beklemektedir kendilerini Kakuma'da, yine Birleşmiş Milletler mülteci kampında. Ailelerinden hiçbir haber yoktur. Bir günde terk ettikleri hayatlarındaki tüm tanıdıkları insanları değil yeniden görebilmek umudu taşımak, haklarında hiçbir şekilde haberleri dahi olamamıştır yıllarca. Kendi yaşamlarının derdindeyken, dünyadan kopuktur çocuklar. Belli bir düzeyde eğitim görebilme olanağını Kakuma kampında bulurlar. Ancak aynı günlerde, tepelerinden geçen uçakların kendilerine gıda maddeleri atacaklarını düşünerek peşinden koşmaya başlarlar uçakların. Üzerlerine bomba yağar gıda yerine. Sekiz arkadaşlarını kaybederler böylece. Vitaminsizlikten, eksik beslenmeden perişan durumdadırlar. Sonunda, A.B.D., Kanada ve Avustralya'ya yerleştirilmeleri gündeme gelir. Seçilen çocuklar arasında Valentino da vardır. Uzun bekleyişler sonunda Atlanta’ya gitme günü gelmiştir. Nairobi üzerinden Amsterdam ve Atlanta uçuşu daha uçaktayken Valentino, iptal edilir. Çünkü o gün, 11 Eylül 2001’dir. Adını bile yeni öğrendikleri bir ülkenin saldırı altında olduğunu öğrenince Sudan’a geri dönmenin daha güvenli olacağını dahi düşünmüştür Valentino ve arkadaşları daha uçakta beklerken. Herşey normale döndüğünde Atlanta yolculuğu yeniden başlar.

A.B.D.’ye vardığında gördükleri çok etkiler Valentino’yu. Zaman içinde uyum sağlar yeni yaşamına. Çok küçük yaşlarda, neredeyse yaşanacak her acıyı yaşamış bu çocuk, A.B.D.’de Kayıp Çocuklar Vakfı (The Lost Boys Foundation) üyeliğine alınır ve bir nevi koruma altındadır artık. Bu sayede eğitim yapmaya başlar. Diğer kayıp çocuklarla bu vakfın toplantılarına katılır, organizazyon içinde aktif roller üstlenir.

Kakuma kampının son günlerinde öğrenebilmiştir ailesinin hayatta olduğunu Valentino. Uydu telefonuyla zor da olsa konuşabilmiştir babasıyla. Yıllardır oğlunu görmemiş bir baba çocuğuna Marial Bai’a kesinlikle dönmemesini söyler. Valentino da babasının sözünü dinler ve Marial Bai’a geri dönmez.

Bugün, Valentino Achak Deng adında bir vakıf var. Okuduğum kitabın gelirleri bu vakfa bağış olarak gidiyor. Valentino, Marial Bai’da bir okul açmış durumda. Vakıf, dünyanın çeşitli yerlerinde eğitime muhtaç Sudan’lı çocukların eğitimine adamış durumda tüm olanaklarını.

Her zaman biyografi okumaktan hoşlanmışımdır. Koşulları benimle benzerlik gösteren ya da göstermeyen insanların yaşamlarından dersler çıkarmak keyif vermiştir hep. Valentino’nun bu kadar olumsuz, perişan ve insanı her türlü kötü yola düşürmeye müsait yaşam koşullarını böylesine olumlu bir eyleme alt yapı olarak kullanmasından çıkarılacak çok ders var. Zayıf insanlar, bahanesi her zaman bol olan insanlardır. Valentino’yu okumakta büyük fayda var insanın kendisini iyi hissetmesi için. Sudan’da kendi gözlerimle gördüklerim karşısında da dünyanın dip noktası burası olsa gerek diye düşünmüştüm.

Bu arada, Güney Sudan yatışmışken, Darfur’da janjaweed isyancıları da Hartum’daki al-Bashir yönetimine isyan halinde. Sadece son günlerde biraz olsun durulmuş gibi olaylar Darfur’da. Fakat, savaşın her an yeniden alevlenme olasılığı halen çok yüksek. İnsanlar perişan, hayatlarından bezmiş durumdalar. Al-Bashir’i de bir yerlerde yakalasalar yargılayacaklar uluslararası mahkemelerde. Yakalanırsa, işkence olarak her hafta Valentino’nun hayat hikayesini bir kez okuma cezası verilmeli kendisine. Belki adalet bir miktar yerini bulmuş olur böylece.

Arda Tunca
(İstanbul, 16.02.2010)

Saturday, February 13, 2010

Dünyanın En Tuhaf Mahluku

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim
Bir değil,
beş değil,
yüzmilyonlarlasın malesef..
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve adeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen, balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin
- demeğe de dilim varmıyor ama -
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

27 Ocak 2008 günü Dostlar Tiyatrosu'nda Genco Erkal'ın Sivas 93 oyununu izlerken Genco Erkal'dan dinledik bu şiiri. 2 Temmuz 1993'te Madımak Oteli'nde bir grup aydını canlı canlı yakmaya çalışan ve bunu kısmen başaran "harekete geçmiş cehalet" anlatılıyordu Nazım'ın mısralarında. Hava kurşun gibi ağırdı tiyatro salonunda ve içimiz cayır cayır yanarak terkettik oyunun sonunda tiyatro salonunu kardeşim Tuna ile beraber. Madımak, bir faciadır tarihte. O lanet günü çok iyi hatırlıyorum. Sıcak bir Temmuz gününü cehenneme çeviren o günü hiç unutmayacağım.

Yıllardır Nazım ile yaşıyorum adeta. Gün ortasında çalışırken, yolda yürürken, biriyle sohbet ederken aklımda ve ruhumda geziyor şiirleri. İstanbul'da Nazım'ın özel eşyaları ve şiirlerinin elle, daktiloyla yazılmış orjinallerinin segilendiği bir sergi var bu aralar. 20 Ocak'ta gezdim sergiyi. Çok etkilendim. Serginin ana temasında Nazım'ın yanısıra Vera var başrolde. Sergiden o kadar etkilendim ki aynı binada Frig'lere ait kalıntıların da sergilendiği bir başka sergi daha vardı. Nazım'dan sonra odaklanamadım başka bir şeye ve istediğim gibi dolaşamadım Frig sergisini.

Evet, hava kurşun gibi ağır memlekette. 22 Temmuz 2007 günü birinci Cumhuriyet sanırım yıkıldı. Harekete geçmiş cehalet iktidara geldi o gün. Daha doğrusu iktidarını perçinledi o malum parti. Giderek zorlaşıyor nefes almak bu ortamda. Giderek otokratikleşecek ortamın uzaktan gelen kesif duman kokusunu alamamak mümkün değil. Yavaş yavaş değişiyor birşeyler. Yavaş yavaş, korkutmadan ilerliyorlar. Nereye gidiyor bu iş bilemiyorum. Benden sonrakilere nasıl açıklayacağım bu olanları birkaç sene sonra?

Yoksa, kabahatin çoğu benim mi canım kardeşim?

Arda Tunca
(İstanbul, 01.02.2008)